SÖĞÜT
10 günlük dağıtım izninden sonra Söğüt’e geldim. Ertuğrul Gazi’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu kurduğu şehirdi. Alayın hemen karşısında Ertuğrul Gazi Türbesi yerli ve yabancı turistleri karşılıyordu. O zamanın elbiselerini giyen gönüllüler ve alayın görevlendirdiği askerler, uygun adımda gelip nöbet değişimi yapıyorlardı. Omuzlarında baltayla nöbet tutuyorlar, bir geçmişi hatırlatıp turistleri mest ediyorlardı. Daha sonra kurdukları stantlarda hediyelik eşyalarını satarak para kazanıyorlardı. Bir dağ başındaki yer, geçmişiyle para kazanıyordu.
Soğuk ve kar altında Ulaştırma Alayı’na girdim. Hemen sol tarafında Söğüt Seramik Fabrikası vardı; madencilik ve mermer işletmesinin çok olduğu bir yerdi. Alayda dört bölük vardı, beni birinci bölüğe seçtiler. Komutanımız Üsteğmen Mustafa Tepe’ydi. Bölükteki diğer çavuş arkadaşlarımın hepsinin ehliyeti vardı, bir benim yoktu. Diğer çavuş arkadaşlarla hemen arkadaş olmuştuk: Kemal (Adana), Ali Elitaş (Edirne), Hamza Akyol (Erzincan), Adnan Akman (Isparta), Mustafa Öztürk (Nevşehir)… Bunlar benim devre askerliğimin sonuna kadar beraber eğitim yapacağım, birinci bölüğün 61/e3 çavuşlarıydı.
Alay içtima alanında, alaya gelen namzet erleri her bölük çadır stantları kurarak kabul ediyor, evraklarını hazırlıyorduk. Bölüğe Türkiye’nin diğer alaylarından şoför ehliyeti olanlar geliyordu. Onlara önce temel askerlik eğitimi verilecek, sonra şoför eğitimi verilip gönderilecek ve her üç ayda bir yenileri gelecekti.
Bölük komutanlarımız futbol konusunda çok hassaslardı. Bölükler arası maçta her bölük kendi bölüğünün kazanmasını istiyordu. Bölüğe namzet er alınırken futbolcu olmalarına dikkat ediyorduk. Maçlar başlayacağı zaman saha çamurluydu; bir hafta boyunca bölük, uygun adımda saha içinde yürüyüşler yaparak sahayı futbol oynayacak seviyeye getirdi. İlk maçta 3. Bölük’le berabere kaldık diye futbolculara eğitim alayında cezalar veriyor, onlara daha ağır eğitimler yaptırıyorduk. Daha sonraki 4. Bölük maçı sırasında garajdaki Unimoglar saha kenarına dizilerek ışıklandırma yapmıştı. Akşamüstü oynanan maçı 1-0 kaybetmiştik.
Eğitim alayında temel eğitim başladığında bölük takımlara, mangalara ayrılmış ve eğitim başlamıştı. Takıma selam dur eğitimini anlatmış; nasıl selam verileceğini, kendini nasıl takdim edeceğini göstermiştim. Takıma dönüp “Selam dur!” diye tekmil verdiğimde namzet erin biri boynunu istemsizce çeviriyordu. Gidip boynunu düzeltiyor, elini nasıl selam vereceğini gösteriyor, boynunu tutarak yapıyordum. Arkamı dönüp tekrar “Selam dur!” dediğimde erin boynu tekrar dönüyordu. Arkamda bölük komutanı artık dayanamamış, “Çavuş, ona ceza vermezsen o boynu düzeltemezsin!” diye bağırmıştı. Ben de “Hasan, buraya gel!” diye bağırdım.
Hasan geldi, kendini takdim ettikten sonra, “Hasan” dedim, “Ellerini başına koy, eğitim alayını koşarak ‘Komutanım anlatıyor, ben anlamıyorum!’ diye bağır.” Hasan cezasını tamamlayıp gelince, “Hasan, senin başın niye böyle?” dedim. “Komutanım, ben Bayrampaşa’da kadın kuaförüyüm. Kadınlar ben çalışırken başıma birikir; ‘Hasan buraya, Hasan buraya’ derler. Benim başım sağa sola döner, en ufak bir seste döner” dedi. Diğer eğitimlerde de Hasan başarısız olunca, başarısız erleri Çanakkale 116. Eğitim Alayı’na gönderiyorduk. Hasan’ı da göndermek zorunda kalmıştım. Hasan’dan sonra haber aldım, refüze olmuş ve askerliği son bulmuştu.
Bir başka eğitimde, kendini takdimde herkes adını, soyadını ve memleketini söyleyerek “Emret komutanım!” diyecekti. Ama birinin şivesini bir türlü düzeltememiştim. Ahmet Ateş (Ağrı)… “Emret komutanım!” diyecek; bu yanıma koşuyor, selamını veriyor, “Ahmet Ateş, Ağrılıyım komutanım” diyordu. “Buna Ağrılıyım demeyeceksin, Ağrı diyeceksin” diyorum. Tekrar ettirdiğimde yine “Ahmet Ateş, Ağrılıyım komutanım” diyordu. Ne yaparsam yapayım konuşmasını düzeltememiştim. Silahla yat eğitimini gösteriyordum; “Yat!” komutumla herkes düzgün yatarken Ahmet Ateş arkadaşlarının önüne yatıyordu. Önüne çizgi çiziyor, yavaş yavaş yatmasını sağlıyordum; daha sonra “Yat!” komutumla Ahmet tekrar yan yatıyordu. Bazılarına eğitim de yetersiz kalmaktaydı.
Bir aylık temel askerlik eğitimi sonrasında şoför eğitimi başladı. Her bölüğün 5 adet jip, 3 adet pikap, 5 adet Unimog kamyonu vardı. Kamyonlarda genellikle ağır vasıta ehliyeti olanlar eğitim alıyordu. Önceleri alay içinde, her bölüğün kendi eğitim sahasında arabalarla dönerek eğitim alıyorlardı; tam öğrenince artık trafiğe çıkma zamanı geliyordu. Alay dışına çıkarak önce Bozüyük’e kadar yolda değişe değişe eğitim vererek gitmiştik. Orada bir kamyon karavanalarımızı taşıyordu. Bozüyük’te karavanamızı yiyip alaya, askerleri araba kullanmayı değiştire değiştire getirmiştik. Önde jipler, ortada pikaplar, en arkada Unimoglarla konvoy halinde alaya giriş yaptık. Hava çok soğuk olduğundan depo içindeki benzinleri boşaltıyor, donmasını önlemiş oluyorduk. Ertesi gün benzinleri doldurarak, yağ kontrolü yaparak aynı şekilde İnegöl’e gidiyorduk. Aynı sistemle erlerin trafiğe alışması sağlanıyordu. İnegöl’de karavandan yemek yiyen karavandan yemişti; parası olan lokantada İnegöl köfte yemiş, İnegöl’ün mobilya konusunda bir numara olduğunu görmüştü. Ormanlık arazide araçlarımızı sürerek akşamüstü alaya dönmüştük.
Ertesi günkü güzergâhımız Yenişehir’di. Buraya vardığımızda bir havaalanı vardı; büyük bir sahada karavanalarımızı yiyip dönmüştük. Her konvoy yola çıktığında bölük komutanımız öncü olarak çıkmakta, bizim nerede konaklayacağımızı, nerede duracağımızı bize telsizlerle komuta etmekteydi. Ertesi günkü güzergâhımız İznik’ti. İznik, göl manzaralı, etrafında barların olduğu güzel bir ilçe olarak bana görünmüştü. Etrafı şeftali bahçeleriyle doluydu. Her gün yeni yerler, yeni ilçeler tanıyordum.
Yeni namzet erlerin geldiği, temel askerlik eğitimlerinin başladığı bir dönemde anonsta AB Rh negatif kan arandığını duymuştum. Revire giderek “Benim kan grubum” deyince asteğmen çok sevinmiş, beni Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne (GATA) göndermişti. Kan verdikten sonra “Git memleketinde 10 gün tatil yap” demişti çünkü koca alayda bir tek bende çıkmıştı bu kan grubu. Bir albaya kan vermiştim. Daha sonra Yumurtalık’a gidip 10 gün denizde tatil yapıp alaya tekrar dönmüştüm; temel askerlik eğitimi bitmişti.
Geldiğimde yeni erlerle şoförlük eğitimi başlamıştı. Revire giderek asteğmene kulağımda iltihaplanma olduğunu söyleyince o da hemen beni Eskişehir Hava Hastahanesi’ne gönderdi. Eskişehir’le tanışmam böyle başladı. Hava Hastahanesi’nde yatıyordum. Yan tarafta stadyum vardı; hafta sonları dışarı çıkıyor, Yediler denen şimdiki Hamamyolu’nu geziyor, hastahanenin biraz ilerisinde çamur şeklinde akan Porsuk Çayı’nı görüyordum. Daha sonraları Yılmaz Büyükerşen’in buralara eli değecek, İtalya’nın Venedik şehrini aratmayacak, bu çamurlu sular temizlenecek, içinde gondollar, gemiler insanları gezdirecekti. Hastahanede ameliyathaneye götürüldüğümde elektrikler kesilmiş, tekrar yatağıma gönderilmiştim. Ertesi gün ameliyat olmuş, birkaç gün sonra da Söğüt’e dönmüştüm.
Zevkli geçen ve özlediğim asker arkadaşlarımın ardından, 18 ayın sonunda tezkereyi alıp önce Bursa’ya, dayıma gitmiştim. Beni çok iyi karşılamışlardı. Dayımın hanımı beni görür görmez abim Mehmet’e ne kadar çok benzediğimi söylemişti. Dayımın koldan vitesli taksisiyle Bursa’da gezmiştim. Daha sonra yeğenimle Uludağ’a çıkmıştık; Uludağ’dan yeşil Bursa’nın güzelliğine bayılmıştım.