YÖRÜKLER
Yörükler Yumurtalık’a sonradan gelmişler. Önceleri Kayseri, Niğde ve Pozantı gibi yerlerde hayvancılık yaparken yurtların kalmaması sebebiyle gezici hayattan çıkıp kendilerine İncirli, Sugözü, Demirtaş ve Yumurtalık’ı yerleşke edinmişler. Derenin öbür tarafına evlerini kurarak yanlarına da ağıllarını yapıp hayvancılık yapmışlardır. Süt, peynir ve tereyağı yapıp satmışlar.
Yörükler mert insanlardır. Daha sonra bir Yörük beyi belediye başkanlığına adaylığını koymuş; yerliler iki aday çıkarınca Yörüklerin tüm oyunu alarak belediye başkanı olmuştur. İlk yaptığı işler arasında Yumurtalık girişindeki hazine arazilerini yoksul halka dağıtmak vardı. Orada benim adıma da arsa verilmiş, ilk taksiti yatırdıktan sonra iptal edilmişti. İyi ki iptal edilmiş, hiç olmazsa arsanın diğer taksitlerini yatırmamıştım. Oraya Akdeniz Mahallesi kurularak Yörükler ev sahibi edilmişti; güzel bir şey yapmıştı. Belediyede Yumurtalık Yörük Spor’u kurduysa da fazla yürümemişti. Festivaller düzenlemiş, Fener Restoran’a ülkenin en iyi türkücüsü Huri Sapan’ı getirmişti. Ama sonraları kumar ve çapkınlığı yüzünden yerel basına malzeme olmuştu. Bir sonraki seçimde partisi MHP’den aday gösterilmeyince o da CHP’den aday olmuş; CHP onu “efsane başkan” diye tanıttıysa da seçilememiştir.
Benim Erdemli’deki eniştem de bir Yörük beyidir. Babası Kayseri’den gelip hayvancılık yaparken Hüsametli ve Kustulu arasındaki Üçayak Mahallesi’ni yurt edinmişler. Kara çadırlarını kurarak hayvancılık yapmışlardır. Burada şunu söylemeden geçemeyeceğim; Atatürk’ün, “Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez” sözü tarihi bir sözdür.
Yörüklerin kendilerine göre şiveleri vardır: “Daa naka”, “İ naka”, “Obanın dölü gancık şimdi yemez, erkekler yedikten sonra yer…” Kendine has konuşmalarını zevkle dinlerdim. Eniştemin babası, benim çalıştığım Mersin Deresi’nde oğlu sulara kapılınca onu kurtarmaya çalışmış, suda boğularak ölmüşler. Eniştem o günden beri sudan korkar; suyu görünce ayakları geri geri giderdi. Ablamla nişanlandıklarında Keko Dayı kayığa bindirmiş, denizde gezdirmek istemişti. Benim çalıştırdığım Yumurtalık Kalesi’ne getirmiş; kendisini adada karaya atınca zor kendine gelmişti. Hikâyesini dinleyince hak vermiştim.
Adada kız arkadaşımla konuşurken İstanbul’da heybelerin moda olduğunu duymuş, onları çanta olarak kullandıklarını söylemişti. Ben de sınıf arkadaşım Nazif Kayak’ın abisi yumurtacı Nuri’ye eşek heybesi olup olmadığını sorunca, eşi evlenirken çeyiz olarak getirdiğini söylemişti. Teneke Mahallesi’ne giderek 20 lira karşılığında eşek heybesini almıştım. İlk defa birine hediye vermiştim. Arkadaşım da heybeyi ikiye bölerek birini kendi almış, diğerini de Adana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Cumhure Hoca’ya vermişti. Bir hediyeyle iki kişiyi sevindirmiştim.
Hüsametli’de olduğum zaman komşumuz Osman Aslan’ın oğlu Muhterem’in Bedford kamyonu vardı. Erdemli’den bir yük almıştı, Ayrancı Yaylası’na götürecektik. Biz ev eşyalarını yükleyince ev sahibi de yüzlerce keçisini Kayacı, Aslanlı, Akkuyu, Güzeloluk ve Avgadı köyü güzergâhından; hayvanlar önde, eşek ve hayvanlar arkada, çoban köpeğiyle sürerek getirmekteydi. Biz önce gidip kara çadırlarını kurmaları için ev eşyalarını götürmüştük. O sürünün ormanlık alanda gitmesi görülmeye değerdi. Avgadı’dan sonra yol olmayan patika yoldan Ayrancı’ya vardık. Çadırlar kuruldu; orada yediğim keçi sütünden yoğurt, buz gibi havada kaşığı daldırınca sünmekteydi. Bir daha hiçbir yerde öyle bir yoğurt yemedim.
Ayrancı’dan bakıldığında Karaman görünüyordu. Kış geldiğinde o hayvanlar aynı güzergâhı izleyerek Erdemli’ye geliyorlardı çünkü kışın orada yaşanması imkânsızdı. Kar ve soğuk nedeniyle şimdi bile yayla yolunda trafik ikazı olarak “Bu tarihten itibaren Ayrancı yolu trafiğe kapalıdır” yazılı levhalar var. Oradan gelince Muhterem’le Gazipaşa’ya hayvan gübresi yükü aldık. Kamyona hayvan gübresi yükleyerek Gazipaşa’ya doğru yola çıktık. Anamur’dan sonra yollar, aynı Antep’e giderkenki gibi zikzaklı ve dar yollardan geçerek Gazipaşa’ya geldik. Muz bahçelerine sığır gübresini yıkıp denizde yıkandık. Oradan aldığımız muzlarla Hüsametli’ye dönmüştük