YUMURTALIK(AYAS) TARİHİ VE KÜLTÜREL DEĞERLERİ BÖLÜM;11
AZ KULLANILMIŞ AKLA İHTİYACIM VAR
Az kullanılmış akla ihtiyacım var.
Bendeki çok yoruldu.
Hayatı dengeledim yaptım hesabı.
Cebimdeki cüzdan delikmiş agaya nediyek.
Hezayanda aklım sözüm tutmuyor.
Bütceyi hep denk yapıyom amma yinede aldığım yetmiyor.
Cebimdeki cüzdan delikmiş agaya nediyek.
Aklım eskidi ayar tutmuyor.
Müstamel akıl arıyorum enfilasyonu bilecek.
Hesap makinesindeki rakamları görecek.
Cebimdeki cüzdan delikmiş agaya nediyek.
İçinden cıkamıyorum aklım karışık.
Hutbede hoca şükrün faziletllerrini övüyor.
Kesede isyan büyüyor.
Çebimdeki cüzdan delikmiş agaya nediyek.
KENAN TURAÇCI
Bilirmisiniz Yumurtalıkta Berdevil Kefalı Tutulurdu!…
1950 lerde İlcemizin coğrafi ve bitki örtüsü hertürlü yaban hayvanını barındırdığı gibi güvenli üreme alnıydı, iklim koşulları da buna elverişliydi. Bunun yanında göcmen kuşlarınının barınma ve geciş yolları üzerinde yer alan ilçemiz aynı zamanda Ceyhan Irmağının deltasi üzerinde bundan 150 sene öncesi küçük yumurtalığın karşısından denize dökülen Ceyhan ırmağı bu bölgeyi balıkların yumurtlama yavruların barınma güvenle erginliğe ulaşmasında büyük etkendi.
Akdenizde yaşayan balıkların cok büyük bölümü İlcemizin kıyı şeridini yumurtalarını bırakmak için senede birdafada olsa ziyaret ederler Mısırda Nil Nehrinin Deltasında yer alan berdevil gölü kefalı ile ünlüdür bu kefal cinsi büyüklüğü 3 kiloya kadar büyür berdevilden cıkan kefal Yumurtalığa Camlık dalyanı yelkuma dalyanı Kokar gölü Sıtdık tirventeni Arap boğazı Sarıgöl boğazından ve Dar boğazdan gecen balık camlık gölünü , Ömerli gölünü tercih eder.
Buralarda yavrulayan balık belli büyüklüğe ulaşınca geldiği yere geri döner bu gibi balık sürüsüne garip balık veya göcmen balık da denirdi.
İlçemizin kuzeyi sera örtüsü yaratacak şekilde sıra tepelerle kaplıdır 1904 yılında Baba annemin genc kızlığı döneminde bize kurt kulağından karataşa kadar sahilin meşeliklerle kaplı olduğu toros kaplanları da dahil her türlü yaban hayvanını barındırdığı nı söyler kendi anasının bir kaplan saldırısı sonucu öldüğünü ilave derdi .Bilindiği üzere İlçemiz tarihi bir sit alanı üzerinde coğrafi olarak harika bir konumda övgülerin en iyisine layık ilerisi için starejik bir yerleşim yeri benim köyüm.
KENAN TURAÇCI.
Dedemin öküzleri.
Yıllarca dedemden nenemden Öküzlü Camuzlu hikayeleri cekilen zorlukları o günlerle mukayese ederek anlatırlardı çifçiliğin olmazsa olmazı çift sürecek hayvanın olacak oda yetmez oğlun uşağın amcan baban evde eli saban tutacak birkac kişinin olması lazım iş görecek horanta olacak biraz fazla tarla süreyim dersen eve bir iki tane dutman olacak Öküzün en az iki üç çift olacak yetmedi evdeki camuzları da çifte koşulur dutma senelik tutulur cok eskilerde bir mecidiyeye iş gördükleri biliniyor Cumhuriyet lirasına calıştırılmış.
Dutma calıştığı yerde yer içer oradada yatar mesaisi 24 saat tir.
Öküz olacak erkek dana iki yaşına gelince yumurtalıkları kırılıp igdiş edilir ancak üçüncü yaşında çifte vurulur.
Kara sabandan tek bıcaklı kötene gecmek zorundasın cünki kara sabanın el eninde demirden bir bıcağı olur toprağı işleme kapasitesi cok düşüktür bu sebepten dolayı tarlanın birtarafında ekilen ekin yeşerirken öbür tarafta halen öküzün ardında tarla sürersin işte bu olay olmasın deyi öküzler iki çiftten fazla olur Babam sabandan cıkan öküzlerin karnını doyurmak yaymak için serbes bırakılırmış.
Cok küçük yaşta öküzle sabanla dutmayla beraber çift sürdüm derdi Ekim ayı geldiğinde günlerce uğraş verilir.
Çifte atlarda koşulur öküzün kafi gelmediği yerde.
Öküzün ve Camuzun bakımını yapmadan ahıra koyulmaz.
Bu hayvanlar yalnız tarlada çift sürmez öküzün ve camuzun arabası farklıdır arabanın okunun ucunda ikili boyunduruk buşunur kpşum bu boyunduruga olur sürücünün elinde meses adı verilen u sivri demir bulunan aracla öküz haraket ettirilir.
Ata sözlerimize girmiş.
Ho var tarla sürdürür Ho var saban kırdırır.
Öküzün altında buzğımı arıyorsun.
Öküzün tirene baktığı gibi bakmak.
Öküz olsa anlardı.
KENAN TURAÇCI
MEMLEKETİM YUMURTALIK
Doğduğum büyüdüğüm atamın neslimin yurdu güzel yurdum elim ( Ayas )Yumurtalık ve Denize gerdanlık gibi kıyısıra dizilen Köyleri adeta bu güzelliği korurcasına kuzeyindeki tepeler.
Size anlatmak istediğim kuyular Yumurtalığın köylerinde 1960 ların sonlarına kadar her köyün orta yerinde agzı yekpare taştan yontularak yapılmış boncuklu etrafı sekili taş yalaklı oyma tekneli kuyular mevcuttu çocukluğumun kuyuları bütün köylü su ihtiyacını burdan karşılar içilmesi biraz zordu ama başkada su yoktu yörenin tamamına yakını aynı ve buna benzer.
Kuyuların çıkrıkla ve elle çekilir kuyuların bazıları köyden de yaşlı aynı zamanda da acılmış olanlar ile yeni açılmış olanlarda mevcut idi buralar yerleşim yerlerinin en kalabalık haraketli yerleri hele köylerin o yıllarda yüzlrece sığırının olduğu düşünülürse kuyunun ağzından beşer onar kovaların inip çıktığı herğeledeki kendi sığırının sulama hengamesi çurçuna ya döner sulanan mal hergele yatağına varır yatar ikindi ile serinlikte tekrar yaylıma döner bu hal akşamda devam eder.
Evlerin kullanma ve içme suyunu durunu iyi olan tahta cemberli büyük su tankı ile giderir evlerde küplere alınan içme suları burada muhafaza edilir durumu iyi olmayanlarda merkeple sakalara yüklenen su tenekeleri ile karşılarlar hatta öyle alışmışki merkep kuyudan yüklendimi üzerinde kimse olmadan eve gelir su boşalınca tekrar kuyunun yanına gelir.
Budurum kışın deyişir artık dereler pınarlar dan sığır ihtiyacını karşılar.
Evde kullanma hatta içme suyu yağmur oluklarından sarnıçlanan su ile ihtiyac giderilirdi şimdi şöyle düşünülebilir suyu gıt olan yerde ne işiniz var yurt edinmiyeydiniz denile bilir.
Yumurtalık kelimesine dikkatinizi çekerim hem karada hem denizde en iyi döl alınabilen yerdir allah özene bezene yaratmış her türlü çanlının barına bileceği özel bir yerdir bu nedenle tarih boyunca Türke yurt olmuş daha eski binlerce yıl öncede tiçaret ve ulaşımın merkezi durumundadır kültürel ve tıp alanında dünyaya önder bir yerleşim yeridir.
Kuyu hakkında binlerçe yıl öncesinden çanak çömlek küp ve saklama ve depo etme özelliği olan devasa küp yapımındada Yumurtalığın çeşitli yerlerinde bu kuyulardan yararlanılmış ilçenin kuzeyindeki sıra tepelerde gezdiğinizde yer yer kiremit cere kırıklarına imalat ve zeytin yağı taşımaçılığında kullanılan kalıntılara raslamak mümkün kuyular günümüzde ya harap yada körlenmiş yıkılmış yok edilmiş benim hayalimdeki kalan köydeki kuyu manzaraları vs.
KENAN TURAÇCI
USTA BU İŞİ ÇİRİŞLEMİŞSİN
Tereyağ cerede korunurdu.
Gök Teğri inanışı olan Türklerin inanışında doğaya büyük sayğı duyulmakta bin yıllar vardır ki tabiattan faydalanmasını bilen soyum cevresinden en üst düzeyde yararlanmış olup Çukurovanın her yanında çiriş otu biter kumluk ve yumşak zemini cok severdi.
Nisan aylarında çiçek acar tohumunu hızlıca döker kurumaya başlar, işte tam bu sırada çiriş çekilerek kökü çıkartılır cevizden biraz büyükce olan soğanı kurutulur kabuğundan soyulur kuruyan çiriş bir dibekte dövülerek un halini aldırılırdı.
Bu dibekte sokuda dövülen çirişe su katılarak iyice özenir öylebir tutkal olurki ayakkabı yapımında marangozlukta bolca kullanılır bu çirişin icine marangozlarda cıkan talaştan sulandırılmış çirişe katılır elde edilen hamura kalıp yardımı ile şekil verilir.
Yaş olan hamur güneşte kurutulur Agzı genişce iki yanı kendinden kulplu cere biçiminde hafifce bir kap olur içine Tereyağı katılır çeşitli büyüklükte erzak katılan ağzı kapaklı gereç yapımında çiriş kullanılırdı.
Çiriş ayakkabı yapımında tutkal olarak kullanılır. Ustalık gerektiren köşkerlikte işi begenmiyen “usta bu işi çirişlemişsin” diye ata sözümüz de mevcuttur,Kitap çiltlemesinde ve her nesnede tutkal olarak yaygın olarak kullanılırdı.
KENAN TURAÇCI
KAN DAVASI
1950’li yıllarda Muhittin Uyalhas, Siverek’te cinayet işler. Bir yanda hasımları, diğer yanda jandarma tarafından aranmaktadır. Dağda jandarmalar tarafından kıstırılır, son kurşununa kadar vuruşur. Kurşunlar bittiğinde ölü olarak ele geçirilir. Ahmet ve Şehmus adlı iki oğlu vardır. Şehmus, Vahap Alhas’ın köylerinin çavuşluğunu yapmaktadır. Viranşehir ve Siverek arasında üç köyü vardır, kendileri Çubukçur isimli köyde oturmaktadır.
Ahmet ikinci evliliğini yaşamaktadır ama kan davası onu korkutmaktadır. İlk karısı ölmüş, ondan iki kızı ve bir oğlu vardır: Ali, Sabiha, Sebiha. İkinci karısından Mehmet Yaşar ve Habibe vardır. Siverek doğumlu, kafasına koymuştur: kan davasından kaçacaktır. Hasımları çocuklarını öldürmekle tehdit etmektedir. Çukurova’ya gidecektir.
Mesleği kalaycılıktır. Ceyhan’daki tanıdıkları, “gel, sana ev bulduk, iş bulduk,” demişlerdi. Her şeyini satarak Ceyhan Tuzlugöl tren istasyonuna gelir. Ne ev vardır ne iş; orada sokakta kalırlar. Bir taraftan da kalaycılık yapmaktadır. 13-14 yaşlarındaki Ali ve Mehmet körük çekerek kalay yapmasına yardımcı olmaktadır. Daha önce söz verip de “gel, yardımcı olalım,” diyen o kadar yakını varken, gelişi gerçekleşince, kimse yardımcı olmamıştır.
Ceyhan’da sabit bir yerde kalmaz, köy köy dolaşıp her köyün tüm kaplarını kalaylar, para kazanırlar. Ahmet’in Ceyhan İnceyer Ekinyazı köyünde akrabaları vardır. Zaman zaman onların yanına gider. Daha sonra Kurtkulağı kasabasına yerleşir. Kendisi kalaycılık yaparken eşi ve kızları da pamuk tarlalarında çadırda yaşayarak pamuk toplamaktadırlar. Ceyhan’a gelmeden büyük kızını Siverek’te evlendirmiştir.
Günlerden bir gün Aliye Hanım pamuk tarlasında doğum yapar. 1961 yıllarıdır. Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı olmuştu. Aliye Hanım, oğlunun adının Cemal Gürsel olmasını istese de Ahmet, babasının adı Muhittin’i koyar. Kurtkulağı’ndaki ev sahibine de “Bunun kirvesi sensin,” der. Ama bütün köyleri dolaştığından, Zeytinbeli köyünde çok iş yaptığından oraya taşınır.
Zeytinbeli’de ev sahibinin adı zengin Cabbar’dır. Komşusu ise Lik Hasan lakaplı Hasan Doğan’dır. Hasan’la samimiyeti artırmıştır. Hasan’ın altı kızı vardır, erkek çocuğu yoktur. Oğulları büyüdüğünde Hasan’ın kızını almak için sözleşirler. Zeytinbeli’nde Ahmet’in evini su basar. O da Yumurtalık’ta boyacı Ahmet’in evini alır. Boyacı Ahmet de doğudan gelmiş ve ayakkabı boyacılığı yapmaktadır.
700 lira karşılığında aldığı 2 katlı, 69 metrelik evin altında kalaycılık yaparken, üst katta da herkes aynı yerde kalmaktadırlar. Yumurtalık o yıllarda 2 bin nüfuslu, Zeytinbeli’nden küçük, tarihi ve turistik güzel bir ilçedir.
Tarihte ilk ameliyatın yapıldığı, denizin içerisindeki, zamanında gemilerden gümrük almak için kurulan bir Atlas Kalesi bulunmaktadır. Eskiden buğday ticareti sahilde bulunan depolardan yapılırmış. Batı tarafına, zamanında körfeze gelen gemileri denetlemek üzere girişinde Yavuz Sultan Süleyman tarafından yapılan bir gözetleme kulesi bulunmaktadır. Kulenin önünde Kırk Mağaralar denilen bir yer var ki, oradan antikacılar yüzük taşı ve eski para ve altınla zengin olmuşlardır. Yumurtalık Lisesi ve kule arasında kazılan her yerde mozaik çıkmakta. İnci gibi sahiliyle eski adı Ayas olan güzel bir ilçedir.
MUHİTTİN UYALHAS
5 DARI 50 LİRA
Bugün günlerden pazartesi.Metrelerce uzaktan gelen seslerin merkezine doğru yol alıyorum Yaklaştıkça sesler daha da rahatsız edici bir boyuta ulaşıyor. Farklı tonlarda onlarca ses birbirine karışıyor.
_ Patates 15 lira
_Soğan 3 kilosu 50 lira
_Yetiş yetiş 2 yeşillik 15 LİRA
_,Hipo var hipo
_Helkeler (kova) leğenler
_5 Darı 50 LİRA
Bizim mahallede pazar günleri öğleden sonra ile pazartesi günleri farklı geçer saatler.Mahallenin orta yerine kurulan “Güzelyalı Semt Pazarı” birbirinden kopuk yaşayan pek çok mahalle sakinini biraraya getirir.
Pazar günü etiketlerin çoğu takılmaz tablalara.O günkü ziyaretçiler daha çok çalışanlar veya seçicilerdir.Vakur bir edayla dolaşırlar. Pazarcılar sessiz bir şekilde satışlarını yaparlar.
Hepsinin yeri bellidir.Her hafta aynı yüzlerle karşılaşırsınız.Ama pazar günü ile pazartesi günü arasında ruh halleri ve enerjileri farklıdır.
Akşam saatleri yaklaştıkça tablaların üzerleri örtülür.Her bir pazarcı kendi çatılarına gitmek için hazırlık yapar.
Erdal ile Gökhan pazarın adeta kadrolu çalışanlarındandır.Birbirlerine çok benzeyen aynı yumurta ikizlerini birbirinden ayırt etmekte zorlanırsınız.
Ellerinde yara bantlarıyla satış yapmaya çalışırlar.Arabaların park etmelerine yardımcı olarak bahşiş beklerler.
30 lu yaşları yaşayan bu gençler biyolojik olarak çok daha yaşlı görünürler.Onların hayatları ile ilgili duyarlılığımın hiçbir zaman farkına varamayacaklar.Onlar benim için benzer hayatların sembolleri.
Erdaller hayatla alışverişlerinde alacaklı olan insan grubundalar. Yoksulluk ve cehaletle boğuşan ailelerde dünyaya gelen ,çocukluklarını yaşayamamış;bir kimlik bulamamış bireyler. Ne yazık ki fazla çocuk sahibi olmayı mutluluk aracı olarak görürler.Dilenen ,arabaların. önüne atlayıp camları silmeye çalışan çocuklar bu zihniyetin ürünü.
Hayat,bir dizi rastlantıdan ibaret.Benim yolumu Erdal ve Gökhan ile kesiştirdi. Kaygılarımız tamamen farklı. Onlar yara bantlarından kazanacakları paraya odaklanmışken; ben benzer ailelerin çoğalmasının topluma getireceği yükü düşünüyorum.
Pazartesi günleri pazarda hareketlilik artar.Sesler yoğunlaşır.Birbirine çarparak yürüyen insanlar alıcı gözlerle bakarlar tablalara.Önü kalabalık satıcılar diğer alıcıların dikkatini çeker.Rekabet seslere fiyatlara yansır.
Bazen de kocasının koluna girip aheste aheste yürüyen hanımlar görürsünüz.Sanki kıyı boyunda yürüyüşe çıkmışlar gibi.
Pazara sık sık giderseniz sakın ve asabi satıcıları seçersiniz.İçlerinde öfke kontrolü olmayanları da vardır.Benim gibi naif yapılı bir hanımsanız temkinli davranırsınız.
Pazarın dışında tezgahını kurmuş pazara giremeyen satıcılar tercih ettiğim satıcılardır. Çabalarını taktir ederim.
Pazarın bitiş saatinde gelen genelde aynı insanlar vardır. Çoğunluğu yoksul orta yaşın üzerinde kadınlar oluşturur.Pazarcıların çevresinde dolaşır,bayatlamış sebze ve meyvelere talip olurlar. Çok düşük ücretler ödeyerek pazar arabalarını doldururlar.
Ekonomisi iyi olup da bu yoksul ailelerin paylarına ortak olan insanlar da tanıdım.Hayatın her kesiminde insani vasıflara sahip olmayanlar vardır ne yazık ki.Kimileri pazarda , kimileri daha büyük payların peşinde..Bunlar hep birbirine benzerler.
Bu döngü böyle devam edip gider.Ne zamana dek sürer bilmem.
RAMİZE ERZİN
GELİNCİK MEZARLIĞI
Gelincik Mezarlıgında dikili asırlık anıt ağaç hala ayakta durmaya direniyor ve mezarlığın bekçiliğini yapmaya çalışıyor.
Adana’nın Yumurtalık İlçesi Zeytinbeli Mahallesi ile Ayvalık Mahallesi arasında ulaşımı sağlayan sadece hayvanların ve insanların geçebildiği dar bir yol ve ağaçlardan yapılmış dar bir Köprü bulunuyormuş. Asırlar öncesi O tarihlerde araç vasıta vs. Olmadığı için Ovanın da bataklık alanlarla kaplı olduğu için Dağ yamacında vadinin eteğine yapılmış iptidai yollar kullanılırmış.
Gelincik Mezarlığı Zeytinbeli Mahallesinde dededen toruna anlatılan bir hikâyedir. İki gelin alayının ahşap köprüde karşılaştıkları ve köprüden geçme haklarının kendilerde olduğunu iddia ederler ve antlaşamazlar orada kavgaya tutuşurlar büyük bir zayiat verirler. Gelinler ve damatlar oraya gömülür. Köylüler oraya bir anıt ağaç dikerler. Yörede o günden bu günümüze kadar gelincik mezarlığı diye konuşula gelmiş. Gerçek midir veya rıvayetmidir, büyükten küçüğe anlatıla gelmiş.
Günümüzde Bu yol,Köydeş ve Belediye imkanları ile asfalt yol yapılmış,Anıt ağaç ise bakımsızlıktan kurumaya başlamış ve korumaya alınıp alınmadığı hakkında da bir bilği yok.
Halim Öztoprak
İLK AKŞAMDAN BİR TAŞ VURDUN
-Eskiler den Halk saz ve beste sanatçısı, Anadolu Üniversitesi Eski Hocalarından Ali Rıza Önderin anlatımıyla kaç kaç denilen veya seferberlik diye nitelendirilen o yıllarda Kahraman Maraş gibi illerden kaçıp geldiği söylenen varlıklı bir ailenin oğlu;
Zeytinbeli köyüne gelir!.. Bir çiftçi’nin kapısına tutma olarak çalışmaya başlar. O yıllarda traktör gibi modern tarım edevatları olmadığı için karasabanlara at ve öküz koşularak topraklar işlenmektedir.
Toprak iptidai yöntemlerle işlendiği için zaman alıyor ve köylü geceli gündüzlü çalışmak zorunda kalıyordu. Müte -madiyen Kahraman Maraş, Kayseri, Niğde gibi illerden Çukurovaya rızkını kazanmak için gelen bu insanlar bir yıllık ,iki yıllık,beş yıllık gibi yiyeceği içeceği ağaya ait olmak koşuluyla antlaşmalar yaparak karşılığında bir para veya mal,ürün alıyorlardı.İşte bu işi yapanlara o zamanlar dutma deniliyordu.Tutmalık yapan insanlarda fakir bilinirdi.
-Tutmalık yapan genç köyün güzel mi güzel selvi boylu güzel kızı Pamuk’a aşık olur. Bir gün genç köyün meydanında bulunan su kuyusuna su içmeye gelir, Pamuk da kuyudan su çekmektedir, su içmek için eğilen genç cebindeki köstekli saatini düşürür, bunu gören Pamuk haline bakmadan köstekli saat de neyin nesi diye küçümseyerek laf vurur.
Köstekli saat; yuvarlak üstü kapaklı yandan kurmalı eskiden hali vakti yerinde olan insanlar taşırlarmış. İşte bu küçümsemeyi çok içerleyen kişi şu dizeleri söyler.
İlk akşamdan, bir taş vurdun . Kolumu kanadımı kırdın, Bir saati çok mu gördün? Başkatipten dili pamuk.
Seferberlik seferberlik Soyka galsın böyle dirlik Düven sürmek irezilik Eli deste güllü pamuk
Avlıkta bittin büyüdün Aslın Zeytinbeli pamuk Bende bir zamanlar beydim Aslım soyum belli pamuk
Çukurova’ya gelmedim El işini hiç görmedim Ömrümde düven sürmedim Saçı sırma telli pamuk
Allah bize oğlan versin Sırmalı saltanat versin Hakkın emrine ne dersin Ağzı şeker güllü pamuk
Genç aşıkla Pamuk sonunda evlenirler kız ve oğlan çocukları olur. Mutlu bir yaşam sürerken genç vefat eder, Pamuk dul kalır. Evlatlarını büyütür ve günün birinde o da hakkın rahmetine kavuşur. Saygılarımla
Kaynak: Ali Rıza ÖNDER
Nota: Erkan Sürmen
Röportaj: Halim ÖZTOPRAK
İlk söyleyenlerini belirleyemediğimiz atasözleri hayat prensibi olacak fikir ve düşünceleri, din, ahlak, hukuk, iktisat, terbiye, gelenek, görenek ile tabiat olaylarından, teknikten vb. çıkacak kuralları somuttan soyuta giden bir yolla söz ve yazıyla nesilden nesile aktarılan hikmetli cümlelerdir.
Eski Türkçede atasözünün karşılığı; “sav, mesel, darb-ı mesel, söz, haber, mesaj, nutuk, şöhret, şan” anlamlarına gelen sab kavramıydı. Sab, Divan-ü Lügati’t-Türk’te; “mektup hikaye tarihi hadise, atalardan kalma öğüt” vb. anlamlarıyla açılanır. Aynı yüzyılda Kutatgu Bilig’de atasözü için sab kelimesinin yanında mesel kelimesi de kullanılır. Kelime bu şekliyle durûbu-i emsâl, darb-ı mesel biçimleriyle XX. Yüzyıl başlarına kadar kullanılmıştır. Bugün atasözleri, atasözü, atalar sözü biçiminde yaygın olan kavram halk ağzında da deyişler gibi değişik biçimde de adlandırıldığı olur.[1]
Atalar sözü; batı Türkleri dışında kalan Türk dünyasında da değişik adlar aldığı görülür. Yakutlar Xohono, Tobollar takmak Tuvakar Ülgercomak, Sagaylartagkpak; kaş, kızıl, kayballar’da söpsek, diğer Türk boylarında eskiler sözü, tabma, makal, nakıl, comak, sumah vb. adlar alır.[2]
Normal olarak atasözlerinin bir görünen anlamı, bir de bu görünen anlamını zihnimize aktarmak suretiyle elde ettiğimiz ikinci anlamı vardır. Nazım, nesir veya her iki şekil birden olabilir. Bir de atasözleri; teşbih, mecaz, kinaye, tezat vb. gibi edebi sanatların kudretinden de yararlanır. Atasözlerin asıl hedefi de bu ikinci anlamıdır. Mesela “Ağaç yaşken eğilir” atasözünde ilk anlam açıktır. Taze bir fidanı eğmek kolaydır. İkinci anlam ise çocuğun küçük yaşlarda daha kolay terbiye edilebileceğinin ifadesidir.
Atasözlerinin en büyük özelliği kalıplaşmış sözler oluşudur. Ne bir kelimesi değiştirilebilir. Ne de bir kelime eklenip çıkartılabilir niteliktedir.
Aç insana dokuz yorgan örtsen uyumaz.
Ağır taşla batman döverler, yeğni taşla göt silerler.
Aç köpek fırın götü deler.
Ağlaya ağlaya çift süren, güle güle ürün kaldırır.
Akılsız köpeği yol gocatırmış.
Acıkan doymam, susayan kanmam sanır.
Akrabanın akrabaya yaptığını akrep yapmaz.
Derdinde olmayan deveyi göremez.
İvmeyle menzil alınmaz, aramayla güzel bulunmaz.
Her akıl bir olsa koyuna çoban bulunmazmış.
Kokmuşa tuz arsıza söz kar etmezmiş.
Çoban güttüğü koyunun huyunu bilir.
Eli beli azıklısı beni götü kazıklısı bulur.
En akıllısı deli Bekir, o da köstekli yatar.
Eşeğe binmek bir ayıp inmek iki ayıp.
İş başaranın başsa deşirenin.
Ağılda oğlak doğsa, ovada otu biter.
Boş çuval ayakta durmaz.
Bir baş soğan kazanı kokutur.
Arı bal alacağı çiçeği bilir.
Armudun irisini ayı, iyisini yiğit yermiş.
Altın kapılının tahta kapılıya işi düşermiş.
Baba oğluna bir bağ vermiş; oğlu babasına bir salkım üzün vermemiş.
Bal tutan parmağını yalar.
Bir ipte iki cambaz oynamaz.
İtte pire yiğitte bit eksik olmaz.
Çağrılmayan yere giden puşttur.
Çocuğunu aç koyma hırsız, çok söyleme arsız edersin.
Çürük iple kuyuya inilmez.
Dost başa düşman ayağa bakarmış.
Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş.
Eken bilmez, biçen bilir.
Keçinin uyuzu suyu oluktan içer.
Ne doğarsan aşına, o gelir karşına
Tembele iş buyur, sana akıl öğretsin.
Havlayan köpek ısırmaz.
Felek eşeğine çüş dedi.
İçinde erik kurusu olmak.
Kırığına güvenip kocasız kalmak
Ağzını silmek
Arkası önünü bastırmak
Dambuldayıp durma
Elden arı günden duru
Köy görmüş abdal gibi davranmak
Yuva devcelemek
Yüz ağırtmak
Yüreği geçmek
Allem etmek gullem etmek
Avdan gelmiş köpek gibi bağırmak
Biti kanlanmak
Boş gezenin boş kalfası
Eli belinde kalmak
Göğnü gözü açılmak
Keyfine limon sıkmak
Kirli çıkı
Laf ile döğmek
Mel mel bakmak
Malları dikmek
Uyuz olmak
Yerden bitme
Götü yere yakın olmak
Elden ayaktan düşmek
Şaşalayıp kalmak
Bilmeceler, tabiat unsurlarıyla bu unsurlara bağlı hadiseleri; insan, hayvan ve bitki gibi canlıları, eşyayı, akıl, zeka veya güzellik nevinden mücerret kavramlarla dini konu ve motifleri vb. kapalı bir şekilde yakın uzak münasebetler ve çağrışımlarla düşünce, muhakeme ve dikkatimize aksettirerek bulmayı hedef tutan kalıplaşmış sözlerdir. Bu sözler, bir takım eğlence, lügat, muamma ve bulmacalarda görülen ve dinleyiciye sorulunca ondan halli istenen “bil bakamlı” veya “o nedir ki” ifadelerinin bir bakıma geniş tarifidir. [3]
Diğer anonim türlerinde olduğu gibi bilmece türünün de çok eskilere giden bir geçmişi vardır. Yazılı hale getirilmedikleri için zaman itibariyle eski bilmecelerle bugünkü bilmeceler arasında bir bağlantı kurmak zor olmaktadır.
Yazılı edebiyatımızda bilmece ile ilgili ilk kaydı Kaşgarlı Mahmut’un sözlüğüne aldığı:
“Tabuxug tabızdı” – Bilmece sorusu sözleridir.
Bir zamanlar uzun kış gecelerinin vazgeçilmez eğlence aracı olan bilmeceler, artık günümüzde çocuklar için arada sırada hatırlanan ve yeni nesilde pek rağbet görmeyen nostaljik sözler haline gelmiştir.
Bilmece
- 4 ayaklı / bir kulaklı (Ekmek Tahtası)
- Kulu yapar yapısını
Kemik açar kapısını (İçli köfte)
- Allah yapar yapısını
Demir açar kapısını (Karpuz)
- Dağdan gelir
Takla makla
Aman abla
Beni sakla (Çizme)
- Metin metin mert atan
Oturup oturup bata çıkan
Vırak der kaçar gelir
Bunun adı nedir (Kurbağa)
- Altı tahta üstü tahta
İçinde bir kanlı softa (Kaplumbağa)
- Karşıdan baktım emir semir
Yanına vardım kilitli demir (Karpuz)
- Biz biz idik
Otuz iki kız idik
Ezildik, büzüldük
Bir duvara dizildik (Dişler) (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
- Dışı katık, içi kütük (Zeytin)
- İbiği tarak gibi kuyruğu orak gibi (Horoz)
- Karşıdan baktım hiç yok
Yanına vardım pek çok (Karınca)
- Yer altında yağlı kayış (Yılan)
- Karşıdan baktım emir semir
Yanına vardım kilitli demir (Kabir)
- Yer altında yeşil yaprak
Üstünde kara toprak (Kefen)
(K.Ş. Celal DOĞAN, 51)
Çok küçük hikayelerdir. Bir tabiat ve topluluk gerçeği cemiyetteki aksaklıkları, hatalı davranan kimseleri, çeşitli tipleri ve cemiyetin dikkat çekici her türlü görünüşü bir olay çerçevesinde nükteli bir şekilde anlatılır. Tenkit edilir. Güldürücü ve düşündürücü olan fıkralar, küçük mizah ve hiciv hikayeleridir.[4]
- “Adamın biri eşek almaya karar vermiş. Karısı da demiş ki sıpası da olsun sıpasına da ben binerim demiş. Adam da sen sıpanın belini mi kıracan demiş karısının kolunu kırmış.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
- “Adamın biri evlenmiş. 3 ay sonra karısı doğurmuş. Başlamışlar kavga etmeye… Ordan geçen bir çerçi sormuş. Derdiniz ney yav demiş. Adam ben bunu alalı üç ay oldu bu doğurdu demiş. Çerçi demiş bire gafil hesap tamam. Bilmezsin sen demiş. Sen bunu alalı üç ay mı oldu. Bu da seni alalı üç ay oldu. Etti mi sana altı ay, giren ay çıkan ay al sana 9 ay demiş. Adam da hay Allah razı olsun senden demiş. Sen olmasan birbirimizi yiyecektik demiş.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
- “Adamın biri düğüne gitmiş. Düğünlerde adettir. Karnımı doyururum diye düşünmüş. Fakat gel zaman git zaman kimse adamın karnını doyurmamış. Yemek vermemişler. Adam da halayın başına geçmiş.
“Her atlının yokuşları
Sultan Ahmed’in bok işleri
Öldüm acımdan acımdan” demiş.
Hemen adamın karnını doyurmuşlar.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
- “Adamın biri Ramazan davulundan gıcık kapıyormuş. Bunun bir arkadaşı varmış buna ders vermek istemiş. Davulcuyu çağırmış. Gıcık kapanın evini göstermiş. Burası benim evim demiş. Benim uykum ağırdır. Al şu parayı da ben uyanana kadar kapımda çal demiş. Davulcu da Evelallah abi merak etme seni uyandırmadan gitmem demiş. Gece olunca davulcu başlamış kapının önünde çalmaya adam artık dayanamamış çekmiş tüfeğini ateş etmeye başlamış. Davulcu hem küfür ediyormuş, hem de kaçıyormuş. Hem uyandırmam için para veriyor hem de ateş ediyor demiş.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
- “Çerkezlerden birisi ölüyor. Falan köyden Fatma bacı var Avşar diyorlar. Meşhur bir ağıtçıdır. Onu getiriyorlar. Bu ölüyü biz çok severdik bizim için çok değerli diyorlar. Buna bir ağıt yak diyorlar. Fatma bacıda, ne bulup ta ne söyleyeyim, ölü bizden olmayınca, birer birer tükenir mi topu bizden olmayınca demiş.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
- “Yumurtalıklının biri Ankara’ya gitmiş. Büyük bir otelde yerleşmişler. Arkadaşına otelin önündeki Avrupai giyimli bekçileri görünce sormuş. Biz nereye geldik ya böyle demiş. Arkadaşı da niye olduğunu sormuş. Ya burada kapıları bile paşalar koruyor baksana demiş.” (K.Ş. Mehmet TATLISOY, 60)
Mâni, Anonim Halk edebiyatının en yaygın şeklidir. Yedi heceli ve dört mısralı tek kıtadan meydana gelir. Dört mısralı manilerde, 3 mısra’ı serbest, diğer mısraları kendi aralarından kafiyeli dörtlükler halinde söylenen nazım şeklidir. Kafiye düzeni (aaxa) şemasına uygundur. İlk iki mısra, çok defa asıl mana ve musikiyi hazırlayan giriş niteliğindedir. Dörtlüğün anlam yükünü 3. ve 4. mısralar taşır. Bununla birlikte en güzel maniler, ilk mısralarıyla son iki mısraları arasında gizli bir bağ kurabilen ve böylece dış alem ile iç duyguları kaynaştırmayı başaranlardır.
Tek dörtlükten meydana gelen mânilerden başka beş, altı, yedi, sekiz, on, on dört mısralı, olanlarda vardır. Bunlar mısraları arttırılmış mânilerdir. Bazen ilk mısra kafiyeyi göstermek üzere tek kelimeden ibaret de olabilir. Böyle manilere “ayaklı mani” adı verilir. Manilerde “cinaslı kafiye” çok kullanılır.[5]
Mâniler ekseriyetle kadınlar söyler. Saz şairleri de maniler söylemişlerdir. Halk arasında mâni söylemek için “mâni yakmak, mâni düzmek, mâni atmak” deyimleri kullanılır.
Mânilerin günümüzde en canlı olarak yaşadığı yerler Kerkük bölgesi ile Yukarı Doğu Anadolu İlleri, özellikle Kars, Edirne ve İç Anadolu çevreleridir. Mâni’ye çeşitli Türk kavimlerinde değişik adlar verilmiştir. (Hoyrat, Bayat, Aytıspa, yayım, öleng, ölen türü martifal).[6]
Köylüler Arasında Söylenilen Mâniler
- Köprünün altı parmak
Su gelir parmak parmak
Her yiğidin karımı
Al duvaklı kız almak
- Ata binesim geldi
Dağı dövesim geldi
Elin oğlu nem olur
Yine göresim geldi
- Adana’nın yanıları
Çifte gezer kuzuları
Allah gençlere mi yazmış
Böyle kara yazıları
- Kapı dibinde testi
Kemer belimi kesti
Hiçbir derdim yok idi
Yarim mektubu kesti
- Ey yavrular yavrular
Ağaçta kuş yavrular
Ellerin derdi biter
Benim derdim yavrular
- Madem çoban değildin
Ardındaki sürün ne
Beni yardan ayıran
Sürüm sürüm sürüne
(K.Ş. Ayşe YALÇIN, 70)
- Evlerinin önü kuyu
Kuyundan alırlar suyu
Sevdiğimin uzun boyu
Bekir Ağada var birisi
- Başında da yeşil toka
Ben usandım baka baka
Sevdiğim de nazlı dilber
Bay Ahmet’te var birisi
- Gidiyorum gidiyorum
Ben bu ele ne diyorum
Uzak kele anam
Emmim gile gidiyorum
10.Gattılar ocak taşına
Kurdular düğün aşını
İşte goyup gidiyorum
Çağırın gelsin gardaşımı
11.Oy demirci demirci
Nerden aldın pirinci
Askerlerin içinde
Benim abim birinci
12.Dama koydum yakacak
Şimdi tren kalkacak
Yar askere gidiyor
Bize kim bakacak
(K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
13.Karpuz kestim yiyen yok
Afiyet olsun diyen yok
Yarim askerden dönmüş
Gözün aydın diyen yok
14.A benim gara yarim
Saçımı tara yarim
Evde beni bulamazsan
Çıra yak ara yarim
15.A ganyana ganyana
Dişleri dökük ganyana
Oğlun çerez getirmiş
Sensiz yedik ganyana
16.Bahçelerde saz olur
Gül açılır yaz olur
Ben yarime gül demem
Gülün ömrü az olur
17.Al çemberi pulladım
Saçım uzun salladım
Orta boylu yarimi
Van’a asker yolladım
18.Ata binesim geldi
Çayda inesim geldi
Yarim gitmiş askere
Yine göresim geldi.
(K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
(K.Ş. Songül KOÇAK, 65)
19.Sarı yorgan yüzlerim
Üzerini düzlerim
Kınamayın komşular
Asker yolu gözlerim
20.Mendilimin dört ucu
Dört ucu da turuncu
Kurban olayım yarime
Askerlik vatan borcu
21.Denize suya vardım
Gelirken kuma daldım
Kara gözlü oğlumdan
İki mektup birden aldım
22.Adana Mersin
Tokatımı yerdin
Git annene söyle
Terbiyeni versin
23.Ey kibili ey kibili
Önümde adam divilir
Kendi gördü ben çektim
Ben gördüm kendi çekti
(K.Ş. Ahmet YILMAZ, 54)
Ninni, halk şiirinde anonim eserlerdendir. Çocukları uyutmak için anneleri veya dadıları tarafından söylenir. Umumiyetle tek dörtlük halinde olur. Ninni, bir yönü itibariyle de öğretici niteliktedir. Özellikle çocuklar, ninnilerle ana dillerini daha kolay öğrenirler. Çünkü çocuk, bu ninniyi dinledikten ve anladıktan sonra uyur. Bu sebeple edebiyatımızda ninni geleneği uzun zamandan bu yana devam etmektedir. Türkçenin öğretiminde de ninninin yeri son derece önemlidir.
Ninniler uyutulmaya çalışılan çocuğu veya hoplatılıp severken söylenen ve bir takım duygu, düşünce, inanç, umut ve hayalleri, sevinç ve acıları ihtiva eden çoğunlukla dört mısra ile söylenen ve mısra sonlarına birtakım klişe sözler ilave ederek ezgi ile terennüm edilen manzum sözlerdir.[7]
Ninniler irticalen söylenebileceği gibi bazı kalıp sözlerin arasına ilave sözler katılarak da söylenebilmektedir. Ninnilerde aslında iki kişinin oluşturduğu manzum sözlerdir. Anne ve yavrusu… Anne ninni söylerken yavrusuyla baş başadır. Ninniler genellikle annenin yavrusu hakkındaki temennilerini ve kaygılarını anlatır. Aynı zamanda da zamandan devirden ve kaderden şikayet de söz edilebilir.[8]
Ninniler şefkat doludur. Ninni söylerken çocuğun yattığı beşik sallanır. Artık bu sese ve sallamaya alışkın olan çocuk devamlı aynı uygulamayı her uyuma öncesinde ister.
[1] ELÇİN, Şükrü Halk Edebiyatına Giriş, s. 623-628.
[2] Türkçe Sözlük, Türk Dili Kurum Yay., No: 549, Ankara 1988, s. 368.
[3] Elçin, Şükrü, Türk Bilmeceleri, İst. 1970.
[4] Prof. Dr. Abdurrahman GÜZEL, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, s.427.
[5] Doğan Kaya, a.g.e., s. 347 (Anonim Halk Şiri), s. 350.
[6] Dizdaroğlu, Hikmet, a.g.e., s. 51-59.
[7] Doğan, KAYA, Anonim Halk Şiiri, Akçağ Yay., Ankara, 1999, s. 337.
[8] Abdurrahman, GÜZEL, Türk Halk Edebiyatı, El Kitabı, Ankara 2005, s. 347.