BENİM ADIM RENK
Benim adım Renk. Ailemin bana verdiği en büyük güzellik adım galiba. Bu adı babamın bir gezide bir süre aşk yaşadığı Renk hanıma borçluyum. Annem babamın Renk hanıma sevdasını içki sofralarında sessizce dinlediği için beni kumasıyla özdeşleştirmiş olacak ki bedelini bana fazlasıyla ödetti. Beni anneliğinden mahkûm bırakarak kendince babamı cezalandırdı.
Adımın aksine çoğunun “Kocaman kadın oldun.” dediği yıllarda ancak renklendi dünyam. Birazdan okuyacağınız, derinliklerinde kaybolacağınız hikâyemi yazmak istedim. Ruhumun bir ayna gibi yansıdığı cümlelerimin başka ruhlara ışık olmasını istedim. Okurlarımın bazılarına “Yalnız değilim.” duygusunu yaşatacağımı umuyorum. Benim deneyimlerimin pek çok hayata cesaret ve umut vermesini diliyorum. Sessiz yüreklere ses olmak istiyorum.
Alkol bağımlısı bir babanın dördüncü kız çocuğuyum. Şiddet döngüsü ve korkusuyla büyüdüm. Rüyamda gördüğüm kâbuslar bile beni uyanık olduğum saatlerdeki gibi ürkütmüyordu. Sık sık uykuya sığınmamın sebebi de uyanık olduğum saatlerin gerçek olmasıydı. İlkokuldan sonra eğitim hakkım da elimden alınınca umutlarım elimden uçup gitti.
Onca hikâyeye ve hayata tanık olan ben bugün farklı bir ruh halindeyim. Bedenim beni sıkıyor, zihnim karmakarışık. Duygularım balonun içine sıkışmış gibi. Balon öylesine şişmiş ki içindeki kirli havayı dışarıya atmaya çalışıyor. Balonun ucunu yavaşça açıp balon patlamadan sıkışmış havayı boşaltmalıyım. Tıpkı sıkıntılı yaşanmışlıklarımdan bedenime zarar vermeden kurtulmak istemem gibi.
Zihnim yüzlerce odacıkla dolu. Her bir odacıkta yaşanmışlıkların kalıntıları var. Onlar yıllardır orada baskılanmış bir şekilde kapalı duruyor. Bugün onları odacıklardan dışarı salmak istiyorum. Umarım başarırım. Renklenen dünyamı karartmalarına izin veremem.
Onyedi yaşında benden on yaş büyük biriyle zorla evlendirildim. Babamın “Yarın akşam sözün kesilecek. Seni verdim.” dediği o geceyi nasıl unuturum. “İstemiyorum. ” diye yanıtlamıştım sessizce. Babam önünde içki kadehi ve çerezi olan masadan bana kızgınlıkla baktı. Küfürün ardından “Kızlar böyle şeye karışmazlar. Sana sormadım.”diye bağırdı. Sustum…sustum….Bağırıyordum, karşı çıkıyordum ama sesim dışarı çıkmıyordu. Çıkamazdı da. Babaya karşı çıkılmazdı. Beynim böyle kodlanmıştı. Öğrenilmiş umarsızlığı yaşayan ben yine uykuya kaçtım. Uyudum.Hiç uyanmak istemedim.
Söz kesme merasiminin ardından düğün salonunda yapılan nişan törenine giderken ilk kez gördüm benim adıma seçilen adamı. Kuaförden çıkınca koluna gir dediklerinde karşı çıktım. Zorladılar. Öyle zordu ki bir yabancıyla ilk kez yakınlaşmak. Bunun dışında hiçbir ayrıntıyı anımsamıyorum. Belleğimden silinmiş.
Nişanlım aralıklarla ailesi ile birlikte bizi ziyarete geliyordu. Babam damadı ile birlikte içki sofralarında oldukça keyifli olurdu. Aldığı başlık parasının da payı vardı keyfinde. Nişanlım ve ailesi bana öylesine itici geliyordu ki bir an önce gitmelerini diliyordum. Ailenin benim aileme tepeden bakan küstah tavırları bugün gibi usumda. Nişanlımla yakınlaşmamız kesinlikle yasaktı. Babama göre ateşle barut yan yana durmamalıydı. Alkol aldığında sık sık beni karşısına alır onurumu kırıcı konuşmalar yapardı.” Nişanlı ile konuşulmaz, yaklaşılmaz. Benim başımı öne eğdirme. Beni el aleme rezil etme. Bir an evvel emanetlerini alsalar da kurtulsam” derdi. Emanet ben oluyordum. Babam için bir eşyadan farkım yoktu. Yine susardım. Babaya karşı konulmazdı. Cevap verilmezdi. Babanın beddua ettiği evlat gün yüzü görmezdi. Kodlanan beynim yine devreye giriyordu.
Yaşamak istemediğim o gün geldi. Düğün günü. O kara günün zihnimin odacıklarında sıkışıp kaybolmasını diliyorum. Sanki hiç yaşanmamış gibi. O odacığın kapısını demir kapı ile kitleyip anahtarını mavi engin denizlere bıraktım.
Düğünden sonraki günler benim için yaşamın hiçbir anlamı yoktu. Evlilikle birlikte nefes almak daha ağır gelmeye başladı bana. Kocamın sert, otoriter tutumu, ailesinin üzerimdeki baskısı katlanılacak gibi değildi. Ailesi sürekli bizimleydi. Bir gün önceden giyeceğim kıyafetler ve takacağım takılar ile ilgili talimatlar veriyorlardı. Ertesi gün beni alıp “Gelin gezmesi” diye adlandırdıkları akrabalarına götürüyorlardı. Ben o ziyaretlerde konuşmuyor hizmet ediyordum. Kayınvalidem ve iki görümcem boş sohbetler eşliğinde kahkahalar atarken ben onları izliyordum. Akşam eve geldiğimde kocam aynen babam gibi içki sofrasını kurardı. Oldukça gergindi. O gerginliğin ekonomik krizden kaynaklandığını kısa bir süre sonra anladım. Eve gelen haciz memurları beni daha da karanlıklara itti. Bileziklerimi verdim. Satıp hacizi kaldırdılar. Bileziklerimin satılması beni hiç acıtmadı. Onların bana ait olduklarını düşünmüyordum.
Evliliğimin ilk aylarında kocam otorite kurmak, beni bastırmak için öğrendiği kötü kuralları uygulamaya başladı. Bir gece yarısını geçmişti. İçkinin etkisiyle çok sarhoş olmuştu. Ben suskun ve korku ile yanında otururken sakladığı silahını çıkardı. Silahı ile oynarken korkudan nefes alamadım. Bir süre sonra duvara ateş etmeye başladı. Üzerimde pijamalarım ve ev içi terliğimle sokağa fırladım. Koştum koştum…Tanımadığım bir ilçede gece yarısını çoktan geçmiş bir saatte anlamsızlıklar içinde kurtulmaya çalışıyordum. Kendimi denizlerdeki bir kum tanesinden bile değersiz hissediyordum. Zaman benim için durmuştu. Sokağın köşesinde duran birkaç sarhoş adam ürküttü beni. Geriye dönerek hızla eve doğru tekrar koşmaya başladım. O an ölüm gelseydi bana çok mutlu olacaktım. Yorgun bedenim apartmanımızın kapısına yığıldı. Evime girmeye cesaretim yoktu. Zemin katın zilini ısrarla çaldım. Kapı açıldı. Sonrasını hatırlamıyorum geceki acizliğim çok acıtır beni.
Ailemin manevi şiddetinden kurtulmak isteyen ben farklı bir şiddet döngüsünün içine girmiştim. Her akşam alkol alan baskın kişilikli bir koca, ruhları kötülükle yoğrulmuş iki kız kardeş ve magandalığa özenen bir erkek kardeş ile savaşacaktım. Anneleri daha ılımlı bir hanımdı ama çocukları üzerinde otoritesi yoktu. Sessiz kalmayı tercih ediyordu. Özellikle erkek kardeşi çok sıkıntılıydı. Evimde ayaklarını orta masaya uzatıyor, birasını içiyordu. Aşağılayıcı tavırları beni manen tüketiyordu. Kocam, her fırsatta ailesine verdiği değeri bana hissettiriyordu. Ailecek beni eğitme programına almışlardı. Bu baskı ve manevi işkenceye vücudum daha fazla dayanamadı.
Akraba ziyaretlerinden sıkılmıştım. Hasta olduğumu bahane ederek arkadaşıma kahve içmeye gittim. Ben arkadaşımda iken eve gelip beni kontrol etmişler. Eve girip oturmuşlar. Eve döndüğümde çok şaşırdım ve utandım. Aşağılayıcı bakışlarla bana bağırmaya başladılar. “Bizimle gelmemek için yalan söyledin. Kafana göre her yere gidemezsin. Abimin seni terbiye etmesi gerek. Akşam görürsün” diyerek kızgınlıkla gittiler. Korkudan vücudumun her yanı yanmaya başladı. Titremeye başladım. Akşam şiddet göreceğim korkusu tüm benliğimi kapladı. Kapı açılıp kocam eve girince yere düştüğümü hatırlıyorum. Hastanede gözümü açtım. İki aylık bebeğimi kaybetmiştim. Yine sustum…
Sustum…Bu adamı hiç sevmemeye yemin ettim. Ne onu ne de ailesini hiç sevmedim.
Arada bir benim aileme ziyarete gidiyorduk. Babam ile kocam içki masalarında oldukça keyifli vakit geçiriyorlardı. Kocam arada bir beni şikayet ediyordu babama. “Annemin yanında gazete okudu, kardeşimi yolcu etmedi. “diye yakınıyordu. Babam beni karşısına oturtup nasihatlara başlıyordu. “Artık senin ailen onlar. Bizden çok onları sayacaksın. Gelinlikle gittin kefeninle çıkacaksın. “diyordu. Ben yine susuyordum.
Her gün biraz daha ölüyordum. Yaşamın benim için bir anlamı yoktu. Bu döngüler içinde savrulurken aramıza kızım katıldı. Hayatımın merkezine kızımı alarak yaşıyordum.
Zaman kocamın ailesine de huzur vermedi. Kendi dünyalarında ağır sorunlarla uğraşıyorlardı. İki kız kardeşin evlilikleri çok sıkıntılıydı.
Kocam on yıldan sonra farklılaşma başladı. Kardeşlerinin sorunlarından sıkıldı. Ailesindeki ölümler onu daha sakinleştirdi ancak yine de ben onun kurallarına göre yaşamak zorundaydım.
Evliliğimin dokuzuncu yılında babamı, ardından da annemi kaybettim. Onların baskıları üzerimden gitmişti. Her geçen gün kendime güvenim artıyordu. Hiç olmaktan ben olmaya doğru yol alıyordum. İlçe kütüphanesinden kızım aracılığıyla kitap getirtip okumaya başladım. Sürekli okuyordum. Okuduğum kitaplar beni çekingen, bağımlı kişiliğimden yavaş yavaş uzaklaştırıyordu. Kocamın alkole bağımlılığı daha da artmıştı. Sağlığı da kötüye gidiyordu.
Kızımın üniversite sınavına hazırlandığı yıl ablamdan bir telefon aldım. Yıllar önce aile baskısından bıkarak evden kaçan halamı kaybetmiştik. Halamın Ankara’da yaşadığını biliyordum. Hiç görüşmemiştim. Babam zaman zaman varlıklı bir adama kuma olarak kaçtığını söyler onu lanetlerdi. Halamın çocuğu yoktu. Ölümünden sonra mirasçıları bizlerdik. Ben ve ablalarım. Bizlere azımsanmayacak bir miras kalmıştı. Bu olay kocamı heyecanlandırdı. Hayaller kurmaya başladı. Karısının birey hakkı yokmuş gibi davranıyordu. Benim içimde gelişen birey olma duygusunun farkında değildi. Ben eski Renk değildim. İçimde derin bir hüzün vardı. Gitmek ve kalmak arasında gel gitler yaşıyordum. Yıllardır korkutulmuştum. Ya burada kalıp suskunluğuma devam edecek ya da buradan uzaklaşıp kendimi bulacaktım. Mevlana’yı okuduğum kitaplardan tanımış ve çok etkilenmiştim. Onun dediği gibi Yaradanın beni koşulsuz sevdiğine inanıyordum. Babam, annem, kocam beni sevmemişti. Ancak Yaradan bana kurtuluşum için yol göstermişti. El alem ne der baskısı beni frenlese de aşmalıydım bu baskıyı. Yaradanın bana açtığı ışıklı yolda yürümeye karar verdim. Güçlendikçe beni sindirmeye çalışan çok kişi olacaktı. Bu nedenle ortam değiştirmeliydim.
Birkaç ay sonra halamdan kalan iki daire ve bir miktar para bana geçti. Gizlice bir avukata gidip boşanma davası açtım. Evi terk ettim. Ankara’ya gittim. Halamın eşyalarının bulunduğu eve yerleştim. O sırada kızım üniversite sınavına girmisti. Eşim ayrılma isteğimi beni aşağılayarak onayladı. Çok rezil olacağıma inanıyordu. Kırklı yaşların ortalarına kadar beni bir hiç olarak gören kocamın yanından ben olmak için uzaklaşmıştım.
Ankara’da yeni yaşamıma alışma süreci biraz sancılı geçse de sonunda alıştım. Kızım Ankara’da Gazi Hukuk Fakültesini kazandı. O yanıma gelince daha da güçlendim. Yakın çevrede eleman arayan bir tuhafiyede iş buldum. Artık bir işim vardı.İki yıl sonra da çalışan olarak girdiğim iş yerinin patronu oldum .Her geçen gün kendimi buluyordum. Sosyal çevrem arttı. Zaman zaman eksiklik duygusu beni sarmaya çalışsa da buna izin vermemek adına yürüyüşe çıkıyorum. Tiyatroya gidiyorum. Arkadaşlarımla kafede sohbet ediyorum.
Bugün Ege’nin şirin bir ilçesinde görev yapan bir hâkim annesiyim.
Ben Renk olarak geçmişimi bıraktım. Benim hikâyem başkalarının cesaretine örnek olsun istiyorum. Bu nedenle hikayemi tüm çıplaklığıyla paylaştım sizlerle. Benimle benzer yollardan geçiyorsanız, kendinizden vazgeçmeyin.
Zihnimin odacıklarımda sakladığım geçmişimi yüreğimden uzaklaştırdıkça daha da mutlu bir şekilde yoluma devam edeceğim.
UMUT EN BÜYÜK SERVETTİR.
RAMİZE ERZİN