İçeriğe Geç
31 Ağustos 2026, Pazartesi
SON DAKİKA
Mustafa Denizhan Türker Yumurtalık Esnaf ve Sanatkârlar Kooperatifine Adaylığını AçıkladıADANABÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNDEN YUMURTALIK İLÇESİNDE CEM SARAÇ KONSERİYUMURTALIK İLÇESINE EMEKLİLER LOKALİ AÇILDIYUMURTALIK(AYAS)ANTİK KENTİNDE YAPILAN KAZILARDA 10.ADET KAYA MEZARLARI GÜNİŞİĞİNA ÇIKARILDIYUMURTALIK(AYAS) İLÇESİNİN TARİHCESİ VE KÜLTÜREL DEĞERLERİ BÖLÜM: 3YUMURTALIK’IN TARİHCESİ BÖLÜM-2ENERJİ BAKANI ALPASLAN BAYRAKTAR”CEYHAN’I ROTTERDAM YAPABİLİRİZ”YUMURTALIK İLÇESİNİN TARİHÇESİYUMURTALIK BELEDİYESİNDE KALDIRIM ÇALIŞMALARI HIZ KAZANDIBaşkan Erdinç Altıok: “Daha temiz ve yaşanabilir bir Yumurtalık için çalışıyoruz”Ceyhan İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği Polislerinden suç örgütlerine büyük darbe
Dünya

YUMURTALIK İLÇESİNİN KÜLTÜREL DEĞERLERİ

Avatar fotoğrafı Yumurtalik Haber · · 314 dakika okuma · 1.709
YUMURTALIK İLÇESİNİN KÜLTÜREL DEĞERLERİ

YUMURTALIK İLÇESİNİN TARİHÇESİ

 

1.KUE KRALLIĞI (M.Ö. 1190–713)

 

Bu krallık, Frigler (Phrygians) Hititleri yıkmalarından sonra kurulmuş olan birçok küçük devletten biridir. 477 yıl Kue idaresi Adana yöresine hakim olmuş ve M.Ö. 713’te Asurlular tarafından ortadan kaldırılmıştır.

 

  1. ASUR KRALLIĞI (M.Ö. 713–663)

 

Asurlular, Çukurova’yı 50 yıl kadar hakimiyetleri altında tutmuşlardır. Etkileri Tarsus havalisine kadar yayılmıştır. Sert bir idare ve değişik bir kültür içinde bölgeyi idare eden Asurlular Çukurova’yı bir sömürge olarak kullanmışlardır. Buna rağmen bölgede bıraktıkları izler yok denilecek kadar azdır.

 

  1. KİLİKYA KRALLIĞI (M.Ö. 663–612)

 

Bu krallık da 50 yıl gibi kısa bir dönem yaşamıştır. Krallık, Asur devletinin zayıflaması ve yöre halkının bağımsızlık ilan etmesi ile ortaya çıkmıştır. Bir süre sonra tekrar kuvvetli bir devletin sömürgesi olmamak için Pers İmparatorluğunun himayesine girerek bir satraplık haline gelmişlerdir.

 

  1. PERS SATRAPLIĞI (M.Ö. 612–333)

 

Satraplık, merkeze vergi yükümlülüğü ile bağlı fakat içişlerinde serbest bir yönetim olup bu bölgede 279 yıl devam etmiştir. Kilikyalılar sağladıkları siyasi güvence karşılığı Pers Krallığına her yıl 1–3 ton gümüş ve 360 beyaz cins at vererek yaşamlarını sürdürmüşlerdir[1].

 

  1. HELLENİSTİK DÖNEMİ (M.Ö. 333–323)

 

İskender’in Makedonya’dan çıkıp Anadolu, Ortadoğu’yu alışı ve Persleri yenişi ile başlayan bu dönem çeşitli adlar altında bir süre devam etmiştir. Ünlü Issos savaşında Pers orduları İskender’e yenilmiştir (M.Ö. 333). Savaş bugünkü Adana’ya çok yakın olan Erzin havalisinde cereyan etmiştir. Makedonya egemenliği çok kısa sürmüş olup Çukurova 10 yıl içinde İskender’in komutanlarından Antigonos’un kurduğu idare altına girmiştir.

 

  1. SELÖKİDLER DÖNEMİ (M.Ö. 312–133)

 

Kısa bir süre sonra Çukurova, Babil vadisi Selencos’un kurduğu krallığın bir parçası haline gelmişti. Bu dönemde idari ağırlık daha çok Misis yöresinde olmuştur. Selökidler Romalılar tarafından tarihten silinmiştir. M.Ö. 67’de Roma’ya bağlandı. Arapların yönetimi ile kesintiye uğradı.

 

7-KORSANLAR DÖNEMİ (M.Ö. 178–112)

 

Selökidlerin Roma’ya yenilerek zayıflamaları ile Çukurova’da siyasi ve idari bir boşluk oluşmuştu. Bu dönemde Akdeniz’de ticaret ve korsanlık yapan çeşitli korsan grupları Çukurova’nın sahil yerleşim bölgelerinde bağımsız yönetim birimleri oluşturmuşlardır. Sonunda korsanların Doğu Akdeniz ticaret ve nakliyatında vurdukları sekte, kendi sonlarını hazırlamış ve Romalılar tarafından ortadan kaldırılmışlardır.

 

XIII. yy. Yumurtalık İtalyan, Fransız, Suriyeli, Cenevizli ve Venedikli tüccarların uğrak yeri idi.

 

Eski adı Ayas’tır. Burası ilk çağın önemli limanlarından biriydi. O zaman Aigai adıyla biliniyordu. Orta Çağ’da İtalyan gemicilerinin verdiği adla Ajazze deniyordu. Anadolu içlerinden gelen önemli mallar burada gemilere yükletilirdi.

 

8-RAMAZANOĞLU BEYLİĞİ (1415)

 

İlçe 1415’te merkezi Adana olan ve Memluklulara tabi Ramanzanoğulları Beyliği’nin eline geçmiştir. 1381 yılından Ramazan Beğ’in oğlu İbrahim Beğ yalnız Yüreğirlerin değil, Çukurova’daki bütün Türkmenlerin başbuğu olarak zikredilir. Onun liderliğinde Ramazanoğulları Beyliği kuruldu. Yüreğirlilerin kışlak yurtları yukarıda da söylediği gibi Adana’nın güneyinde, Seyhan ile Ceyhan ırmakları arasındaki Yürey idi. Yaylaklarının da Ceyhan ırmakları arasındaki yöre idi. Yaylaklarının da kuzeyde Kızıl-Dağ ve Üç-kapılı yaylaları olduğu anlaşılıyor. Yüreğirlerin doğusunda, Ceyhan ilçesinin bulunduğu yerden doğudaki Gavur Dağlarına dek uzanan topraklarda da Kınıtlar yaşıyordu.

 

Ramazanoğulları 1377-1517 yılları arasında merkezi Adana olmak üzere bir beylik kurdular. Beylik adını aşiret başkanı Yüreğir’in oğlu Ramazan Beyden almışsa da beyliğin gerçek kurucusu Şahabettin Ahmet Beydir. Şahabettin Bey devletin sınırlarını Halep dolaylarından Fırat ırmağına değin genişletmiştir. Memluk tarihçileri onu heybetli cesur ve dirayetli bir emir olarak tanıtırlar. Ahmet Bey’in ölümünden sonra devletin idaresini oğlu İbrahim Bey almıştır. İbrahim Bey, 12 yıl süren beylikten sonra Karamanoğulları’nın oyununa gelerek 1427’de Mısır Çerkez Memluk Devletinin tutsağı olmuş ve üzüntüsünden ölmüştür. Türkmenler İbrahim Beyden Çukurova’yı Memluk baskısından kurtarmak isteyen bir kahraman olarak bahsederler.

İbrahim Bey’in böyle kötü bir oyuna düşürülmesi Yüreğir’in başkanlığında, Çukurova’ya göçüp Ramazanoğulları ile iş birliği yapan Varsak, Kusun, Gündüz, Kuştemur, Özer ve Kara İsa aşiretlerinin ayrı ayrı baş Çemelerine neden olmuştur. Bunun sonucu olarak da Ramazanoğulları beyliği zayıflamış ve Yavuz Sultan Selim Devrinde (1517) Osmanlı Devletine katılmış ve 1608 yılına kadar iç işlerinde bağımsız olarak devam etmiştir.

 

9-OSMANLI DÖNEMİ

 

Pir Mansur’un Ramazanoğulları Beyliğinden kendi arzusu ile ayrılmasından sonra Adana, Halep beylerbeyliğine bağlanmıştır. Yavuz Sultan Selim’den sonra ilimizden geçen ilk padişah Kanuni Sultan Süleyman’dır. Kanuni 1536 yılında ovada konaklamış, Misis ile Ceyhan arasındaki yörede avlanmıştır.

Bağdat seferine çıkan 4. Murat 1638 yılında Adana’dan geçmiş ve Vakıf sarayında misafir edilmiştir. Yeniçeri ocaklarını disipline sokarak kısa bir süre imparatorluğun duraklamasını önleyen Sultan Murat devrinde bölgemizin ekonomisi tekrar düzelmeye başlamıştır. Özellikle tarım alanında göze çarpan gelişme Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa ve oğulları zamanında hızlanmıştır. Fakat Köprülüleri izleyen tarihlerde imparatorluktaki gerileme, ilimizi de etkisine almakta gecikmemiştir. Adana Şer’i Mahkeme sicillerinin 18. yüzyılın ortasında salgın hastalıklara bulanmasıyla ekonominin ve tarımın tamamen çıkmaza girdiği öğrenilmektedir.

Tarım alanındaki çöküntü ve buna karşılık devlete verilecek vergiler borçlar 1777–1786 yılları arasında karışıklıklara yol açmış, böylece devletin otoritesi zayıflamıştır. Nitekim 1787 yılında Payaslı Küçük Alioğlu devlete baş kaldırmış ve 1793’te ise Toroğlu Ali Bey Tarsus çevresinden akıncılar gönderip Adana şehrini dört ay yönetiminde tutmuştur.

Adana bir ara devlete isyan eden Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından işgal edilerek, 1833 yılında Kütahya Antlaşması’yla tekrar Osmanlılara geçmiştir.

Bilahire 1840 yılında Londra Antlaşması ile tekrar Osmanlılara geçmiştir.

İbrahim Paşa tarıma önem vermiş, içi yevmiyelerini ve yaşayışlarını yeniden düzenlemiştir. Kıbrıs’tan buğday ve arpa cinsleri ile Suriye ve Mısır’dan şeker kamışını Adana’ya getirmiştir. Gerileme Devrinde yönetimde görülen aksaklıklar yüzünden 19. yüzyılın başından itibaren Çukurova’da yeniden yer yer derebeyler türemiş ve bunların arasındaki çatışmalar halkın huzurunu kaçırmıştır.

Devrin padişahı Derviş ve Cevdet Paşaların emrindeki ıslah tümenlerini Çukurova’y göndererek Ali Küçükoğulları ve Kazanoğullarının derebeyliklerine son vermiştir. 1865 yılından itibaren göçebe aşiretlerin bir kısmı Ceyhan, Osmaniye, Bahçe ve Kadirli taraflarına zorla yerleştirildiler. Yerleşmek istemeyenlerin bir kısmı Suriye’ye kadar gittiler. Çukurova’ya yerleşen halka devlet parasız toprak ve fidan dağıtarak bunların tarımla uğraşmalarını sağladı.

  1. Mahmut devrinde başlayan yenilik hareketleri 1839’da Sultan Abdülmecit’in Tanzimat Fermanı’ndan sonra daha da çok artmıştır. 1856 Paris Antlaşması ile başlayan batılılaşma isteği Adana’da kendisini göstermiştir. Bu esnada yukarıda bahsedilen isyanların bir kısmı bastırılmıştır.

Ancak, 1856 Paris Antlaşması hükümlerince dış devletlerden alınan borç para gereği gibi kullanılmamış, bu yüzden yurtta ve ilimizde yarattığı ferahlık çok kısa sürmüştür. Sultan II. Abdülhamit alacaklı devletlerden borçların ertelenmesini istemek zorunda kalmıştır. 1877 Osmanlı–Rus savaşının giderleri de dayanılmayacak kadar ağır olmuş, devlete gereksiz borçlar yüklemiştir. Neticede 1881’de Duyun-u Umumiye (Genel Borçlar) Kanunu ile halk vergiden, devlet borçtan kurtulamamıştır.

 

10.CUMHURİYETİN İLANI  SONRASI (1923)

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 yılında TBMM. de Cumhuriyet ilanıyla birlikte bir takım devrimler yapıldı. Yabancı isimler, Türkçe isimler ile değiştirildi. Ayas adı Yumurtalık olarak değiştirildi. Osmaniye Cebelibereket sancağına bağlı Payas ilçesinin bir bucağıydı.Osmaniye ve Ceyhan Adana vilayetine bağlanınca Yumurtalık İlçe oldu.(1926) nüfus artışı olmayınca tekrar  Ceyhan’a bağlanarak (1959) yılına kadar Ceyhan’ın Nahiyesi olarak kaldı.. Adana ilinin nüfus bakımından en küçük ilçesiydi.

Adana’ya uzaklığı 81 km.dir. Yumurtalık ilçesinin karşısındaki küçük adada yer alan ve Gümrük Kalesi ve diğer adı da Atlas Kulesi olarak anılan kale kalıntısının Cenevizlilere ait olduğu sanılmaktadır. Yumurtalık Belediyesi 1959’da kurulmuştur.

 

  1. FİZİKİ COĞRAFYASI

 

Akdeniz Bölgesi’nde Adana iline bağlı bir ilçedir. Yumurtalık ilçesi doğu ve güneyde İskenderun körfezi, güneybatı ve batıda Karataş ilçesi, kuzeyde merkez ilçe (Yüreğir ilçesi) ve Ceyhan ilçesiyle çevrilidir.

Adana ilinin güney kesiminde yer alan ilçe toprakları, alçak dağlarla kuşatılmış kıyı düzlüklerinden oluşur. Kuzey ve kuzeydoğuda doğal sınır oluşturan Misis tepelerinin ilçe sınırları içinde kalan bölümde yükseklik 500 metreyi bulmaz. Kıyı boyunca uzanan dar ve alçak düzlükler Çukurova’nın güneydoğu kesimini oluşturur. Bir bölümünü Ceyhan ırmağının taşıdığı alüvyonların yığılmasıyla ortaya çıkmış delta da, Bebeli boğazından geçen eski çığırı ise güneybatıda ilçenin doğal sınırını çizer.

Yumurtalık körfezi ya da Yumurtalık limanı adı ile anılan koyun kuzey kıyısında yazın Adana halkının ilgi gösterdiği kumsallar uzanır. Bu kıyıda ve tepelik alanlarda yer yer kızıl çam topluluklarına rastlanır.

Yumurtalık ilçesinde Akdeniz iklimi ve maki bitki örtüsü görülür. İlçenin nüfusu 4700’dür.

 

  1. SOSYO–EKONOMİK VE KÜLTÜREL DURUMU

 

Büyük bölümü kırsal kesimde yaşayan ilçe halkı, geçimini daha çok tarımdan sağlar. Başlıca üretilen bitkisel ürünleri buğday, pamuk, arpa, mısır ve karpuzdur. Ayrıca az miktarda portakal, mandalina, üzüm, yerfıstığı ve soya fasulyesi yetiştirilir. Yumurtalık körfezinde kurulmuş olan dalyanlarda balıkçılık yapılır. Kıyı halkının bir bölümü teknelerle Akdeniz’de balıkçılık yaparak geçinir.

Yumurtalık iskelesi daha çok bir balıkçı barınağı durumundadır. İlçedeki başlıca sanayi kuruluşları 1980’lerde yapılan yapay gübre fabrikası ve Kilisecik köyündeki tuzu üretimidir. Kerkük’ten İskenderun körfezi kıyısına kadar uzanan Irak–Türkiye ham petrol boru hattının batı ucu Yumurtalık ilçesine bağlı Gölovası köyünün kuzeydoğusundadır. Irak petrolü kıyı açığında kurulmuş olan terminalden tankerlere yüklenir. Kerkük’ten gelen petrol boru hattı Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi nedeni ile uygulanan ambargo çerçevesinde 1990 sonlarında kapatılmış durumdaydı. İlçe merkezinin batısındaki Küçük Yumurtalık köyü yakınında da Nato’ya ait akaryakıt depolama tesisleri vardır. Tankerlerin boşalttığı akaryakıtla dolan tanklar, İncirlik’teki ABD hava üssünün gereksinmesini karşılamak amacıyla kurulmuştur.

Yumurtalık kıyılarına yazla birlikte çevre ilçeler ve illerden büyük bir akın başlar. Kumsallarla kaplı kıyı şeridinde bazı kamu kuruluşlarına ve özel sektörde ait birçok tatil sitesi, konut ve kamp alanı vardır. Kampçılardan alınan kira bedeli Yumurtalık Belediyesine önemli bir gelir bırakır.

Yörenin toplumsal yapısındaki özellikler giyim kuşam biçiminde de gözlenir. Yörede genellikle erkekler basmadan dikilen şalvar giyerken, kadınlar ise genellikle basmadan dikilen fistanları giyerler. Kadınların başları ince bir tülden boncuklu tülbentlerle örtülüdür.

İlçede küçükler Kelik,Çizme ve Patik gibi  lastik ayakkabılar giyerken büyükler Çarık ve Yemeni giyerlerdi.Daha sonra daha sağlıklı altı demir ses çıkaran kösele ayakkabılar icat oldu.

İlçede yaşayan Ermeni vatandaşların Teçhir nedeniyle İskenderun üzerinden  Lübnan’a ğöç etmeleriyle birlikte  ilçede Çanak Çömlek,,Madeni sanatlar ,Palto,şapka,ayakkabı gibi giyeceklerde sıkıntılar yaşanıyordu.Ermeniler sanatkar insanlardı göçlerden sonra Bölgeye yerleşen  göçebe Yörükler boşluğu doldurmak için Saraçlık,Terzilik,Berberlik gibi mesleğe ağırlık vererek yerleşik düzene uyum sağlamaya başladılar.

Yaşlı kadınlar Amerikan bezinden Köynek,vistan gibi giysiler dikmeye başladılar.

Geleneksel el sanatlarından halı dokumacılığı yaygındı yörede her evde Istar dokuma tezgahı kurulu bulunurdu. Genç yetişkin kızlar, Kirmen, Çıkrık gibi tahtadan yapılmış edavatlar ile koyun kılından ip örerler ve sonra ıstarlarda halı dokurlardı.

 Genellikle eski evler taş, kireç ve topraktan yapılmış olan evlerdi. Önceleri Bedir Otu denilen ve su kıyısında yetişen bu otlar biçilerek deste yapılır ve kurutulduktan sonra,toprakla yapılmış kerpiç evlerin çatıları kaplanırdı.Sık olarak yangınlar çıkmaya başlayınca Taş ve çamur harcından yapılan evler revaştaydı. Son zamanlarda modern evler, çok katlı apartmanlar ve tatil siteleri yapılmıştır. Çukurova ya Kayseri,Niğde ve Kahramanmaraş ilinden gelen sanatkar ustalar zamanla müthaitleşti ve çeşitli sektörlere el attılar.Yörede dini unsurlar ve geleneklere bağlı olan unsurlar da etkilidir.

 

YUMURTALIK İLÇESİ GENEL TANITIMI

AYAS İSMİNİN SIRRI

 

Ayas şehir ismi arkeoloji biliminin yardımıyla tarih boyunca Ayas, Aiks,Aigeai Ayacium, Ayazzo, Ayaccio, Layazzo, Lajazzo, La Giazza, Lajazza,Hygieaie, isimlerini aldı. Ancak Ayas ismi tarih başından beri genelde benimsendi.

Ayas isminin ne anlama geldiği hakkında da birbirinden farklı görüşler var:

Antik Anadolu kentleri hakkında seyahat notlarını M.S. 19 yılında tamamlayan coğrafyacı Strabon eserinde Ayas hakkında bilgi verirken yaptığı açıklamalar: “Mallos’tan sonra demirleme yeri bulunan ve küçük bir köy olan AİGAİ ve bundan sonra yine küçük bir köy olan Amonides kapılarına gelinir.” Roma’nın Çukurova’yı ilk ele geçirdiği zamanlarda küçük bir köy olarak açıklanan Ayas hakkındaki bilgiler gerçeği yansıtır mı?

M.Ö. 7. yüzyıla kadar uzanan antik Yunan kolonilerinin yerleştiği yer olan yörede Zeus tanrısı ile ilgili efsanevi bilgiler yer alır. Türkçesi “keçi” anlamına gelen AİGAİON dağında Zeus tapınağı vardı. Zeus için keçi kurban edilirdi. Bu görüşün tesiriyle Ayas’ı kuzeyde çevreleyen Davudi Dağı civarında bir Zeus tapınağı var mıdır o belli değil!

Ancak M.Ö. 332 yılında Kilikya’yı ele geçen İskender’den sonra bölgeye SELEFKOSLAR hakim oldu. İşte bu zamanda kentin adı “dalga” anlamına gelen AİGAİ idi. Sahilde dalgaları önleyen demirli bir limanı bulunan önemli bir şehirdir Aigai…

Ancak yapılan bütün arkeolojik araştırmalar ve elde edilen buluntular Ayas’ta ASKLEPİON adıyla dinsel ve sağlık hizmetlerinin birlikte yürütüldüğü bir tapınak vardı. Gökyüzü tanrısı APOLLON’a adanan ve onun oğlu olduğu kabul edilen ASKLEPİOS adına kurulmuştu tapınak. Tapınakta insan ruhunu ve bedenini sağlıklı kılan eğitim ve tedavi hizmetleri birlikte sürdürülüyordu. Asklepios’un kızının adı da HYGİEİA’dır. Sağlık tanrıçası olarak bilinir. Ayas isminin arkeoloji belgelerine yansıyan AEGEİA yazılımının anlamı bahsi geçen sağlık tanrıçası Akslepios’un kızı HYGEİA’dan gelmedir.

Ayas’taki ASKLEPİON tapınağı Romalılar döneminde kullanıldı. Ancak M.S. 4. yüzyılda işbaşına gelen İmparator KONSTANTİN zamanında Ayas’taki Asklepion tapınağı yakıldı. Ayas’ın tarihi özelliği bir yerde ortadan kaldırılmak istendi. Konstantin’in Ayas’taki tapınağı yıkmasının temel sebebi Roma imparator ailesinin Hıristiyanlığa girmesi olarak da görülebilir.

Ayas şehrinin günümüzdeki tarihi harabelerinden antik dönemin ASKLEPİON’u ile ilgili yazılı ve görsel belgeler çıkıyor.

Ayas’ın Türkleşmesi

Tarihi süreç içinde Ayas’ın Türkleşmesinin kalıcı olması 1337 yılında gerçekleşti. Mısır’a hakim durumdaki Memluk Türkleri, daha kuzeyde Anadolu’nun Akdeniz’e açılan göbeği sayılan yerde ticari ve askeri önemi büyük olan Akdeniz kıyısındaki Ayas’ı ele geçirmek istemişler, düzenledikleri sefer ile de başarılı olmuşlardı. Kilikya olarak isimlendirilen Adana bölgesinin kalıcı Türkleşmesi de bu olaydan sonra adım adım gerçekleşti.

Memluk ordusunda görevli hangi Türkmen beyinin veya görevlendirilen kumandanın Ayas’ın fethine katıldığını bilemiyoruz. Ancak bu tarihten sonra (1337) Ayas bir Türk ve İslam beldesi olmuştur. Memluklular burasını yani Ayas’ı önemli bir deniz üssü olarak kullandılar. Kıbrıs’a hakim olan I. Peter’in 1367 yılında Ayas’a düzenlediği askeri harekat çok kötü planlanmıştı, başarılı da olamadı.

Çukurova’nın genelde fethi 1348 yılında Memluk Devletinin “fetih politikası” sayılan Ceyhan nehrini ele geçirme çerçevesinde yürütüldü. Misis Ramazanoğullarına bağlı Yüreğir aşireti tarafından ele geçirildi. Çaldağı’nın güney eteğindeki Camili Köyü Yüreğir aşiretinin ilk yerleşim yeri oldu. Razamanoğulları 1352 yılında Memlukluların onayıyla “Türkmen Emirliği” görevine getirildiler. Binlerce çadırlık Türkmen aşiretleri Çukurova ve Toros dağlarına yayıldı. 1360 yılında Adana ve hemen arkasından Tarsus Ramazanoğullarının eline geçti. Ramazanoğulları zamanında bölgenin önemli deniz limanı bulunan Ayas, Memluk Devletinin askeri garnizonu olma özelliğini korudu. Ta ki 1517 yılında Osmanlı Devletinin Mısır seferi ile Çukurova’ya hakim olan Ramazanoğullarını kendilerine bağlamasına değin.

Arşiv Defterleri Türkleşmenin Sosyal Boyutlarını Aydınlatıyor

Osmanlı Devletinin temelinde Türklerin “Dünya hakimiyetini kurma” ideallerinin bulunduğu bir anlayış çerçevesinde devlet yönetimini güçlü temellere dayandırdıkları bilinir. 1519 yılında tutulan Tapu–Tahrir defteri ile Adana Sancağının sosyal ve ekonomik durumunu yansıtan bilgilere ulaşılıyor. Bahsi geçen defterde Ayas ile ilgili bilgilere rastlanamaması muhtemelen aynı yörenin Uzeyir Sancağının bir parçası olması ile mümkündür.

1530 yılında tutulan tapu defterinde ise Adana’ya bağlı Ayas kazası hakkında kısa bilgiler mevcuttur.

Ayas şehri; Cami, Şakir Hacı, Mescityanı, Mahmut Ağa, Mehmet Faki, Hacıisalı, Şeyh Yakup, Karaşeyh, Sofular, Fakı gibi 10 mahalleden meydana gelmektedir. Ayas şehri içinde 216 ev bulunmakta olup askerlik görevi yapabilecek neferlerin sayısı da 216 kişi olarak tespit edilmişti. Bu durumda Ayas’ın nüfusu her evi 5 ile çarparsak 1.080 olarak ortaya çıkar. Ayas’ın iki önemli yerleşim biriminin adı da kayıtlara geçmiş: Timurtaşlı ve Arslanbeyli…

1572 Yılında Ayas Nahiyesi

Ankara Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü arşivinde bulunan 114 numaralı tapu defteri 1572 yılında Adana Sancağı ve bağlı nahiyeleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Sayın Yılmaz Kurt’un çevirisini yaptığı defterin Ayas nahiyesi hakkında verdiği bilgiler:

Ayas şehir merkezi:

–        Cami-i Şerif Mahallesi : 40 ev vardır. 1 hatip ve 1 tuzcu bulunur.

–        Şakir Hacı : 21 ev vardır. 25 nefer, 1 imam, 1 tuzcu bulunur.

–        Mescidi Makarrı Mahallesi  : 20 ev, 25 nefer bulunur.

–        Hacıisalı Mahallesi     : 9 ev, 2 tuzcu bulunur.

–        Şeyh Yakup Mahallesi        : 19 ev, 1 imam, 2 tuzcu bulunur.

–        Karaşeyh Mahallesi    : 44 ev, 1 imam, 4 tuzcu bulunur.

–        Mahmut Ağa Mahallesi        : 16 ev bulunur.

–        Mehmet Fakih Mahallesi     : 17 ev bulunur.

–        Hacı Murad Mahallesi          : 6 ev bulunur.

–        Nasara (Hıristiyan) Mahallesi       : 23 ev vardır.

Şehir merkezindeki toplam ev sayısı 215’tir. Yerleşimde ve nüfusta 1530’a göre fazla bir değişim olmamıştır. Şehirde dini nüfusu olan şahısların ismiyle bütünleşen yerleşim birimleri vardır. İlginçtir: 1530 yılında şehir merkezinde Hıristiyan nüfusu yok iken 1572 yılında 23 evlik Hıristiyan topluluğu vardır.

Şehir Merkezinde Ekonomik Faaliyetler

Ayas şehir merkezinde ekonomik faaliyetler canlıdır. 1572 yılı kayıtlarına göre; cinayet suçları, Siyah pazarı, Dericiler, Boyacılar, Masere Galle pazarı, pamuk kapanı gibi gelir getiren yerler vardır. Ancak iskeleden alınan gümrük vergileri toplamı 20.000 akçayı bulur ki, bütün diğer gelir kalemlerinin toplamından daha fazladır. Bunun dışında Maraş taraflarından gelen kışıakçı Yörük ve Türkmenlerden kıl çadır, koyun, otlakiye ve camuslardan vergiler alınırdı.

Ayas civarında ziraat yapılan mezraların isimleri ise; Yarbaşı, Kasır, Cebeli Kebir, Deyr, Küp nakşı, Lübiye, Güni, Aflah, Güni, Boztepe, Ortaköy (Mordiş yakınlarındadır), Güzlek, Sazgünaz, kirli, Çirkin, Muğdi, Narlık, Ebüboğlu… Mezralarda arpa, buğday, pamuk, susam, bostan üretimi yapılmaktadır.

Ayas’ta yaşayan topluluklar: Cemaat adı verilen büyükçe oba şeklinde yerleşmişlerdir. Timurtaşlı cemaatinin 10 hanesi vardır. 5 tuzcusu bulunur. Keçili cemaatinin hane sayısı 13… Aflah’ın ev sayısı hane sayısı 18, Karaların 8 evi vardır.

Köyleri ise; Tavdı, burada 31 hane bulunur. Tarım gelişmiştir. Aynı köy isminin daha sonra Davudi adını aldığı düşünüyoruz.

Şeyh Tahir Köyünde 37 nefer bulunur. Tekürşen (Terkeşen/Tekfurşah) Köyünde 12 nefer kayıtlara geçmiştir. Nefer sözcüğü askerlik görevi yapabilecek erkekler için kullanılır.

 

1572 YILINDA OSMANLILNIN EN ÇOK TUZLADAN TUZ ÜRETEN NAHİYESİYDİ AYAS

 

Yörenin en büyük köyü ise Kilisecik’tir. Aynı köyde İbrahim Fakı, Pirahmet mahalleleri ve hükümete bağlı sipahiler vardır. Yakınlarnıda bulunan Timurtaşlı cemaatinin 7 neferi vardır. Süli beyli cemaatinin 11 neferi, yeni tuzcular topluluğunun 88 neferi (çalışanı) vardır. Ayas nahiyesinde tuzculukla uğraşanların sayısı ise 441 olarak tespit edilmiştir. Demek oluyor ki 1572 yılında Osmanlı ülkesinin en büyük tuz üretimi yapılan yerlerinin başında Ayas gelmektedir. Tuz, o dönem için oldukça önemli ihtiyaç maddesidir. Savaşlarda uzun yürüyüşlere geçen askerler tuz yalayarak susuzluk ihtiyaçlarını giderir. Diğer yandan yemeklerde bolca kullanılır.

Kilisecik köyünde ‘tuzcu” olarak kayıtlara geçenler devlet adına ürettikleri tuzun 1/5’ini ücret olarak alırlar. Savaş ortamında bile kendilerinden vergi alınmaz.

Küvvare adında bolca bal üretilen bir köyün adı da kayıtlara geçmiştir. Müfnak, Kübdere köyleri de vardır. Bahsi geçen Kübdere köyü aynı zamanda Kübdere nehrinin de kıyısındadır. Ayas şehir merkezine bitişik gibidir. Bu bilginin ışığında şimdiki Ayas şehrinin Ören mahallesi içinden geçen derenin Kübdere adını almış olduğunu da tahmin edebiliriz. Gerçekten de ören mahallesinden geçen derenin yatağında o kadar fazla miktarda küp ve cere sütun başlığı kırıntısı vardır ki…

Osmanlı arşivindeki 1572 tarihli tapu defteri ışığında Ayas yöresinin fethine katılmış aynı yöreye yerleşmiş yurt tutmuş topluluklar içinde Timurtaşlı’nın adı sıkça geçer ki aynı topluluk günümüzde de Yumurtalık ilçesindeki Demirtaşlı köyünün de ilk sakinleridir. Belki de Timurtaş adında bir Türkmen kumandan 1337 yılındaki Ayas’ın fethine katılmış, aynı bölgeyi Türkleştirme hareketinin temellerini atmıştır.

 

Ayas’ın Tarihi Kimliği “Yumurtalık” Oluyor

 

Çukurova ve Toros dağlarında süren toplumsal bunalım ve çatışmalar sonrası devlet otoritesinin çöküşünün farkına 1850’li yıllarda varıldı. Kırım Harbi esnasında İngiliz Elçilik Tercümanı Pizzani’nin bizzat Babıali’ye gelerek Osmanlı Hükümetinden “Kozan dağlarına İngiltere’nin müdahale ve derebeylerin yola getirilmesi” isteği reddedilmişti. Çünkü Osmanlı yönetimi yabancıların Çukurova’ya müdahalesinin getireceği sonuçlardan çekiniyordu.

Bir başka gerçek daha vardı ki yüzyılların getirdiği sosyal çatışmalar ile “vur abalıya” örneği yörenin Türk halkı çöküşün en ağır acılarını çekmişti. 1865 yılı içinde Padişah Abdülaziz’in bilgisi dahilinde Ahmet Cevdet ve Derviş Paşaların da katıldığı hükümet toplantılarında Adana bölgesinde sosyal reform yapılmasına karar verildi. Başlıca amaçlar olarak da:

1-      Şehir merkezlerinde dışardan siyasi yardım alan Ermenilerin başkaldırı içinde olabileceği dikkate alınarak göçebe Yörük ve Türkmenlerin zorla da olsa toprağa yerleştirilmesi… Ermeni nüfusun Türk çoğunluk arasında pasivize edilmesi…

2-      Aşiret ve derebey kavgalarından ovayı terk ederek dağlara sığınan köylüleri zorla da olsa yeniden ova topraklarına yerleştirmek… Tarım ve ticaretin gelişmesini sağlamak… Eğitim ve askerlik işlerini düzenlemek devlet gücünü yeniden sağlam temellere dayandırmak isteniyordu.

Bu düşünceleri gerçekleştirmek için kurulan Fırka-i İslahiye Ordusu 1865 yılı ilkbahar aylarında İskenderun körfezine geldi. Ayas, Payas ve İskenderun limanları askerler için üs olarak kullanıldı. Öncelikle Gavur dağlarına müdahale ve askeri harekat başlatıldı. Ulaşlı beyleri, Hassalı Başo Paşa ailesi, Tiyekli Mehmetbeyoğulları, Ekbezli Karabeyoğlu, Payaslı Küçükalioğlu Mustuk Bey oğlu Dede bey ailesi, Hasan Kethüda gibi geçmişte devlete karşı gelen derebey ve aşiret reisleri İstanbul ve Haleb’e sürgün edildiler. Küçükalioğlu neslinden gelenler Suriye sahillerindeki Trablusşam’a sürgün edildiler.

1865 yılı yaz aylarından başlamak üzere ertesi 1866 yılında da Gavur dağları merkezi alan olmak üzere Seyhan nehri, Yumurtalık körfezinden İslahiye dahil geniş alanda Adana vilayetine bağlı olarak Cebeli Bereket Sancağı kuruldu. Sancak merkezi dağlık bir yörede bulunan Yarpuz seçildi. Acele olarak askeri ve yönetim binaları yapıldı. Cebeli Bereket Sancağı dahilinde Hassa, Payas, İslahiye, Osmaniye, Bulanık (Bahçe) kazaları yer aldı. İşte Osmanlı yönetiminin Çukurova’da gerçekleştirdiği köklü reform olayında Payas kazasına bağlı olarak Yumurtalık Nahiyesi kuruldu. Deniz kıyısındaki Karataş ve Ayas limanlarını yeniden işler hale getirme çalışmaları başladı. Liman yapımı ve Ayas’tan Kurtkulağı’na karayolu yapımı gündeme geldi.

Eski Üzeyir Sancağının yerinde Payas Kazası kuruldu. Ayas kalesi adıyla tarihi yerleşim yeri olmasına rağmen neden yeni kurulan nahiyeye Yumurtalık adı verilmiş olabilir? Ayas’ın batı sahillerinde uzanan Akdeniz’in önde gelen balıkların yumurta bıraktığı yavru balık üreme merkezi olan girintili koy ve körfezlerin bulunduğu yerin genel adı Yumurtalık idi. Coğrafyanın ve denizde balık üretiminin yöre ekonomisinde belirleyici olması dolayısıyla da Yumurtalık ismi verilmiştir.

1881 yılında basılan Adana Salnamesi kitabının Payas kazası ve Yumurtalık nahiyesi bölümünde yazılanlar: “Yumurtalık nahiyesi dahilinde kain (bulunan) Ayas ve Dede ve Doruk köylerinde toplam dört adet kale harabesi ve Kurtkulağı’na yakın Payas ile adı geçen köyler arasında Karanlık kapu namıyla bir kapu harabesi ve adı geçen köyle oldukça güzelce bir cami mevcut ve mamur olup beş vakit namaz eda olunur ve bir de vüsatli (büyükçe) bir han harabesi olup bu hanın yakınında bulunan kabiliyetlice yerler ile bazan yapılmış olan havlulu evlerde zaptiye askeri ile halk ikamet etmektedirler ve hanı mezkurun havlusu dışında bir başka han çeyrek saat uzaklıkta Gedikağzı adı verilen yerde bir tane daha toplam iki adet peykar ceryan eder.

Yumurtalık nahiyesi dahilinde bulunan Cebelinur’da şöhretli kişilerden Abdülcabbar adında bir makam vardır. Bundan başka nahiyede Temirtaş ve Dede ve Palabıyıkdede namlarıyla üç adet makam dahi vardır. Adı geçen köylerden Ayas köyünde ve deniz yanında bir adet kale harabesi ve köyde deniz kıyısında iskelesi olup gemiler gelip gitmekte olduğundan ve bunun için köyde vergi memurları bulunmaktadır ve Kurtkulağı’nın batı tarafında Arık kovasında bir ve Doruk köyü civarında yeniden yapılmış iki köprü vardır.

Ayas köyüne bir buçuk saat uzaklıkta bulunan geniş araziye sahip ve deniz yakınında Yumurtalık namıyla bir köy ve köyün önünde dikkate alınmaya layık bulunmayan ve eski eserlerden birtakım bina harabesi ve Ceyhan nehrinin Payas tarafında tahminen on bin dönümü aşan her nevi ürün yetişebilecek bir ormanlık vardır.

Adı geçen nahiyenin köylerinin ekip biçmeye kafi mahsuldar geniş arazisi olduğundan arpa, buğday, susam, pamuk, hububat üretilir.

Arpa ve buğdayın ekim mevsimi Ekim-Kasım-Aralık, hasat zamanı Mayıs-Haziran-Temmuz aylarıdır. Pamuk, susam ve diğerlerinin ekimi Mart ve Nisan ayları olup hasadı dahi Ağustos aylarıdır. Bunların taşınma araçları beygir, katır, eşekten ibarettir. Ürünlerinden fazla olan buğday, arpa, pamuk, susam Adana ile İskenderun iskelesine taşınır, satılır.”

 

Yumurtalık İlçesinin Kuruluşu

 

Tarihi Ayas kentinin temelleri üzerinde şekillenen Yumurtalık ilçesinin kuruluş ve gelişmesi de Adana vilayetinin yaşadığı olaylara dayanır. 19. yüzyılın ortalarında sadece kale içinde 15–20 kadar ev vardı. Kale duvarlarına bitişik durumdaki Katan evi, liman güvenliğini sağlayan yetkili bir şahsın barındığı yerdi. Bir yandan deniz trafiğini idare ediyor, diğer yandan da Ayas kalesinin güvenliğini sağlıyordu, Kale kaptanı…

Fırka-i İslahiye Ordusunun Çukurova genelinde gerçekleştirdiği göçebeleri toprağa yerleştirme çalışmaları Ayas yöresini de içine aldı. Öncelikle Bozdoğan aşireti uzantısı Yörükler ve aileler geldiler Yumurtalık ilçesinin kapladığı coğrafyaya… Onları Yörükler ve muhacirler izledi. Ayas şehir merkezine yerleşen Erzinli ailesi, Libya’dan gelmişlerdi. Osmanlı’ya bağlı Trablusgarp ve Bingazi yöresinde yaşayan Erzinliler, yüzyıllar önce Anadolu’dan Kuzey Afrika’ya giden Türklerden idi. Osmanlı’nın son zamanlarında Ayas yöresinin idaresinde Hacı Mustafa Ağa’nın oğlu Deli Osman Ağa’nın ismi geçer. Köylerden aşar vergisinin toplanması, köylerdeki geniş tarım arazilerinin işletilmesinden dolayı Deli Osman Ağa, Ayas’ın ekonomisinde ve yönetiminde söz sahibidir. Ayas şehrinin kale dışında tepelere doğru taşması sırasında ören yerinde buldukları taşları, tuğlaları, su borularını ve diğer devşirme malzemeyi kullanarak ev yapan yerli ailelerden Vay soyadını taşıyanlar, Kadirli yöresinden gelmişlerdir. Keza Çetin ailesi de aynı şekilde kökleri Kadirli Bozdoğan aşiretine dayanır. Kolsuz, Kumbur, Duran aileleri de modern Ayas’ın kuruluşuna katıldılar. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ayas şehri, kale dışına tepelere doğru taştı.

1926 yılı Adana’nın idari tarihinde bir dönüm noktasıdır. Aynı yıl içinde Kozan Sancağının temelleri üzerinde 1923 yılında vilayet olan Kozan dağıtıldı. Yumurtalık, bir yıl kadar ilçe oldu. 1927 yılından sonra Ceyhan’a bağlı nahiye idi. Aradan geçen yıllar sonra 1959 yılında Yumurtalık ilçesi yeniden kuruldu. İlçenin kuruluş ve gelişmesinde en büyük engel, Adana ile bağlantılı doğrudan bir anayolun bulunmaması, turizmin henüz adından bile bahsedilmediği bir dönemdir.

1985 yılında Yumurtalık ilçe merkezinin nüfusu 3.835, köylerinin ise 16.510… 1990 yılında ise nüfusu ilçe merkezi: 3.578, köyler 17.327… Yumurtalık ilçe merkezi ve köylerde fazla bir nüfus artışı yoktur. 2002 yılı içinde bile Yumurtalık ilçe merkezine girişteki tabelada şehir nüfusu 4.250 olarak yazılı idi. Ancak son yıllarda Sugözü Enerji Santralinin yapılması, BOTAŞ’ın Yumurtalık Belediyesi mücavir alanı içine girmesi, Emba Elektrik AŞ’nin Çin’li yatırımcılar ile “Sugözü Termik Santralini” devreye sokmaları,.2026 Ocak ayında”Yumurtalık Gümrük Müdürlüğü” kuruldu.2026 yılı ikinci yarısında Erdemoğlu Holdinğ(Sasa Polyester AŞ),polipropilen üretimi,İnterland Limanı ve Rafineri kurmak için 21. Milyarlık yatırm için gün sayıyor.Yine Yumurtalık,Gölovası Sahilinde “Ulaştırma ve Alt yapı Bakanlığının Türkiye’nin en büyük Limanı “Doğu Akdeniz Konteyner Liman projesini”hayata geçirmek için ivme kazandı.Sanko firması yine Yumurtalık’ta interland limanın yanında “Konteyner Liman projesidenide”kurma çalışmalarını sürdürüyor.. Yumurtalık sahilinde üniversite ve kamu kuruluşlarının kamp yerleri kurmaları, Belediye Başkanı Mehmet Çetin’in ilçe merkezindeki sahilde kanalizasyon hizmetleri, plajın temizlenmesi gibi çalışmalardan sonra turizm ve tanıtım çalışmaları ivme kazanmışa benziyor. Yaz aylarında yerli turistler ve yazlıkçıların gelmesi ile birlikte ilçe merkezinde 60.000’e yakın bir nüfus birikiyor. Yumurtalık’ın geleceğinin turizmde, sanayide ve tarımda olacağı gerçeğini gören yerel yöneticiler ve hükümet tedbirlerini almaya başladı. Çukurova Üniversitesine bağlı Meslek Yüksekokullarının Turizm, Su Ürünleri, Tarla Ürünleri, Petro-Kimya dallarında eğitime başlaması “kabuğunu kıran” geleceği parlak… Yeniden tarihteki ihtişamlı günlere kavuşacağı sinyallerini veriyor.

Bakü–Yumurtalık boru hattının önümüzdeki yıllarda hizmete girmesi, Yumurtalık–Kerkük boru hattı ile aynı yerde dünya pazarlarına açılması ile birlikte Yumurtalık bir “Dünya Kenti” olacağa benzer. Bu düşüncenin doğal sonuçları turizm ve ticaret, sanayide yatırım ve hızlı gelişmelerdir.

 

YUMURTALIK BELEDİYE BAŞKANLARI

 

1-Bekir Öztürk( 1959)

2-Fikri Kumburlu

3-Bekir Kocadağ(1980-1990)

4-Duran Göçer( 1984- 1989)

5-Mustafa Avlar(1989-1999)

6-Mehmet Çetin(1999-2004)

7-Habip Salıç(2004-2009)

8- Turgut Erişmen(2009-2014)

9-Türkeş Filik( 2014-2024)

10-Erdinç Altıok(2024)

 

 

 

ŞEHİTLER

 

18.Mart 1915 Çanakkale savaşlarında şehit olmuş Yumurtalıklı aziz şehitler.

1-Ahmet oğlu Yakup.47.alay. er.1890.Yumurtalık doğumlu.20.05.1915

2-Abram oğlu yorgi.48.alay Er.1889.Yumurtalık Doğumlu.18.12.1915.

3-Durmuş Ali oğlu Süleyman.48.alay. er.1880.Yumurtalık doğumlu.08.08.1915

4-Huk Hüseyin oğlu Ali.48.alay. er.1892.Yumurtalık doğumlu.18.05.1915

5-Arap Mustafa oğlu Mehmet.48.alay. er.1891.Yumurtalık doğumlu.12.08.1915

 

GÜNEYDOĞU ŞEHİTLERİ

 

1-Süleyman Kılıç(Zeytinbeli Mah.)

2-Harun Aslanbay(Sugözü Mah.)

3-Cavit Tamtürk(Cavit Demirtaş Demirtaş Mah.)

 

4-Mustafa Güney(Narlıören Mah.)

5-Samet Kaya(Zeytinbeli mah.)

6-Bekir Can Hereklioğlu(Herekli Mezr.)

7-İsmail Can Akdeniz(Hamzalı mah)

 

YUMURTALIK’IN MEDARLARI VE SANATCILARI

 

1-Ayşe İnak Ekiz(TRT.ses sanatcısı)

2-Şerife Alperi Onar(Fener bahçe Kadınlar Basket tk.kap. )

3-İlker Can Çicek(Avrupa Matematik olimpiyatları 2.cisi)Oxford mez.

4-Ayhan Taş (Tiyatro ve sinema sanatcısı)

5-Prof.Dr.Mutlu Vural (Dünyaca ünlü kalp Profösörü)

6-Zeynel Kuşcu(ses sanatcısı

7- Mehmet Uslukılıç(ses sanatcısı ve şair)

8-Alper Güngör(sinema sanatcısı)

9-Dertli Kazım(Merhum halk şairi)

10-Aydan Ilğaz(ses sanatcısı)

11-Burak Yılmaz.Milli Futbolcu

12-Ramize Erzin(Makale Öykü yazarı)

13-Muhittin Uyalhas(makale ve öykü yazarı)

14-Sebattin Eskindağ(şair)

15-Halil Alp(Roman yazarı)

16-Gürsel Küsek(Toprak Reformu Gn. Müd.)Merhum

17-Necdet Çay.Emekli öğretmen ve yazar.

18-Mevsin Kuşcu (milli atlet)

19-Fatoş Gündüz(üretim koop.Başk.)

20-Fethi Beşlioğlu(Sanayici)

21-Halim Öztoprak(Gazeteci)

22-Zahit Balbay(sanayici)

23-Av.Volkan Tarık Çay

25 Prof.Dr.Cumhur Cambazoğlu(Fizik Profösörü)

26-Alişan Karahan(yazar)

27-Kenan Deniz(öykü yazarı)

28-Ahmet Yozcu(şair)

29-Kenan Turaçcı(öykü yazarı)

 

ZEYNEL KUŞCU(SES SANATÇISI)

 

Adana İli Yumurtalık İlçesi Kuzupınarı(Zeynepli) Mahallesinde 1963 yılında doğdu. Babasının Sivas Şarkışla’dan, Yumurtalık ilçesi Kuzupınarı Zeynepli Köyüne imam olarak atanmış.

 

Zeynepli Köyünde doğumun gerçekleşeceği gün köylüler eğer kız olursa Zeynep, Erkek olursa Zeynel olsun demişler.

Din Görevlisi Baba İbrahim köylülere duyduğu sevgiden ve büyüklerine saygısından dolayı kabul etmiş.

 

Muhtarlık Tahiriye Mezrasına geçince Muhtar aileyi Tahiriye’ye taşır. Malüm Zeynepli, Tahiriye,Karahüseyinler ve Hacımüminler Mezralarının birleşmesinden;Kuzu Pınarı Köyü adını almıştı.

Bu arada Baba İbrahim Kuşcu; Köyün gençlerine din eğitimi, Kuran-ı Kerim Okumayı ve İlahi Okumayı Öğretiyordu. Zeynel’in çok güzel ilahi okuması, sesinin de güzelliğini ortaya koyuyordu. Sesiyle dikkat çekmeye başlamıştı. Artık sesini kullanma vaktinin geldiğini kendisi de fark etmişti.

 

Köyünde İlkokulu bitirince ortaokul lise öğrenimini Adana da yatılı okullarda yaptı. Baba İbrahim 1975 yıllarında anarşik olaylardan dolayı, Zeynel’in okumasına karşı çıkıyordu. Amcasının Babayı ikna etmesiyle, Zeynel okul naklini İzmir’e aldırmış ve İzmir’de görevli Amcanın baba İbrahim Kuşcu’ya verdiği güvenceye evet demişti.

 

Tesadüfen bir gün resim öğretmenin verdiği ödevi yapmadığı için ceza olarak şarkı söylemesini istemesiyle Zeynel’in içindeki çevher keşfedilmişti. Sesinin Güzelliği İzmir’deki okul öğretmenleri tarafından da keşfedilmiş boş ders saatlerinde öğretmenler şarkı söyleterek hep onun geleceğinin parlak olduğunu her platform da konuşuyorlardı.

 

Resim öğretmeni boş zamanlarında Zeynel’i alıp İzmir Karşıyaka Rumeli Hisar Kosava Derneği Müzik Eğitmenliğine Kaydını Yaptırmışlı. Artık gündüz okulda akşamları müzik eğitimi ve şan dersi alıyordu. 1979 yılında İzmir Fuarı Göl Gazinosun’da ilk sahnesini Gönül Yazar, Semiramis Pekkan, Huysuz Virjin ve Tanju Okan gibi ünlü sanatcıların alt kadrosunda sahne almaya para kazanmaya başlamıştı.

 

Dursun Abi (Huysuz Virjin) Mekânı Cennet Olsun, albüm yapması için Zeynel’e çok baskı yaptı. Sponsor da bulmuş du, ilk albümü olan long play 12 şarkılık  “Şarhoş Diye” isimli 1982 yılında Plak yaptı, 2011 de de bu Sarhoş Diye şarkıyı albümümde yeniden okudu.

 

Babanın din adamı olması nedeni ile önü hep kesildi. 1987 yılında Ptt (Türk Telokom) a memur olarak girdi. Memur ek iş yapamaz diye albüm yapamadı. Bestelerini çok sanatçılar istedi ve okudular. Daha sonra 2005 yılında Milli Eğitime Geçerek Kültür Bakanlığı izni ile Müzik Hayatına Devam Etti. 2011 de DELİ KIZ 2014 te ADI YETİYOR albümlerini yaptı. Daha sonra tek şarkılık 12 tane olmak üzere;

Özlem nöbetim,

Sevdiğin yar ele kalsın,

Sus be gönlüm ,

Unutmuşsun,

Yıldızlarım şahit ,

Dert yudum yudum

Bana zor geldi ,

Öteki Kadın ,

Gavurdağlım

Akşamı mı gör,

Kalbim durmuş haberim yok,

Solgun gül  olmak üzere tek şarkılık SİNGIL yaptı.

 

Piyasada ki bestelerinin 130′ un üzerinde olduğu kendisi ve başka Sanatçı arkadaşlarının okuduğu ve en az 30 tane bestesinin  de okunmamış hazır olduğu naklediliyor. Klip sayısı, Sunduğu tv programlarını ve Konuk olduğu, tv program sayılarının sayısı bilinmiyor.

 

2011 de ÇAL DJ şarkısıyla yılın bestekârı, yılın sanatçısı ödülünü aldı. Adı yetiyor klibi KRAL TV de Cennetine Giresim var Klibi TRT de yayınlandı. Çekilen Kliplerin hepsi mutlaka tv müzik kanallarında yayınlandı.

 

“Deniz Kum Balık İşte Yumurtalık” İsimli Yumurtalık için yaptığı şarkı ne yazık ki Belediyeler tarafından bütün Yumurtalık’ta sosyal içerikli aktivetiler de kullanılmış olup bestekârı sanatçı Zeynel Kuşcu’ya bir kez de olsun teşekkür etmeyi çok görmüşler.

 

Türkiye’nin değişik il ve ilçelerinde her yıl en az 5 konsere giden ama öz memleketi Yumurtalık’ta ise bir konserinin bile olmaması çok düşündürücüdür. Geçmiş dönem eski Belediye başkanlarından da gereken ilgi ve destek görmemesi sanata saygıyı, sanatçıya saygıyı bilmemeleri düşündürücüdür. 1000 km.Uzaktaki Belediyelerin Konserlerine davet edilirken…..!!!!

Halim Öztoprak

 

 

MEHMET USLUKILIÇ (SES SANATCISI,ŞAİR)

 

 

Adana İli Yumurtalık İlçesi Zeytinbeli(Fuadiye) Mahallesinde doğdu.ilk ve orta öğrenimini Ceyhan’da yaptı.Lise Tahsilini Adana Ticaret Lisesinde,Üniversite öğrenimini ise  Eskişehir Anadolu Üniversitesi son sınıfta bırakmak zorunda kaldı.

 

 

1968 yılında Ceyhan da Filiz Gömlekci ismiyle ilk iş yerini açtı. Meral Hanımla evliliğinden 4. Çocuk ve 5 de torun sahibi olan Mehmet Uslukılıç bölgedeki yayın organlarında muhabirlikte yapmaya başladı. Akdeniz Haber Ajansı, Tercüman Gazetesi, Son Havadis Gazetesi, TRT, Güney Haber ve Güneş gazetelerinde de makale ve haber yazıları yayınlandı.

 

Kıbrıs Radyosu ve Çukurova Radyosunda program yapmaya başladı ve şarkıları çalınmaya devam etti.Kendi yaptığı bestelerinden  “Tunç Plak,Odeon Plak”ile iki lonğ play çıkardı.

 

 

Böyle bir çalışma temposu içerisinde bulunan Uslukılıç siyasetede göz kırpıyordu.Bir siyasi partinin gençlik kollarında il ve ilçe teşkilatlarında siyaset yapmaya başladı.

 

 

Sanatcı Mehmet Uslukılıç artık kabuğuna sığmıyordu. İş yerini Ankara’ya taşımak zorunda kaldı.”Filiz Moda Salonunu”hizmete soktu. Ankara’nın üst düzey Kodamanları, brokratları, Bakanları ve eşlerini giydirmeye başladı.”

 

 

37yıllık esnaf hayatından edindiği tecrübeleriyle”Bumaş A.Ş’de denetim Kurulu üyeliği, Ankara İnsan ve Kültür Ocağı vakfında başkan yardımcılığı, Göksu alış veriş AVM’de yönetim kurulu başkanlığı, Miğros ve LC. Wakiki gibi mağazaların AVM’de yer almasını sağladı.

 

Aktif olduğu görevlerinde ilçenin ve bölgenin birçok gencine iş istihdamı yarattı. Memur  tahinleri sıradan bir işti. Yardımsever ve hayır hasenat bilen bir şahsiyetti.

 

 

Adana İlinde 3.Bölgeli seçim(Ceyhan, Yumurtalık ve Karataş)Bölgesinin milletvekili adayı oldu ve beş oyla seçimi kaybetti.

 

Diğer yıllardaki genel seçimlerde de 7.sıra sözü verildi Uslukılıç reddetti.8 vekil çıkardı parti. Nasip değilmiş dedi ve siyasi hayatını sonlandırdı ve de Adana ili ve ilçelerinden büyük özveri ve destek gördü ama Kendi Bölgesinde, kendi beldesinden bazı delegelerin Kozan Mebus adayına kulis yapmalarına da sitem etti.

 

 

Mehmet Uslukılıç Kendi ilçesi Yumurtalık’taki evinde Eşi Meral Hanımla inzivaya çekilip emekliliğin tadını çıkarmaya başladılar. Tüm sevenlerine ve dostlarına selam göndermeyi de ihmal etmediler.

 Halim Öztoprak

 

 

 

HÖLLÜK

 

Eledim, eledim, höllük eledim
Aynalı beşikte canan bebek beledim
Büyüttüm, besledim, asker eyledim
Gitti de gelmedi canan buna ne çare

Büyüttüm, besledim, asker eyledim
Gitti de gelmedi canan buna ne çare

Bir güzel simadır aklımı alan
Âşkın ateşine canan sineme saran
Bizi kınamasın ehli dil olan
Yandı ciğerim canan buna ne çare
Bizi kınamasın ehli dil olan
Gitti de gelmedi canan buna ne çare
Gitti de gelmedi canan buna ne çare

Kaynak: LyricFind

 

Erzurum yöresine ait Yukarıdaki Ağıdın sözleri; Bir Annenin bin bir güçlükle büyütüp, beslediği bir tanesini askere gönderir. Fakat oğlu askerde şehit olur. Bu acıya, bu sonsuz ayrılığa annenin yüreği dayanamaz ve başlar ağıt yakmaya… İşte bu türkü; annenin içten gelen duygularının mısralara dökülmesi ile dilden dile söylenerek günümüze kadar gelmiş.

 

Höllük; Kırsal Mahalle ve Köylerde1970 Yıllarına kadar uygulanan bir gelenekti. Rahmetli Anacığım derdiki; Oğlum şu boş tenekeyle keseri al da Köyün dere yatağından kil toprak kazıda getir. Rutin her 3 veya 4 günde tekrarlanırdı. Kil Toprak önce dövülerek küçültülür ve bir elekten geçirildikten sonra bir tava içerisinde gazocağında ısıtılırdı. Amerikan bezi diğer bir adlarıyla Kapıt bezi, Pamuk bezine konur Beşikteki kardeşimize(belek) kundaklanırdı.

 

Kil Toprak Bebeğin altını sıcak tutar ve de sidiği de emdiği için bebekte pişik olmazdı. Mis kokulu hazır çocuk bezleri, pişik krem ve yağları yoktu o zamanlar. Yine Anacığım hamilelik döneminde de Kil toprak içerisinden kahverengi olanları seçer kıtır kıtır yerdi. Bizler anamızın toprak yemesini yadırgardık ve de üzülürdük.

 

Özellikle ekiden genç kızlar saçlarını kil toprak ezmesi ile yıkarlardı. Güzel ve parlak görünsün diye. Teşt denilen leğenlerde banyo yaptırılırdık. Gazocağının gazı olmayınca yer ocaklarında bakır kaplarda yemek pişirilir ve külleri de hiç zayi edilmezdi. Onunla da bulaşık, kap, kacak yıkanırdı.

 

Radyo, Televizyonlar olmadığı için ev kadınları ve genç kızlar” ıstar” başına geçerlerdi. Her evde ıstar olurdu. Vakit geçirme aracıydı. Istarlarda; halı, kilim, kıl çoğullar dokunurdu. Köylerde elektrik yoktu. Öğretmenimizin verdiği ödevleri akşam “Gaz lambası” ışığında yapmaya çalışırdık. Sık sık saçımız ütülenirdi. Köyümüze 1970’ler de elektrik geldiğinde sevincimizden sabahlara kadar uyumadık. Sokak lambası ışığı altında oyun oynardık.

 

Kuru fasuleyiyi ıslatırdık yumuşayınca da ikiye ayrılır ve tekrar kurutur ve Ağaç filizlerinden küçük küçük keserek harfler yaparak sıra üzerinde yazılar oluştururduk. Siyah Önlüklerimizin üst kısmında Beyaz yakalar olurdu. Sık sık ilmeçleri veya düğmeleri kopardı Köy yerinde iğne bulsan ipliği bulamazdın, ipliği bulsan iğne bulamazdın. Yarın öğretmenime ben ne diyeğim kokusu ve Her sabah okulumuza girmeden andımızı okunur ve sınıfa girerken tırnak kontrolü yapılırdı. Tırnak makası bilinmezdi Anamızın Bez makasları ile tırnak kesmeye çalışırdık.

 

Demir den saç traş makineleri vardı ve oda herkesde yoktu. Olmayanlar olanlara gider rica minnet traş olunurdu, makinenin bıçakları körelmiş olur çanımızı acıtırdı. Dişin ağrısa berber arardın, Zaman zaman “Kırıkhan’dan”eli çantalı seyyar dişçiler gelirdi, su yerine bez parçaları kullanırlardı, hiçte hijyenik değildi ama çaresizlik vardı.

Okullar tatil olunca eli çantalı Romanlar sokaklarda  ”Sünnetci geldi, sünnetçi geldi” diye bağıranlardı.

 

Hiç modern oyuncağımız olmadı. Çöplükten(zibillikten) eski ayakkabı lastik topuklarını koparır bıçakla tekerlek haline sokar, ortasından bir çivi ve kamış geçirerek onu oyuncak haline getirirdik. Kendi oyuncağımızı kendimiz yapardık.

 

Şimdiki nesillere bu yazımız pek inandırıcı gelmeyebilir ama Gerçek yaşam böyleydi. Her şey doğaldı ama yaşam zahmetliydi. Teknoloji her zaman güzeldir, modernliktir, Çağdaşlıktır ama bizler o eski doğallığı hep özlüyoruz.

Halim Öztoprak

 

 

 

 

 

 

 

İLÇENİN KÖYLERİ  VE MEZRALARI

 

1-AKDENİZ MAHALLESİ(MERKEZ)

 

Yumurtalık Belediyesinde meclis üyesi olan Rıza Kayak’ın anlatımlarına göre; dedelerimizin bizlere söylediklerine göre; Denizli Çivril ve Aydın yöresinden gelerek Çukurova bölgesine yerleşmeleri hiçde kolay olmamış.

 

Karahacılı aşireti  aydın yörsinden Çukurovaya gelene kadar,Toros Dağları geçitlerini tutan eşkiyalara çıkın içinde altın verirlermiş.Çıkınlar bitincede sürüden koyun keçi vererek geçitleri aşarlarmış.

 

Konargöçer aşireti yüklerini develer ile taşırlarmış. Niğde üç kapılar Çamardı yaylasından Temirtaş Köyünün güney doğu bölgesinde en tepe noktası “Uzunkeli “Denilen yerde gece kondu yaparlar.

 

Yazın Çukurovada hava sıcaklığı be otlakların kuruması nedeniyle hayvanlarını her yıl yaz aylarında Niğde ili Üç Kapılar ,Çamardı yaylasına yerleşirlermiş,kış’a girerkende tekrar Çukurovaya dönerlermiş.Yaklaşık bu Otlakiye göçü 150 yıl sürmüş.

 

Karahacılı aşiretine mensup Fethi Kara,Mehmet Manas,Musa Kayak,M.Ali Alpaslan,Memet Çavuş Kara 1970 ve 1973 yıllarında Uzunkeli Gecekondu Mahallesinden Akdeniz Mahallesi denilen yeri mekan tutarlar.

Kaynak;Yumurtalık Belediye Meclis üyesi;

Rıza Kayak

 

 

 

2-AKYUVA MAHALLESİ(MERK)

 

Tatilciler tarafından yeni kurulmuş bir mahalle.

 

3-ASMALI MAHALLESİ(KIRSAL)

 

Adından da anlaşılacağı üzere köyün bulunduğu yerde üzüm üretimi için kullanılan asmaların bol olmasından almıştır.

 Çukurova genelde olduğu gibi yüzyıllardır yaz mevsiminde Toroslara çıkan, kışın ise ovaya inen Yörüklerin yerleşip yurt tutmaları Osmanlı’nın son zamanlarında ve Cumhuriyetin ilanından sonra yoğunlaştı. Karakoyunlu Yörüklerinden Karagöl, Güllüoğlu, Polatlı ve Nergiz soy adını taşıyan aileler de köyün bulunduğu yere yerleştiler. İlkokul 1983 yılında açıldı.

Asmalı köyünün bulunduğu yerde Cezayir Arapları adı verilenler yaşıyordu. Doktor Basri bey adındaki şahıs buradan arazi satın alarak çiftlik kurdu. 1950’li yıllarda köyün bulunduğu yere gelen Yörük Karakoyunlu topluluğu toprak satın aldılar, 1962 yılında da köyün bulunduğu yere gelerek yerleştiler.

 Köylerin bildiği Yörüklük döneminde koyunlarının derisi kara olması dolayısıyla bu ismi Karakoyunlu almış olduklarıdır. Fakat yapılacak tarihi araştırmalar sonucu bunların 15. yüzyılda Doğu Anadolu’yu da içine alan Karakoyunlu Türkmen Devletine bağlı topluluklar oldukları ortaya çıkabilir.

 Bir rivayete göre köye Antalya yöresinden gelmişlerdir. Daha evveli Horasan’a dayanmaktadır.

 Güneyde Dolifer Tepesi, kuzeyde Dede Dağı, köyün batı kısmında ise Ceyhan ırmağı geçmektedir. Dolifer ismi, Ermeni bir liderin adından geldiği sanılmaktadır.

 

GÖBEÖREN MEZRASI

 

Asmalı köyünün sınırları içinde mahalledir. Bulunduğu yerde tarihi kalıntılar bulunmaktadır. Kaldırım, Forlar, Şeyhganim, Zeynepli köyleri arasında kalmasından dolayı “Göbekören” adını almış, kısaltılarak “Göbeören” de denmiştir.

 1918 yılında Ağbenli Mercan adındaki şahsın burada çiftliğinin bulunduğu ve daha sonra buraya Toros dağlarında yaşayan Menemenci ve Bahşiş Yörüklerinin gelerek yerleştikleri açıklanıyor. Yörükler 1940’lı yıllarda Tapucu Faik adındaki şahıstan toprak satın alarak bulundukları mahalleye yerleştiler.

Menemenci aşiretinden gelenler, “Gün”, “Menemenci” soy isimlerini taşıyor; Bahşiş Yörüklerinden olanlar da “Nenni” soyadını taşıyorlar. Doğusunda Mazı Tepesi vardır. Mazı meşesi burada çok olduğu için bu ismi almıştır. Güneybatısında üç tepeler vardır. Buraya da üç tepenin adının verilme sebebi, üç tane küçük tepenin yan yana yer almasındandır.

 

 

4-AYAS MAHALLESİ(MERK)

 

Öztürkler(Tufanbeyli)Erzinler Libya,Traplusgarp ve Bingazi yöresinde yaşıyorlardı.Aslında Erzinler Osmanlı Döneminde,Anadoludan Kuzey Afrikaya giden göçmen Türklerdi.Hacı Mustafa Ağa,Deli Osman Kolsuz Ağa,Vaylar ve Çetinlerde Kadirli yöresinden gelen Bozdoğan Aşiretine mensuplardı.Süllü Süleyman,Bettik Mustafa Türkdalı,Denizler,Karakuz Yusuf Kumburlu,Tantur Gadir Avlar,Hassı Selattin gibi Ayas Mahallesinin ilk yerleşenlerinden olup Bozdoğan ve Avşar aşiretine mensuplardı.

 

Ayas Mahallesi Tarihte bir çok medeniyet ve uygarlıklara ev sahipliği yapmış antik şehirden adını almıştı.Ayas Limanı,Marko polo iskelesi Atlas Gümrük Kulesi ve Ayas Kalesi  gibi tarihi ve Kültürel varlıkların bulunduğu merkez mahallesidir.

 

 

 

 

 

 

 

5-AYVALIK MAHALLESİ(KIRS)

 

Aslında köyün adının ‘Ayva’ ile ilgisi var mıdır? Orası belli değil. Ama yaşlılar köyün kuruluşundaki adının ‘Avluk’ olduğunu açıklıyorlar.

 Köyün kuruluşunda yapılan ilk evlerin duvarında Rumi 1285 yazısı okunuyor, ki bunun karşılığı miladi 1868 yılına denk gelir. Hac dönüşü Yörük aşiretinin köye geldiği veya Yüreğir ovasından bir şekilde Yörüklerin gelerek köyü kurdukları hakkında bilgiler var. 1950 yılında köyün adı Ayvalık olarak resmiyet kazanır.

Tarihin gerçeğinde ise köyün kurucuları 19. yy. ortalarında Çukurova’nın geniş bir bölümünü istila ederek yurt tutan Bozdoğan aşiretidir.

 Daha sonra diğer Yörük obaları da parça parça gelerek köye yerleştiler. Köyün kurucuları olan Mulla Mehmet, Karaağa, Ağfakı, Mezdalar, Vayvaylar, Halilhocalar, Öküzlüler adını şöhret olarak taşıyanlardır. Bunlar 1934 soy ismi kanunu ile Bozdoğan, Mezda, Kıllı, Soydal, Ayhan, Vural, Dağlar, Dilki adını aldılar.

Köye ilkokul 1948 yılında açılır. Köyün vekil öğretmenliğini yapan Mustafa Asım Hocanın köylülere güzel yazı ve matematik öğretmesindeki üstün başarısından sonra Adana Valiliği asaletini onaylamıştır. Köylüler Asım Hocanın kendilerine kazandırdığı bilgi ve tecrübeleri hiç unutmuyorlar.

Köyde okuma yazma oranının % 90’ı bulmasından ve büyük şehirlere okumak için gitmelerinden dolayı okumuş yüksek eğitim görmüş çok sayıda insanı vardır. Köyün bulunduğu arazide sulama göleti yapılmış olup seracılık ve tarım gelişmişti. Bozdoğan aşiretinden kalan geleneksel kültürel değerler korunmaktadır.

 Başka bir rivayete göre köyün daha önceki adı Avluk’muş. Köyün bulunduğu alan avı bol olan bir yöreymiş. Buraya avlanmaya gelirlermiş. Bu nedenle buraya “Avluk” denmiş.

Daha sonra 1970 yılında “Ayvalık” olarak değiştirilmiş. Ama hala halk arasıda “Avluk” olarak bilinmektedir, söylenmektedir. Bir tane deresi var, orası da buranın adıyla “Avluk Deresi” olarak anılmaktadır.

 

6-DEMİRTAŞ MAHALLESİ(KIRS)

 

Köyün ilk kuruluşu ve isminin kaynağı hakkında yeteri kadar belgeye sahip olunmadığı için yöre insanları Temirtaş Dede ile ilgili bir olaydan bahsederler.

 Yaşlıların anlattığına göre köyün ağası hacca gider. Onun geride Temirtaş isminde bir çobanı vardır. Ağanın hanımı bir gün çobana “Ağan olsaydı içli köfteyi çok severdi.” der. Çoban da “Sen hazırla, ben götürürüm.” cevabını verir. Ağanın hanımı pişirir.

 Çoban bir demir kaba koyarak köfteleri Hicaz’a kadar götürür ve Ağaya verir. Ağa, hac dönüşü köylülerine “Beni karşılamayın, Temirtaş Dede’yi karşılayın.” diye söylenir ve köyün adı da bu olaydan kalır.

Aslında ise tarihi belgelere göre 14. yüzyılda Memluklular zamanında Ayas’ı fethe gelen Memluklu Devletine bağlı Türk asıllı bir kumandanın adıdır, Temirtaş. Aynı isimle yerleşim yerinde yüzyıllardır yaşadılar.

Temirtaş köyünün kuruluşunda 1877–1878 Osmanlı–Rus savaşından sonra Bulgaristan taraflarından göç yaparak gelenler 1911 yılında köyün kuruluşuna öncülük ettiler.

Onları 1937 yılında Aydın’ın Dazgır taraflarından gelen Horzum aşiretinin köye geliş yerleşmesi izler. Daha sonra Niğde taraflarından gelen Karahacılı, Aydın ve İzmir taraflarından gelen Tekeli, Antalya taraflarından gelen Burhanlı ve Konya’dan gelerek yerleşen Hayta aşiretinin bir karmasıdır.

 Köyün başlıca geçim kaynağı tarım ve seracılıktır. Köylüler Yörük kültürünü geleneksel olarak devam ettirir. Demirtaş deresi, ziyaretin yanından geçtiği için bu isim verilmiştir. Cino Tepesi, Cino lakaplı bir adamın burada yel değirmeni varmış, bundan dolayı bu tepeye Cino Tepesi ismi verilmiş.

Kamışlı Sırtı; derelerde kamış çok olduğu için bu isim verilmiştir. Çakmak Tepe, çakmak taşı bulunduğu için bu isim verilmiştir. Taşlı Tepe; çok taşlı olduğu için bu isim verilmiştir.

 

7-DEVECİUŞAĞI MAHALLESİ(KIRS)

 

Adından da anlaşılacağı üzere “develerin peşinden koşan” Yörüklerin kurduğu bir köydür. Yumurtalık körfezinin kıyısında, ilçe merkezine 25 km uzaklıktadır.

 Köyün arazisi içinde Kamışlıdere, Acıdere, Milili, Karacanlıdere, Tekerekgöl, Kocayatak, Berdiligöl, Tesbihli Kulak adını taşıyan yerler vardır. Köyün 3 km batısındaki Milili adını taşıyan yerde eski bir antik kentin kalıntısı olabilecek yapı izlerine rastlanmıştır. Köyün denize bağlantılı yerinde iki km uzunluğunda, 300 metre eninde çamlık bir alan vardır.

Yumurtalık sahillerine kadar uzanan otlaklık alan tarihin başından beri göçebe toplulukların yerleşim alanı içine girmişti. Deveciuşağı köyünün ilk yerleşenleri olarak Yüreğir ovasından koyunları ve develeri ile gelip yerleşen Koyuncu Hacı ailesi olarak gösterilir. Aynı ailenin soyadı Bozdoğan’dır.

Osmaniye tarafından gelen Tecirli ailesi de aynı köye yerleşmiş ‘Acartay’ ve ‘Zorkun’ adını almışlardır. Yine Yörük asıllı Turalı ailesi, Antalya taraflarından geldiği ileri sürülen Ceritler, Sarıtekeli, Sarıçam yöresinden gelen Kozanlı aşireti de aynı köye yerleştiler.

 Köyün ortak sosyal yapısı yaz mevsiminde Toros dağlarına çıkan kışın ise ovaya inen Yörüklerin bir arada olmasına dayanır. Köyün 25.000 dönümü bulan arazisinin yaklaşık 15.000 dönümü tarıma uygunluk gösterir. Köyün ilk adının da Hüsniye adında bir kadından dolayı Hüsniye olduğu açıklanıyor. Köyün ilkokul binası 1955 yılında hizmete açılmış, asfalt yola 1982 yılında kavuşmuştur. Köyün geçim kaynağı seracılık, çeşitli tarım ürünleri ve balıkçılıktır.

Köyün ileri gelenlerinden Durmuş Turaççı ve Halil Develioğlu’nun I. Dünya ve Kurtuluş savaşına katılmalarından dolayı İstiklal Madalyası aldıkları biliniyor.

Bu bilgilerin kaynağı Deveciuşağı Köyü İlkokul Müdür Sayın Halil Bulmuş’un köyü hakkında 1993 yılında hazırlamış olduğu rapordur. Köyde Göztepe ve Giritli tepesi bulunur. Göztepe, köyü buradan gözetlenebildiği için bu isim verilmiştir. Girit adasından üç kişi gelip buraya yerleşmiştir. Bu yüzden bu isim verilmiştir.

 

 

8-DERVİŞİYE MAHALLESİ(MERK)

 

Dervişiye Mahallesinin Kurucuları Derviş Abdurrezzak efendidir.Aslı Libya-Traplusgarp ve Bingazi ‘den gelme Erzinler ile yakın akrabalardır. (1850-1900)

Mahalleye ilk yerleşenlerAşkarlar,Erdenler,Tosunlar,Vay’lar(Kadirli Vayvaylıdan gelme)Tosunlar,Durmazlar.Mucu Mustafa(Duran)

Aydın Yöresinden gelen Bozdoğanlar ve Kayseri Pınarbaşı, Sarız yöresinden gelen Avşarlardı.

Okyanuslar diğer bir adıyla Su tanrısı “Posedion Mozaikleri” Dervişiye Mahallesinde bulunmuştur.

 

 

9-GÖLOVASI MAHALLESİ(KIRS)

 

Yumurtalık lisesinin doğusunda ve deniz kıyısına yakın yerdedir. Köy yakınlarından akan Kızlarsuyu deresinin ismiyle kurulan köy daha sonra dere yatağının şişmesi ve göle benzemesi sonucu Gölovası adını almıştır.

 Köyün arazisi içinde Kazankaya ve Kocadağ adında iki yer vardır. Köyün kuruluşu 1870’li yıllarda Dörtyol taraflarından gelen Karakahyalar ailesi ile Göksün taraflarından gelen Avşarlar ve Niğde’den gelen Yörüklerin kurmuş olduğu köydür.

 Köye ilkokul 1959 yılında açılmış, o tarihten beri eğitim kademelerini atlayarak göreve gelen yetişmiş insanları vardır. Deniz kıyısındaki mahallesinde balıkçılık, tarım arazilerinde de seracılık ve diğer tarım ürünleri yetiştirilmektedir.

 

HACIMÜMİNLER MEZRASI

Köyün kurucusunun ismiyle anılması ve geçmişte Yörük olarak bilinmeleri dolayısıyla sosyal yapıda da göçebelikten yerleşik hayata geçişin derin izleri vardı.

Osmanlı döneminde Yörüklerin en fazla yaşadığı Antalya taraflarından Orta Toroslar ve Çukurova’ya gerçekleşen göçler sonrası Bahşiş Yörüklerinin lideri olan Hacı Mümin Ağa, şimdiki köyün bulunduğu arazide 1916 yılında arazi alır, çiftlik kurar ve yerleşir.

Daha sonraları 1945’ten sonra diğer akrabaları da aynı köye yerleşirler. Köye civarda ‘Bahşişli’ denildiği de ifade edilmektedir. Yörüklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra ormanların kesilmesi, tarla açılması yüzünden hayvancılık önemini kaybetmiş, seracılık ve mevsimlik tarım ürünleri ekilmeye başlanmıştır.

 Seracılığın gelişmesi, köyde traktör ve biçer ile uğraşanların sayısının fazla olması dolayısıyla köylülerin önemli bir kısmının gelir düzeyi yüksektir.

Mezranın, 1965 yılında Hacı Onbaşı adındaki birinin evinin bir odasını dershane olarak vermesini, daha sonra da 5 dönüm arsa vererek ilkokul yapımına yardımcı olmasını unutamıyorlar. Adı geçen şahsı saygıyla hatırlıyorlar.

 

10-HAMZALI MAHALLESİ(KIRS)

 

Osmanlı’nın son zamanlarında başlayan savaşlar, toprak kayıpları, göçler dolayısıyla 1926 yılında Selanik yöresi Türkleri ‘mübadele’ (karşılıklı göç) dolayısıyla Çukurova’ya, Yumurtalık yakınlarındaki Hamza Bey adındaki bir şahsın çiftliğinin bulunduğu topraklara gelerek yerleştiler ve aynı isimle köy kurdular.

 Köyün içindeki Çatalyapı adı verilen yerde Erzin taraflarından Ayas antik kentine su getiren kemer ayaklarının kalıntılarının bulunması oldukça önemli. Hamzalı Köyü İlkokul Müdürü Sayın İsmail Olpak’ın 1993 yılında yaptığı araştırma sonuçlarına göre yakın zamanlara kadar ayakta kalan su kemerlerinden iki ayak 1992 yılında yıkılmıştır.

Köyün Yumurtalık, Ceyhan arasında bağlantıyı sağlayan karayolu kıyısında bulunması dolayısıyla ulaşım sorunu yoktur.

Hamzalı köyündeki sosyal yapının temeli ‘muhacirlik’ kültürüne dayanır. Selanik’ten gelenler ve 1934 yılında aldıkları soy isimleri:

Turnalar (Özer), Alimanlar (Baştorun), Paşalar (Gürses), Köseler (Köseoğlu), Çarıkçılar (Karataş), Hancılar (Çetinbakış), Gadişler (Karlıdağ), Macolar (Demirbaş), Onbaşılar (Demircan), Memkalar (Özkan), Çakırlar (Akkır), Başçavuşlar (Aksoy), Emin Onbaşılar (Gündoğan), Boşnaklar (Taşkın), Karaosmanlar (Karadağlar)…

Hamzalı köyüne 1954 yılında ilkokul açıldı. Köyün okur yazar oranı oldukça yüksektir. Tarım oldukça gelişmiş olmasına rağmen sulama sorunu vardır. Köyün batısı boyunca uzanan Uyuz dağları ya da halk arasındaki ismiyle Duman Dede dağları ile çevrilidir.

 Duman Dede ismi burada bulunan Duman dede adında bir yatırdan gelmektedir. Bedros Tepesi; bu da Ermeni asıllı bir şahsiyetin isminden gelir.

 

11-HAYLAZLI MAHALLESİ(KIRS)

 

Köy hakkındaki bilgilerimizin kaynağı 1993 yılında İlkokul Müdürü Sayın Mustafa Maya’nın köy araştırmasıdır. Sayın Maya’nın araştırmalarına göre; “Haylazlı köyünün ilk adı Muradiye imiş.

Bundan kaç yıl önce olduğu bilinmemekle beraber Adana Valisi Bahri Paşa, köylüler iskan olsun diye, bağ yetiştirsinler diye köylülere bağ çubuğu verir. Bir süre sonra köye bağları kontrol etmeye gelir. Bahri Paşa çubuklara bakar ki ne görsün, çubukların hiçbiri bitmemiş. Bu konuyu çok merak edip çubuğun birini çekip köküne bakar ki uçları köylüler tarafından yakıldıktan sonra toprağa dikilmiş. Vali bunun üzerine köylülere dönüp, ‘Siz haylaz insanlarsınız, bundan böyle sizin köyünüzün adı Haylazlı olacak.’ der. Bundan sonra köyün adı da Haylazlı olur.”

Aslında haylazlı köyünün adı Çukurova tarihinde ilginç bir sosyal tepkiyi de çağrıştırıyor. Osmanlı’nın Duraklama Döneminde yüzyıllardır süren kaç-göç, kovgun (çatışma), devlete başkaldırma olaylarından sonra 1865 yılında Çukurova’da göçebeleri zorla da olsa toprağa yerleştirme kararı alındı.

Çukurova genelinde Osmanlı Padişahı Abdülaziz zamanında başlatılan iskan olayları 1860’lı yıllarda Adana Valisi Halil Paşa, daha sonra Abidin Paşa ve Bahri Paşa (1898–1908) zamanında da devam eder.

Davudi dağının eteğinde bir tarafı da Uyuz dağına bakan Haylazlı köylülerinin ilk toprağa yerleşenleri Bozdoğan aşiretinden kopup gelerek yerleşenlerdir. Yörüklük dönemindeki kışın ovaya, yazın ise serin Toros dağları yaylalarına gitme olayına devlet eliyle birdenbire yasaklamalar getirilince tepki olarak insanlar ‘bağ çubuklarını’ yatkıları rivayet olunur.

Haylazlı köyünün kuruluşuna daha sonra yine Yörük olan Sarı osmanoğulları Alabaş hocalar, Köseliler, Andırınlılar (Karlıoğulları, Karaduranlar, Lökler, Üçomarlar, Dörtleroğulları) aileleri yerleştiler.

Köyün tarım arazisi oldukça verimli olmasına rağmen sulamanın yetersiz olması en büyük sorundur. Köylüler kendi aralarında kurdukları Balıkçılık Kooperatifi sayesinde önemli gelir elde etmektedirler. Sahilde çadır turizminin de ortamı bulunması ilerdeki yıllarda önemli bir gelir kaynağı olacağına işarettir.

 Haylazlı köyüne 1953 yılında ilkokul açılması dolayısıyla ve köylülerin de okumaya önem vermesi yüzünden yüksekokul bitirmiş, yetişmiş çok sayıda insanı vardır.

Çevredeki yer isimleri Uyuz dağı taşlı ağaçsız olduğu için bu isim verilmiştir. Hardal deresi, Duran deresi, Uyuz deresi, Hayatlı deresi, Ayran deresi. Bu isimler yanlarındaki tarlalara göre verilmiştir.

 

 

 

12-KALDIRIM MAHALLESİ(KIRS)

 

Yumurtalık ilçesinin batısında Dalyan’a sahili bulunan merkezi nüfusu 2500 civarında. Ekonomik ve kültürel hayatı canlı bir beldedir.

İlk yerleşenler 19. yüzyıl ortalarında Bozdoğan aşiretine mensup Yörükler oldu. Evlerinin üzerini otla örtüyorlardı, adına da Kaldırım diyorlardı. İsmi de oradan kalmıştır. Bir başka görüşe göre de sahile yakın olmasına rağmen yüksekçe bir yerde bulunduğundan Kaldırım adını almıştır.

Ceyhan nehri ile sınırları, Yumurtalık’a isim veren dünyada ünlü Yeşil kaplumbağalarının yaşama bölgesi, balık üretimi için yumurtlama, yavru balık üretim bölgesidir. Deniz ile bağlantılı sahile Yelkuma adı verilir. Dalyan kıyısı boyunca uzanır. Rüzgarın esişi ile birlikte kumların devamlı yer değiştirmesine tanık olunur. Dalyan bölgesinde her çeşit kuşun üremesi için de şartlar mevcuttur.

Kaldırım Beldesinin tarih içinde kurulup gelişmesinin arka planında Yörük topluluklarının göçebelikten yerleşik hayata geçişi olayı yatar. Bozdoğan aşiretine bağlı ailelerden sonra Suriye’den Antalya’ya ve oradan da Kaldırım’a yerleşen İnce Araplı kabilesi, sahile yakın yerdeki Kızılılgın’a yerleşen (1936 yılında) Aydınlı Yörükleri, Aynalı, Kaçar Yörükleri de aynı yere yerleşmişlerdir. Bunlar içinde Aynalı adını taşıyan aile, yürüklük zamanında deve havutlarına ayna takanlar oldukları için sülale ismini de Aynalı olarak almışlardır. 1941 yılında ilkokul açılması dolayısıyla okuma yazma oranı yüksektir. Yetişmiş çok sayıda insan görev alarak ülkenin kalkınmasına öncülük etmişlerdir. Kaldırım’da 15.000 dekar sulu, 25.000 dekar da kıraç arazi vardır. Seracılık ve tarım üretimi oldukça gelişmiş bir durumdadır. Topraklarının verimli olması dolayısıyla üretim artışı fazladır.

Kaldırım’da yaşayan insanlar kendi geleneksel kültür ve yaşama tarzını bir şekilde sürdürüyorlar. Genç kız ve kadınlar halı ve kilim dokuyarak ihtiyaçlarını karşılıyor. Köyün doğusunda Kızılılgın, kuzeydoğusunda Mortepe dağları, kuzeybatısında Körtepe, güneyinde Cinlipınar tepesi, güneydoğusunda Hacıpamuk ovası, Seyhan ırmağı batısındadır.

 

 

 

 

 

 13-KALEMLİ MAHALLESİ (KIRS)

 

 

Karaman Türkmenlerinden oluşan büyük bir halk kitlesinin Osmanlı Toprağı Balkanların çeşitli bölgelerine yerleştiler. 1907 yıllarında Yunanistan’ın Selanik Şehrinde Türkmenlere karşı yapılan baskılar artınca bir takım huzursuzluklar yaşanmaya başladı.

 

1912 Yılında Birinci Balkan Savaşlarında devamlı toprak kaybeden Osmanlılar, Selanik’te başlayan iç huzursuzluk nedeniyle Meriç Nehri üzerinden filikalar ile Anavatan Topraklarına çeşitli yollardan göçler başladı.

 

Hamdi ağa,Fehim Yüce ağa,Salim oğulları,Mümin Ağalar Yine Kırgır denilen  Balıkçı tekneleri ile aylar,yıllar süren bir  macera yolculuğuna başlarlar.Karaman’da Deniz olmadığı için İskenderun Körfezin de Küçük Yumurtalık Köyü,Kalemli Deresi denilen yerde gece ay ışığında karaya çıkmaya çalışırlar.Gemi kaptanına “Kesuk dan sür kaptan”yolcuları deniz tutmuş(kusuk da sür Kaptan)

 

Sabahın gün ışığıyla zaptiyeler Fransız Askerleri çıkartma yapmış diye gözaltına almak isterler. Sonradan Göçmen Türkler olduğu anlaşılınca yardımcı olmaya çalışırlar. Dağın eteğinde Pınar başında iskân edilirler.

 

1956 Yılında ikinci bir göç dalgasında ise Zülküf  Çetin Ağa,Muhacir Hüseyin,Aşık Yakup Hoca Ağa gibi isimlerde kara yolu ile gelerek Kalemli de iskan edilirler.

 

Küçük Yumurtalık Köyünün bir mahallesi olarak hayatlarını idame ettikten sonra nüfus artışıyla; Kalemli Köyü Muhtarlık statüsü kazanırlar.

 

Kalemli ismi nereden geldi?Tekneyle Karaya çıktıklarında Dere kenarlarında zakkum bitkisi bol miktarda vardı.İskan olduklarında Zakkum dallarından örgüler yaparak ve çamur toprakla sıvayarak ev yapmışlar ve de  sanatkar usta insanlar oldukları için Zakkum çubuğundan kalem yaparlarmış.Köyün ismi de;”KALEMLİ “olarak kalmış.

Kaynak;Yılmaz Yüce

 

 

14-KEMALPAŞA MAHALLESİ(MERK)

 

Yumurtalık Belediyesinde meclis üyesi olan Rıza Kayak’ın anlatımlarına göre; dedelerimizin bizlere söylediklerine göre; Denizli Çivril ve Aydın yöresinden gelerek Çukurova bölgesine yerleşmeleri hiçde kolay olmamış.

 

Karahacılı aşireti  aydın yöresinden Çukurova ya gelene kadar, Toros Dağları geçitlerini tutan eşkiyalara çıkın içinde altın verirlermiş. Çıkınlar bitince de sürüden koyun keçi haraç vererek geçitleri aşarlarmış.

 

Konargöçer aşireti yüklerini develer ile taşırlarmış. Niğde üç kapılar Çamardı yaylasından Temirtaş Köyünün güney doğu bölgesinde en tepe noktası “Uzunkeli “Denilen yerde gece kondu yaparlar.

 

Yazın Çukurovada hava sıcaklığı ve otlakların kuruması nedeniyle hayvanlarını her yıl yaz aylarında Niğde ili Üç Kapılar, Çamardı yaylasına otlakiyeye giderlermiş. Sonbaharda tekrar Çukurovaya dönerlermiş. Yaklaşık bu Otlakiye göçü 150 yıl sürmüş.

 

Karahacılı aşiretine mensup Osman Salıç,Ramazan Eynur,Akif Kayak.Veli Gökce,İsmail Seyhan(Helimeceoğlu), İsmail Salıç(Yaylagülü),Duran Ağca,İbrahim Salıç,Mustafa Kayak,Yirik Hasan,Arap Hasan Mamak Kemalpaşa Mahallesine ilk yerleşen kişilerdi. Kemal paşa Mahallesinin kuruluşu Akdeniz mahallesinden daha önceydi.

 

15-KESMEBURUN MAHALLESİ(KIRS)

 

Yumurtalık Merkezine en uzak Köy, Büyükşehir Yasasından sonra da  Kesmeburun Mahallesi  statüsü kazanan  yerleşim alanında  Aydın yöresinden (Deli)Durdu Bozdoğan veElazığ,Palu yöresinden Gelen (Zaza Kürt) Abdi Sever  köyün ilk kurucuları olduğu söylenir.

 

76 seçmeni bulunan mahallede yaşayan halkın geçim kaynağı Tarım ve hayvancılıktır. Nüfusunun az olmasından öte Çok eski bir yerleşim alanı olduğu anlatılır.

 

Roma Döneminden günümüze kalma köprü kalıntılarının bulunduğu mahalle, Ceyhan Nehrine yakın olması nedeniyle Çukurova da ilk turfanda ürün burada yetiştiği nakledilir.Kaynak;Abdil Özlü.Kesmeburun Muhtarı.

 

 

 

 

16-KIRMIZIDAM MAHALLESİ(KIRS)

 

Köy, adını kırmızı toprakla yapılmış evlerin damından alır. Mahallesi olan Şeyhganim ise adını zamanında yaşamış olan Ganim isimli hocanın isminden alır. Çevresinde Domuz tepe vardır. Buraya bu ismin verilme sebebi, ırmak taşınca domuzların buraya toplanmasıdır.

 

17-KUZUPINARI MAHALLESİ(KIRS)

 

Köyün bilinen ilk ismi Tahiriye’dir. Tahir Bey’in adından geldiği hakkında bilgiler var. Tahir Bey, Bozdoğan aşiretinin bey ailesinden gelen bir şahıs olsa gerek. 19. yüzyıl sonlarına doğru Bozdoğan aşiretinden kopan ve Yumurtalık yöresine gelen Yörüklerin kurduğu köy, daha sonra devlet tarafından adı değiştirilerek Kuzupınarı olmuştur.

Köyün yerleşim alanı içinde Zeynepli, Hacımüminler, Hacıhüseyinler ve merkezde Tahiriye olmak üzere 4 mahallesi vardır. Mahalleler kurucularının isimlerini taşımaktadır. Kuzupınarı’nın kuruluşuna katılan başlıca aile toplulukları; Bozdoğanlar, Çingiller, Selçular, Kırgızlar (Sarı), Hasandedeler (Anaç), Samsalar, Gosturlar (artukarslan)’dır. Mazı tepesi mazı ağacının çok olmasından dolayı bu isim verilmiştir.

Buradaki Zeynepli mahallesi çok kuzu beslediği için Kuzupınarı denmiş. Davuptepe, Kurtuluş Savaşı sırasında çeteler davulla haberleştikleri için bu isim verilmiştir. Atizi, bu mevkide bir kayanın üzerinde at izi olduğuna inanılmaktadır.

 

18-NARLIÖREN MAHALLESİ(KIRS)

 

Bundan 100 sene önce ilk yerleşildiğinde nar ağaçları mevcutmuş. Çevre de ören kalıntılarıyla birleşince adını Narlıören olarak almıştır. Çevrede Ese dağı, Dımışlı tepesi, Kamışlı deresi (Bahçelik) bulunmaktadır. Andırin ve Kadirli’den gitmişlerdir.

 

 

 19-ÖREN MAHALLESİ(MERK)

 

Yumurtalık Merkez Mahallelerinden  Ören Mahallesi ile ilğili bir bilğiye ulaşamadık.Kayseri ve Aydın Bölgesinden gelen Avşar ve Bozdoğan aşiretine mensup;

 

Duranlar,Çetinler,Münir Halil Güneş, Çavuş Vay,Arife Yiğit (Dörtyol),Hassı Selattin Başaran,Antekeli Mahmut, Türkerler,Şöför Hasan,Mucu Cabbar , Sönmezler,,Nazmi Akkale,Adanalı Mehmet ,Erzinler,Kumburlular,Ahmetçikler,Gündüzler,Kocatepeler,Küçükler,Gündüzler,Kocatepeler, Mahalleye ilk yerleşenlerdir.

 

Mahalle sınırları Küpdereden başlar,Ptt.cad.,Eski Hükümet Konağında son bulur.Güneyinde Tuzla bulunuyor.Tarihi antik buluntular olarak”Eros Mozaikleri” At sırtında balık avlayan(Hippo Campus) mozaikleri Ören Mahallesi sınırları içerisinde dir.

 

Eros(Hippo Campus) Mozaiklerinin bulunduğu sahada Halk Hem serinlemek ve hemde Mesire alanı olarak halk oraya çıkarlarmış. Ören Mah.İsmini buradan almış olabileceği ve başka bir anlatıma göre de mahallede  (Kazak ören yaşlı bir kadın yaşarmış.) Halk tarafından çok sevilirmiş.Kaynak;Murat Şavk.Sema Duran.

 

 

20-SUGÖZÜ MAHALLESİ(KIRS)

 

Adından da anlaşılacağı üzere kaynak sularının bol çıkmasından isim almıştır. Köyün içinde Acısu, Kızlarsuyu adını alan iki su kaynağı ve Boyalıdere adında bir su yatağı vardır. Acısu’ya deniz suyu karıştığı ve tuzlu olduğu için bu ismi almıştır. Kızlarsuyu’nun halk arasında anlatılan hikayesine göre “Bir düğün alayı giderken gelini taşıyan at su içinde dengesini kaybeder. Gelin suya düşer, boğulur ve ölür. İsmine de Kızlarsuyu derler.”

1930’lu yıllarda Sugözü’nün bulunduğu yerde kışlamak üzere gelen Yörükler köy olmaya karar verdiklerinde devlet tarafından “Hunutlu” ismi uygun görülür ve Ceyhan’a bağlıdır. 1957 yılında Yumurtalık ilçesinin kurulması üzerine 1961 yılında Sugözü adıyla bu ilçeye bağlanır.

Sugözü köyünde Tekeli, Karahacılı, Horzum, Çakallı, Burhan Yörük aşiretleri yaşar. Köyün arazisinin engebelik, kıraç olması dolayısıyla hayvancılık ve tarım geçim kaynağıdır. Ancak son yıllarda Sugözü termik santralinin köy sınırları içinde kurulması çalışmalarının başlaması üzerine topraklar değerlenmiş, ekonomik hayatta bir canlanma görülmüştür. 1957 yılında köyde ilkokulun açılmasıyla da eğitim hayatı canlanmıştır. Boyalıdere de Boyalı aşiretinin reisi öldüğü için bu isim verilmiştir. Kızlarsuyu bu dereden geçerken bir gelin öldüğü için bu isim verilmişti. Acısu, suyu acı olduğu için.

 

21-YENİKÖY MAHALLESİ(KIRSAL)

 

Osmanlı’nın Dağılma Döneminin en büyük acılarını vatanlarını, topraklarını göç etmek zorunda kalan muhacirler çekti. 93 Harbi olarak da bilinen 1877–1878 Osmanlı–Rus savaşından sonra Bulgaristan yöresinden yüz binlerce Türk asıllı muhacir Anadolu’ya geldi. Bunlar için Osmanlı yönetimi ‘iskan’ politikası izleyerek uygun yerlere yerleştirdi hacı Aşık ile Hoca Abdi de 96 muhacirleri olarak Anadolu’ya Çukurova’ya gelenler arasındaydı. Bir süre kendilerine uygun yerleşim yeri aradılar. 1905 yılında Bulgaristan’ın Razgrad şehrinden Çukurova’ya gelen muhacirlerin ilk yerleşim yeri Hacı Kevik denilen yer oldu. 1936 yılındaki göç dalgasıyla Anadolu’ya gelen göçmenlerden bazı aileler kendileriyle aynı kültürü paylaşan Yeniköy’e geldi. 1950 yılındaki göç ile yine gelenler oldu, Yeniköy’e.

Kürt Reşolar ailesi ile Şam tarafından gelen Yörük aileler de köye yerleştiler. Köyün beyaz badanalı, bahçelerinde çiçeklerin boy attığı temizlik kültürüne büyük önem verilen Yeniköy’de yaşayanlar kısa zamanda tarım alanında önemli üretim yaparak geçimlerini sağladılar.

Köyün kuruluşuna katılan aileler; Kahya soyadını alanlar (Hafız Osmanlar, Hacı Hüseyinler, Selim Ağalar), Doğan soyadını alanlar (Beytullah Ağalar, Hüsnü Ağalar), Ünallar (Yusuf Onbaşılar), Nur soyadını alanlar (Hacıoğulları) ile Pınar, Dağ, Yılmaz, Coşkunlar, Çankaya, Aysu soyadını taşıyanlar köyde yaşarlar.

Dini inanç ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan muhacirler, köye geldiklerinde 1920’li yıllarda cami yaptırdılar. 1946 yılında da ilkokul açılarak eğitim hayatı canlanmıştır.

Yeniköy’lü olup da köyün tarihi kültürü hakkında geniş bilgilere sahip olan Yaşar Kahya’nın açıklamalarına göre “1938 yılında Beyrat’tan gelen bir Ermeni, Yeniköy sınırları içinde bulunan arazisini parselleyerek köylülere satmıştır.” Köyde nüfus artışı, okuyanların ve çalışmak isteyenlerin büyük şehirlere göç etmesi yüzünden neredeyse köyün kuruluşuna katılan ailelerin yeni nesillerinin 3/4’ü köyden ayrılmışlardır. Çoğunluğu Adana’da yaşamaktadır. 1990’lı yıllarda yenilenerek yaptırılan caminin önünde köyün kurucusu olan Hafız Kasım ile Hafız Osman’ın mezarları vardır.

 

22-YEŞİLKÖY(SAADİYE) MAHALLESİ(KIRS)

 

  1. yüzyıl ortalarında Osmanlı ülkesinin hemen her yerinde göçler ve yer değiştirmeler olmaktadır. Suriye’nin Osmanlı’ya bağlı olduğu zamanlarda Lazkiye taraflarında yaşayan Şıh Hasan kabilesi şimdiki Yeşilyayla’nın bulunduğu yere, Ceyhan nehrinin Akdeniz’e döküldüğü alana yerleşir.

 Yazın sıcakları, sıtma başta olmak üzere çeşitli hastalıkların tehdit etmesi, kamış ve sazdan yapılan sağlıksız evlerde yaşama yerleşik hayatın başlıca sorunlarıdır.

Biz zaman sonra Osmanlı kumandanlarından Sait Paşa köye gelir, konaklar, köylülerin yerleşmesine yardımcı olur. Araziler ıslah edilir. Tarımda önemli gelişmeler yapılır ve köy Sait Paşa’nın adından dolayı Saidiye adını alır.

 Köyde sakız ağaçlarının da bulunmasından dolayı halk arasında Sakızağacı adıyla da tanınır. Yumurtalık’ın ilçe olmasından sonra da Yeşilyayla adıyla yeni ilçeye bağlanır. Köyde ağaçlandırma, tarım alanlarını ıslah çalışmaları başarıyla sürer.

 Susuzluk köyün başlıca sorunudur. Buna rağmen eğitimde önemli atılımlar ve nüfus artışının hızlı olması, sağlık hizmetlerinin de gelişmesi dolayısıyla 1988 yılında yapılan referandum sonucu belediyelik olur. Köyde yetiştirilen başlıca tarım ürünleri arpa, buğday, pamuk, salçalık biber, soya fasulyesi, yerfıstığıdır.

 Adana’ya her gün düzenli minibüs seferleri vardır. Yumurtalık Belediyesinin tahsis ettiği otobüs ile de ilçe ile ulaşım bağlantısı sağlanır. Cuni tepesi daha önceden üzerinde yaşamış olan kabilenin adını almıştır. Gölcihan suyunun esas kaynağı Ceyhan olduğu için bu ismi almıştı. Hım gölü köyün hemen yanında olduğu için bu ismi almıştır.

 

23-KÜÇÜK YUMURTALIK MAHALLESİ(KIRS) 

 

Ayas köyüne iki buçuk km. uzaklıkta bulunan geniş araziye sahip ve deniz yakınında Yumurtalık namıyla bir köy ve köyün önünde dikkate alınmaya layık bulunmayan ve eski Ermenilerden kalma eserlerden birtakım bina harabesi bulunmakta.(Osmanlı Tahrir kayıtları)

 

Körfezi gözetleme kulesi olarakta görev yapan bu yapı Küçük Yumurtalık Köyünün en tepe yerine inşa edilmiş ve yakınında da Ermenilere ait Mezarlıklar bulunmaktaydı.

 

Cumhuriyetin ilanından yıllar sonra burasına ilkokul yapılması için tesviye sırasında eski yapılar erozyona uğramış ve 1964 yıllarında birçok yaşlı Ermeniler ellerinde haritalar ile buralarda kazılar yaptığı nakledilmekte.

 

1909 Tarihlerinde Ermeniler Fransız ve Rusların kışkırtmasıyla isyan çıkardıkları ve Osmanlı hükümdarlarının 1915 Techir fermanı ile Lübnan’a gönderildikleri biliniyor.

 

Yumurtalık(Köyü) Mahallesinden Selattin Öztoprak,Babası Durmuş Ali Öztoprak’tan duyduklarını şöyle anlattı;

 

Köyümüzün 2.Mil açıklarında Bir Fransız Destoroyerinin(savaş gemisi) battığını ve birkaç gün sonra 9.Fransız askerinin ölüsünün deniz sahiline çıktığını ve cesetler Köylüler tarafından Köy mezarlığının arka kısmına bir noktaya defin edildiğini söyledi.

 

Günümüzde Yerel Balıkçılar tarafından”Fransız Batığına” ava gidiyorum lafı yaygındır. Hatta Kordinat olarak Balıkçılar kendi aralarında Batığın doğusu, kuzeyi diye tarif ederk konuşurlar.

 

Bazı kaynaklara göre;Çukurovanın Türkleşmesi ve islamiyete girmesiyle İran,Horasan Bölgesinden Iğdır yöresine göç edenler.Osmanlı Patişahı Yavuz Sultan Selim’in Aydın Bozdoğan,Kayseri Sarız,Pınarbaşı yerleşkelerine gönderildiği rivayet olur.

 

Çukurovanın tamamen İslamlaşmasından sonra,Kayseri ve Aydın yöresinden  Bozdoğan ve Avşar lar Toroslardan Çukurova düzlüklerine inerek konar göçer hayvanlıkcılık yaparlar.

 

Tarsus,Yumurtalık ve Kadirli gibi yeşil alanlara yerleşen Bozdoğan ve Avşarlar”Fırka-i İlahiye ordusunun,”Çukurova da Göçebeleri Toprağa yerleştirme Çalışmalarında Küçük Yumurtalık Karataş Tapur ve Sarımsaklı denilen deniz ile nehrin birleştiği yeri mekan tutarlar,

 

Sivrisinek ve sıtmadan rahat edemiyen Halk Zeytinbeli Sinek çıkmaz tepesine göç ederler, Cumhuriyetin ilanından sonra”Bataklıkların Kurutulması ve Sıtmayla mücadele projesi” başarılı olunca Halk Küçük Yumurtalık Deniz sahilini mesken tutarlar. Yaklaşık 1980 yılına kadar Zeytinbeli Beldesine Bağlı bir mahalleydi.

 

Yumurtalık Köyüne  ilk yerleşenler Yaşar Bozdoğan(Yaşar Ağa),Paşa Hacı Yılmaz,Paşa Ali Yılmaz,Mıllı ismail Encelek,Durmuş Ali Öztoprak,Gara Hayri Öztoprak(Öztürk),Duran Öztoprak(Ezgi),Bastıoğlu Mustafa Çelik,Halit Koç,Kara İbiş Evran,Kel Ahmet Gökperk,İsmet Bali,Mehmet Küreken,Antekeli Halil Irk,Abdi Eygi,Ekşi Ali.

 

 

 

24-ZEYTİNBELİ MAHALLESİ(KIRS)

 

Yumurtalık ilçesinin yakınında çevresi ile 30.000 dönüm civarında araziyi kaplayan kuzeyde Davudi dağı eteklerine kadar dayanan sınırları ile Zeytinbeli beldesi bölgenin en canlı sosyal ve ekonomik hareketlerine sahne olmaktadır.

  1. yüzyıl ortalarına kadar Bozdoğan Yörükleri içinde kalabalık bir topluluk olan Kıllı obasının yerleşimiyle kurulmuştur. Belde ilk kurulduğunda adının Fuadiye olduğu biliniyor. Dağ eteklerinde görülen sık zeytin ormanları dolayısıyla Yumurtalık’tan Ceyhan’a gidenler için yöreye “Zeytinbeli” adının verilmesine sebep olmuştur.

Nitekim beldenin adı da yörenin coğrafi kültürüne uygun olarak 1970 yılında Zeytinbeli olmuştur.

Osmanlı döneminde Bozdoğan’ın bir parçası olan Kıllı aşiretinden Bekir Ağa ve kardeşi Kocaağa Hasan şimdi beldenin sınırları içinde kalan Çeşme denilen yere yerleştiler. Bozdoğan, Avşar, İran taraflarından göç ederek gelip yerleşen Onarlar ailelerinin de katılımıyla nüfus artışı olmuştur.

Bölgenin en eski köyleri arasında olması dolayısıyla Osmanlı zamanında bile ilkokul vardı. 1928 yılına kadar üç sınıflı olarak hizmet veren ilkokul için 1970’li yıllarda ek binalar yapıldı.

1980 yılında Meryem ve Ali Öztürk adına ortaokul, ’83 yılında da aynı okulun bünyesinde lise eğitimi başlamıştır. Köyde okuma yazma oranı % 100’ü bulmuştur. 1983 yılında kasabanın kuzeyinde dere yataklarını kaplayan Atatürk göletinin yapımı gerçekleşti.

 Sulu tarımın da altyapısının kurulmasıyla tarım ürünlerinde verim artışı sağlandı. Teknik bilgilerle yapılan seracılık, erken karpuz üretimi sayesinde önemli kazançlar elde edilmektedir.

Zeytinbeli beldesi eğitimde sağladığı başarılar, yetişmiş insan gücü, tarımda elde ettiği yüksek verim sayesinde Yumurtalık ilçesinin en gelişmiş yerleri arasında ön sırada yer alır. Köyün başlıca dağları Sinek çıkmaz tepesi,Karayüce (Burası köyün en yüksek tepesidir), Bozlukeli (Toprak renginden ve bitki örtüsünün olmayışından), Sinekçıkmaz (Burası da insanı ürperten bir sessizliğe sahip olmasından), Deleri = Çay deresi (Kıyısında dağ çayı yetiştirildiğinden), Bağırsakderesi (Kurtuluş Savaşında Durna Ali adında bir şahsın bir Fransız askerini vurması sonucu bağırsakları çıkmış, bu nedenle bu isim verilmiştir), İkidere (Köy içinden geçen iki derenin köy dışında birleşmesinden dolayı bu isim verilmiştir).

Çukurova da Sıtma Salğını insanları kırıp geçiriyor.Kinin bulunmamış halk sıtma dan kırılıyor.Karataş Beldesinde Ceyhan ve Seyhan Nehirleri arasında Tapur ve Sarımsaklı yerleşkelerinden Sivrisinek ve Sıtma Belasından kurtulmak için Zeytinbeli’ye gelirler.Okalüptüs ağaçlandırma projesi hayata geçirilmemiş bölge batalıktır. Halk bir kısmı sinek çıkmaz tepesine yerleşirler.Bir kısım halk’ta Kadirli Cıcık yöresine yerleşirler.

Devletin Sıtmayla Mücadele projesi kapsamında(Sıtma Ağaçları) dikilir bataklıklar kurutulur, Kinin de bulunmuş ve Şiroz hastalıgında da gerileme görülmüş.

1939 yıllarında Sinek Çıkmaz tepesinden Bozdoğan ve Avşarlardan oluşan Halkın bir kısmı Küçük Yumurtalık Mezrasına yerleşirler.Yakın Tarihe kadarda Zeytinbeli’nin bir mahallesi olarak kaldı.

 

YUMURTALIK İLÇESİNİN HALK KÜLTÜRÜ

 

İnsanoğlunun hayatının en önemli evreleri geçiş dönemleri yani doğum, evlilik ve ölümdür. Bu evrelerde karşımıza çok zengin folklorik unsurlar çıkmaktadır. Bu dönemlerin her aşamasında Türk toplumunun manevi değerleri karşımıza çıkmaktadır. Bu değerler giderek yok olmakta, azalmaktadır. Anlatan kaynak şahıslar dahi bunlar geçmişte kaldı diyerek anlatmaya bile çekiniyorlar. Onlar bile kendi kültürlerini artık bir kenara itmeye yavaş yavaş başlamışlar. Burada bize düşen görev ise bunları en azından toplayarak unutulmasını önlemektir.

 

BEBEK SAHİBİ OLAMAYAN VE DÜŞÜK YAPAN       KADINLARLA İLĞİLİ İNANIŞLAR

 

Türbe ziyaretlerine gidilmesi, adak adama, ebelere gidilmesi, adak kesilmesi, sık sık çocuğu düşen kadınlar Sıbıka adındaki hocaya giderler. 7 ad toplama adeti 7 kapı dolaşır. 7 ad toplanır. 7. evdeki kişinin adı konurdu. Mesela 7. evdeki kişinin ismi İsmail onun ismi İsmail olurdu.

 Hacer Koçak örnek verdi. Ablası sık sık düşük yapıyormuş. 7. kapının önünde dut ağacına bağlamışlar. Ev sahibi oğlan olursa İbrahim, kız olursa Emine koyun demiş. Kadını evdeki toprak kabına oturtmuşlar. Adaklı çocuklar olurmuş. 7 kişiden parça bez toplanması bu parçaları uç uca ekleyerek elbise dikilmesi ve 40 çıkana kadar çocuğun o elbiseyi giymesi. Erkek evlat isteyen oğlan muskası yaptırırmış. Ocaklara gidilirmiş. Ocaklık geleneği mevcut. El vermesi böylece aileden gelerek duasının tedavi edici özelliğine sahip olduğu inancı vardır. Ocaktaki kişilere bir miktar para verilir. O hastalığın ağırlığı onun üzerinde kalmasın diye. (Kaynak Şahıs: Songül KOÇAK, 65)

 

DOĞACAK BEBEKLE İLİĞİLİ İNANIŞLAR

 

Bazı köylerde makas ve bıçak saklanır. Kadın makası bulursa kızı, bıçağı bulursa oğlu olacağına inanılır. Evlendiği zaman gelinin kucağına erkek çocuk verilir. Oğlu olsun diye. Hamile kadının karnına bakarak sivriyse erkek yaygınsa kız olacak derler. Karın sağ tarafa yığılırsa erkek sol tarafa yığılırsa kız olacak denir. Kadın güzelleşirse oğlu, çirkinleşirse kızı olacak inancı vardır. Göbek kordonunun durumuna göre bir sonraki çocuğun kız mı erkek mi olacağı anlaşılırmış. (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

DOĞUM ÖNCESİ HAZIRLIK

 

Çocuğun bohçası hazırlanır. Çocuğun yastığı, yorganı, giysileri, bezi, havlusu hazırlanır. (K.Ş. Hacer KOÇAK, 49)

 

HAMİLE KADINA SÖYLENLER

 

Dü boğaz, yüklü, hamile, karnı burnunda, vakti geçmiş, iki canlı vb. isimleri verilirmiş. (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

HAMİLELİKTE AŞ VERME

 

Hamilelik döneminde annenin canı ne isterse ona getirilmeye çalışılır. Aksi takdirde bunun çocuğa zarar vereceği düşünülür. Ayrıca annenin yediklerine dikkat etmesi gerekir. Yedikleri de çocuğa zarar verebilir. Yediklerinin çocukların belirli yerlerinde iz bırakacağına inanılır.

Örneğin hamile kadın ciğeri eller veya yerse çocukta iz olur. Bu iz ciğer rengi bir izdir. Canı istediği şeyi yemezse çocuğu eksik doğacağı inancı vardır. Annenin kime bakarsa ona daha fazla benzeyeceği inancı vardır. Anne ölüye bakmaz kırk basacağına inanılır.

 Çirkin şeylere bakmaz, çocuk bundan etkileneceği inancı vardır. Örnek olarak çocuğun birinin kulağında küçük bir delik var bunu hamilelik döneminde annesinin istediği bir şeyi yiyememesine bağlıyorlar. Hamileliğin son üç ayı kritik dönemdir. Dikkat edilmesi gerekir. Ağır işler yaptırılmaz. Mümkünse rahat edebilmesi için annesinin yanına gönderilir. (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

DOĞUMDA KESİLEN GÖBEK HAVLUNUN BİR KÖŞESİNE GÖMÜLÜR

 

Doğumu ebeler kocakarılar yaparmış. Hatta nam yapmış. Ayşe ebe diye de bir kadın varmış. Doğum sırasında kullanılan malzemeler makas, iğne, cilet (çocuğun göbeğini kesmek için), sıcak su, havlu, bez vb. Doğum yapan kadının altına toprağı ısıtıp dökerlermiş sancısını azaltması için. Kadına şerbet, yağlı ballı yedirilip içirilirmiş. Yağlı ballı ekmeğin pişirilip yağlanıp pekmeze batırılmasıyla hazırlanıyor. Çocuğun eşi asılır anne görene kadar orda kalır. Oğlun olursa mükafatlandırmak için yağlı ballı yedirilirmiş. Başka bir amacı da erkek çocuk doğumu zor olduğu için. Anne kendini toplasın diye verilir. Erkek çocuk iri doğar. Bu da anneyi çok yorarmış. Ayrıca bol süt olması için. Düğümler çözülür, çeşmeler kapılar pencereler doğum kolay olsun diye açılır. (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

DOĞUMDAN SONRAKİ ADET VE İNANIŞLAR

 

Yastığın anneninde çocuğunda yastığının altına iğne, makas, tarak, K.Kerim konurmuş. Kırk basmaması için. Ayrıca sarı örtü, kırmızı örtü örtülürmüş aynı şekilde kırk basmaması için. Göbek kordonu okulun, caminin, askeriyenin, hastanenin bahçesine atılması çocuğun büyüyünce okuması, dindar olması, doktor olması veya asker olması için bu adet yapılırmış. Doğum yapılan kadına ayran, su, şerbet içirilir. Çocuğun altı sıcak toprakla belenirmiş. Kadın uyutulmaz. Erkeği kadının yanına yatırılır. Yine kırk basmaması için. Çocuk ilk defa aile büyüğünün veya babasının kucağına verilir. Çocuk 40’ı çıkmadan dışarı çıkarılmaz. 40 gün sonra banyo yaptırılır. Anne ve çocuk öyle dışarı çıkarlar. 40’ı çıkmamış çocuklar karşılaşmamalı alt alta evlerde bile bulunmamalıdır. 40’ı karışabilir. Karşılaşırlarsa iğne değişirler. 40 basarsa babasının ceketi çocuğun üzerine asılır. K. Kerim konur. Çocuğun evi taşlanır. Babası hediye dağıtılana kadar. Oğlu olan hediye dağıtana kadar evi taşlanır. (K.Ş. Hacer KOÇAK, 49)

 

BEBEĞİN YIKANMASI VE TUZLANMASI

 

Doğumdan sonra öyle bir yıkarlar ve tuzlarlar. Tuzlamadaki amaç çocuğun terinin kokmaması derisinin cildinin sağlam olması, pişik olmaması için yapılır. 7 kırkında 7. günde 40 taş, 40 çeşit çiçek, bitki toplanır. Helkenin içine ayna tarak altın atılır. Çocuk yıkanır. Bu taşlar çıkınlanır. Sonra 40 da tekrar kullanılır. 40 da tekrar çocuk yıkanır, pırpılanır. Annesi evi o suyla ıslatılır. Ancak öyle dışarı çıkabilir. Yoksa 40 basar. (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

 BEBEĞE İSİM KOYMA

 

Hoca veya bir aile büyüğü salavatlarla ezanla üç defa ismini çocuğun kulağına fısıldardır. Bu isim verme olayı 3. gün yapılırmış. Genellikle aile büyüklerin ismi verilirmiş. Duruma göre çocuk sürekli ölüyorsa yaşamıyorsa ismini yaşaması için yaşar, dursun, satılmış koyuyorlarmış. (Satılmış çocuğu sürekli ölen aile çocuğu ölmesin diye başka bir aileye satarmış. Çocuğun adı da Satılmış koyulur.) Veya durumuna göre çocuğun İlknur, Songül gibi isimler verilirmiş. Çocuğun kulağına ilk olarak göbek ismi sonra esas ismi okunur, aile büyüğünün ismi verildiği zaman bu lütuftan ötürü çocuğa aile büyüğü hediyeler alır. (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

SÜNNET ADETLERİ

 

Hazırlıklar yapılır. Çocuğa etek dikilir. Kirve kavramı vardır. Çocuğu sünnet olurken tutar. Kirve 1. dereceden akraba sayılır. Nikah düşmez. 7 göbeğe kadar. Ayrıca çocuğun kirvesi çocuğu sürekli kollar, destekler. Kız alınıp kız verilmez. Anne, bir helke içine su konur ve helkeye sokulur. Eline oklava verilir. Bunun amacı gelinini kıskanmasın diye. Çocuk kesilirken mevlütler okunur. Dualar edilir. Tekbirlerle çocuk kesilir. Çocuk kesilirken ağzına lokum verilir. Gelen misafirler çocuğa hediyeler verir. Para verir. Çocuk sevindirilir. (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

ASKERLİK ADETİ

 

Bütün akrabaların eş dostların askere gitmeden önce ziyaret edilmesi helallik istenmesi. Bütün akrabalar eş-dost askere gidecek delikanlıyı bir ay önceden yemeğe davet eder. Cebine bir miktar para koyar. Askere gönderilirken yağlı sokum veya simit üç defa ısırtılır. Duvara asılır. Askerden dönene kadar saklanır. Gelince kurda kuşa yem edilir. (Bu evde daha yiyeceği lokması var anlamına geliyormuş). Gitmeden akşam kına yakılır. Çalgı düğün yapılır. Kurbanlar kesilir. Dualar edilir. Yemekler verilir. Mürüvvetini belki göremez şimdi görsün diye yapılır. Geldikten sonra da şükür mahiyetinde kurbanlar kesilir. Mevlüt okunur. Yemekler verilir. Adaklar yerine getirilir. (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

YUMURTALIK’TA EVLENME GELENEĞİ

 

Evlilik ile ilgili gelenekler Halkbiliminin en önemli kaynakları arasındadır. Çünkü evlilik ve düğünlerle ilgili gelenekler bir çok folklorik malzemeyi içinde barındırmaktadır. Gerçi artık eski gelenekler pek yaşatılmıyor. Hatta giderek yok oluyor. Ama bunları gene de geç yozlaşan köylerimizde görebiliyoruz.

Evlenecek kız ve erkekte aranan bir takım özellikler bulunmaktadır. Bilindiği gibi Anadolu’nun her tarafından gelin ve damat adayının öncelikle hasta olup olmadığına bakılır. Ayrıca güzellik, huy ve zenginlik değerlendirilen özelliklerdendir.

Genelde kızın topuğuna, ellerine evine bakılırmış. Topuğundan, ellerinden iş yapıp yapmadığı anlaşılırmış. Kapı deliğinden kızın parmağı geçirttirilirmiş. Ev gizlice incelenirmiş. Tuvalet, banyo, mutfak, halı altı, sedir altı fark ettirilmeden kontrol edilirmiş. Kız her yönüyle incelenirmiş. Gerçi şimdi de okuyan aranıyor. Ekseri sülale veya akraba takip edilirmiş. Herkes kızını akrabasına verirmiş. Bunun çeşitli sebepleri var. Birincisi tanıdık olur diye ikincisi küçük yerlerde pek öyle imkan bulamayabilirler diğer bir sebebi ise mirasların paylaşılmaması için veya yabancıya gitmesin diye verilirmiş.

Anne göz  gezdirir. Araştırır. Gençlerde düğünlerde bayramlarda ortalığı kolaçan ederler.

Gençler evlenme isteklerini çeşitli şekillerde ifade ederler. Pilava kaşık saplanması, babanın ayakkabısına çivi çakılması, gencin babasına ters konuşmaya başlaması benim işlerime bakmıyor diye…

Gençler direk babasına annesine babasına evlenmek istediklerini dile getiremezler. Bu da iletişim kopukluğunu göstermektedir. Ama bizim geleneklerimiz buna da çözüm bulmuş.

Evlenme çağı günümüzde erkekler için yirmi yaşı geçmektedir. Kızlar için evlenme çağı ise kızın okuyup okumamasına göre değişmektedir. Eğer kız okumuyorsa 15 yaşını doldurdu mu evlilik çağına geldiği söylenir. Gelinlik çağa geldin denir. Bu yaş kız okuyorsa, tahsili ölçüsünde arttırılır. Tabi fazla arttırılması hoş değildir.

Her şeyin bir zamanı olduğu gibi evliliğinde bir zamanı vardır. Bu zaman geçildi mi bir daha zor olacağı düşünülür. Tabi ki halk arasında yaygın bir ifade vardır. “Kısmet” sen ne yaparsan boş denir. Bunlara evde kalmış kız veya erkek denir. Kızlara halk arasında kız kurusu da denir. Bu nedenle genellik kişilerin kendileri de ailelerde zamanı gelince çocuklarının mürüvvetini, muradını görmek ister.

Evlenmemiş kız veya erkeklerin bu nedenden ötürü çeşitli inanışlarla kısmetleri açılmaya çalışılır. Hocalara gidilir. Muskalar yakılır. Ziyaretlere gidilir. Hayırlı bir kısmet istenir adaklar adanır. Cumadan ilk çıkana bir kilit açtırılır ve o kilit kapatılmaz. O kilitle birlikte kısmetinin açılacağına inanılır. O kilit eve duvara asılır. Anahtar şeklinde kolyeler 41 Ayetel Kürsü okunur ve boyna asılır. Bu şekilde dileklerin kabul olacağına inanılır. Evlenen çiftin kurdelesinden bir parça alınır. Bu parça ne kadar kısa olursa evliliğinde o kadar kısa olacağına inanılır. Gelin damadın ayakkabısının altına isim yazılır. Kızlar gelinin çiçeğini kapmaya çalışır. Darısı bulaşsın diye… Ayrıca düğünlerde kız ve erkek karşılıklı dururlarda, oynarlarsa veya birbirlerine şeker atarlarsa etraftaki insanlar bu durumu anlarlardı. Oğlanın anası direk istemeye giderdi. İlçemiz deniz kenarında olduğu için denizden üstü çıplak bir genç gelirse sana kız falan vermezler diyerek korkuturlarmış. Ayrıca kısmet açmak için Düğün evinden bardak çalınırmış.

Eğer kız beğenilmişse oğlanın annesi veya yakın akrabası tarafından hazırlık yapma duyurma amacıyla kızın evine gidilir. Filanın oğlu filanın kızını istiyormuş denir. Çıtlatma denir buna giderler çıtlatırlar. Kız tarafı da bir danışalım derler araştırırlar. Veya başka bir şekilde reddederse kızın gönlü yok demektir. Sizin kısmetiniz bizde değil derlerse veya bizim kızın daha yaşı küçük veya önde daha sırası var derlerse iş yatar demektir. (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

KIZ BEĞENME

 

Evlenme çağına gelmiş erkekler kendi köylerinden, komşu köy, kasaba ve ilçelerden kız beğenmeye başlarlar. Eğer oğlan kızı beğenmiş ve kızdan da onay almışsa, ailesine konuyu iletir. Oğlan ailesi hatırı sayılır kişi veya kişilerin vasıtasıyla kızı istemeye gider. Kız tarafı belirli bir süre ister. Eğer oğlan tarafının isteğini kesinlikle reddetmiyorsa. Bu süre zarfında aile için yoklama yapılır. Büyüklerden, kızın kardeşinden onay alındıktan sonra kızın ağzı aranır. Kızdan olur aldıktan sonra işin gizlilik yanı kalmaz ve yasallaşır. Artık konu köyün dilindedir.

 

KÜÇÜK TATLI MERASİMİ

 

Oğlan ve kız evlerinin ortak olarak uygun gördükleri bir tarihteki hatırı sayılır birkaç kişinin de götürülmesiyle kız evine gidilir. Bu olayın adı “Dünür Gitme”. Kız evine gidildikten sonra hal ve hatır sormalardan ve karşılıklı iltifatlardan sonra ağzı laf etmesini bilen bir kişi durumu kız babasına şöyle aktarır. “Arkadaş gelene niçin geldiniz denmez. Biz, Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızınızı oğlumuz falana istiyoruz.” Kız babası da “Münasip gördük hayırlı uğurlu olsun” der. Ancak, kız evi işi tam karara bağlamamışsa birkaç gün muhlet alınır. Ve olay aile içinde değerlendirilir. Karar uygun bulunduysa kız tarafının uygun gördüğü bir tarihte küçük tatlı yenir. Bu merasimde baklava veya lokum yenir. Kıza söz yüzüğü takılır. Bir büyük veya imam takar. Hatta bahşiş koparır makas kesmiyor diyerek

 

NİŞAN MERASİMİ

 

Daha önce kız eviyle oğlan evi anlaştıkları elbiseler, takılar alınarak ve yine belirli bir gün belirlenerek akraba ve dostlar da çağırılarak kız evinde toplanırlar. Oğlan tarafı bolca tatlı getirir. Halk arasında nişanın bir adı da büyük tatlıdır. Daha sonra daha önceden ayarlanmış çalgılar ile çeşitli oyunlar oynanır. Bütün akraba ve dostlarla birlikte oyunlar oynanarak bu olay en iyi şekilde kutlanır. Daha sonra oğlan tarafından bir konuşmacı tarafından yüzükler takılır. Hediye getirenler hediyelerinin geline sunarlar. Takı takmak isteyenler takarlar. Gelin ile damat tebrik edilir. Daha sonra dualarla tatlılar yenir.

 

DÜĞÜN HAZIRLIĞI

 

Daha önce oğlan tarafından kız evine top bezler gereği kadar yataklık ve yorganlık pamuk gönderilir. Artık her şey tamamdır. Bundan sonra da düğün günü tespit edilir. Düğün hazırlıklarına başlanır. Genellikle düğünler pamuk buğday hasatından sonra yapılır.

DÜĞÜN DAVETİYESİ DAĞITIMI

 

Her iki ailede dost, akraba, arkadaş, köylü şehirli dostlarına davetiye gönderilir. Davetiyeyi oğlan ve kız tarafının belirlediği kişiler dağıtır. Aileye yakınlığı veya cemaatteki yerine göre elbiselik gömleklik havlu okuntu olarak verilir. Daha uzak kişilere de kart gönderilir.

 

DÜĞÜN HAZIRLIĞI

 

Kız evinin yapılan anlaşmadan sonra Perşembe gününden itibaren bütün hazırlıklar yapılır. Yemek için kesilecek hayvanlar, fasulye, patates vb. mevsimine göre yiyecek hazırlığı yapılır. Yeterince yufka ekmek yapılır. Damadın en yakın arkadaşlarından iki genç sadıç olur.

 Sadıçlar bütün düğün boyunca yardımcı olurlar. Perşembe günü bütün köy halkı oğlan evine giderek öğlen namazından sonra bayrak kaldırılır. Bu olayla düğün resmen başlamış olur. Bayrağın bağlandığı direğin uç kısmına ayna, soğan ve tavuk tüyü, iğne asılır.

 Düğün bitiminde aynayı düşüren veya kıran aynadan bir parça geline getiren kişiye gelin hediye verir. Oğlan tarafının durumu müsaitse bayrak dikme töreninde bir kurban kesilerek kan akıtır.

Bu olay halk arasında gelenekleşmiştir. Düğünün başlamasıyla Cuma veya Cumartesi düğün merasimi çalgılarla birlikte başlar. Oğlanevi tarafı oğlan evinde kız evi tarafı kız evinde eğlenirler. Merasim boyunda çalgılar eşliğinde gelen misafirler karşılanır. Ağırlanır, yedirilir, içirilir, geç kalması gerekiyorsa yatırılır. Bu eğlenceler Pazar sabahına kadar devam eder. Bundan önce Cumartesi akşamı kına yakma olayı vardır.

 

KINA GECESİ

 

Oğlan evinin davet ettiği kişiler kız evine kına yakmaya giderler. Kına yakma merasimi cumartesi gününü Pazar sabahına bağlayan gedenin akşamı başlar. Kız evi de kendi davetlilerini çağırır. Oğlan evinin tuttuğu çalgıcılar eşliğinde kına yakma merasimi yapılır. Önce her iki tarafında katılımıyla halaylar çekilir, oyunlar oynanır. Yine kınadan önce oğlan kızı kısa süre götürür.

 Kız ile oğlan merasim yerine birlikte gelirler. Bir süre oyunlar oynandıktan sonra kına yakma işi başlar. Kız evinin belirlediği kızlar oğlan evinin getirdiği kınayı özerler. Daha sonra müzik eşliğinde kız ve oğlan tarafının kızları ellerinde içinde kına olan tepsilerle gelin ve damadın aralarına alarak oynarlar. Bu arada çalgılar susar sesi güzel olan bir kişi aşağıdaki kına türküsünü gelinin başucunda söyler:

 

Kız anası kız anası

Başında mumlar yanası

İşte koyup gidiyorum

Hani elimin kınası

 

Kız anam yazgım buymuş

Kızlara böyle buyurulmuş

Kız anadan ayrılması

Yalan değil gerçek imiş

 

Kız anası kız anası

Başında mumlar yanası

Kız kınayı yaktırmıyor

Hani bunun öz anası

 

Baba kızın çok muydu

Bir kız sana yük müydü

Kör olası emmilerim

Hiç oğlunuz yok muydu

 

Babam ekinin bitti mi?

Kardeş ekmeğin bitti mi?

İşte koyup gidiyorum

El kızı keyfin yetti mi?

 

Babam ekmeğin bitti mi?

Kardeş efkarın gitti mi?

İşte geldim gidiyorum

El kıza keyfin yetti mi?

 

Gidiyorum gidiyorum

Ben bu ele ne diyorum

Uzak değil anacığım

Emmi gile gidiyorum.

 

Bu türküyü söylemedeki amaç, gelini ve akrabalarını ağlatmaktır. Bu olaydan sonra kınacılar kız evine yemek için bir alıcı bırakır. Artık herkes dağılıp gitmesi gereken yere gitmek üzere ayrılır.

 

YUMURTALIK’TA GELİN ALMA ADETLERİ

 

Pazar sabahı oğlan evi bir yandan yemek işini yürütürken öbür yandan da geline gitme hazırlıkları yapar. Köyün gençleri halay çekerler. (Bu halaylar üç ayak, Kırıkhan, lorki, halebi gibi…) Köyün genç kızları da yine çalgılar eşliğinde çiftetelli gibi oyunlar oynarlar.

 

DAMAT TRAŞI

 

Sabah düğünün başlamaıyla birlikte Damat,sagdıçlar ve damadın yakın arkadaşları bir berber önüne dizilmiş şekilde sıralanırlar ve önlerine küçük kolanya şişeleri siniyle birlikte konur.düğüne davetli misafirler bu- sini içerisine bahşiş atarak kolanya alır vatandaşlara dökülür.

  Şayet gelin aynı köyden veya yakın bir komşu köyden getirilecekse öğle saatlerine yakın düğün halayı kız evine doğru çalgılar eşliğinde oynayarak ve eğlenerek yol alırlar.

Bu sırada bir kişi de elinde bayrağı taşır. Bu sırada damat ve gelin, gelinin bir veya iki yakını ile şehre kuaföre gidip gerekli gelin süslemesini yaparlar. Artık oğlan evi kız evine gelmiştir. Halaylar çekilmektedir. Şayet gelinle damat şehirden hala gelmemişse, araba gelirken klakson çalarak kız evine gelir. Araba kız evinin avlusunda durur gelin ile damat oyunlardan sonra örtme denilen yere götürülür. Burada gelinin arkadaşları hem tebrik eder hem de vedalaşırlar.

 

KUŞAK BAĞLAMA ADETİ

 

Bundan sonra gelinin kardeşleri değişik renklerde bezleri gelinin beline bağlarlar buna kuşak bağlama denir. Üç defa gelinin etrafında çevirir ve en sonunda beline bağlarlar. Daha sonra gelin anne, baba ve kardeşleriyle vedalaşır.

 Çalgılar eşliğinde damat gelinin kolundan tutarak birlikte arabaya binerler. Gelin arabası önde diğer arabalar arkada olmak üzere klakson çalarak oğlan evine giderlerken Köyün gençleri gelin arabası öününe ip,halat veya ağaç koyarak yol keserler damattan bahşiş alırlar ve gelin arabasına yol verirler.. Bu sırada gelinin indirilişini izlemek için köyün bütün insanları ve davetlileri toplanmış merak içinde beklemektedirler.

 

GELİN İNDİRME MARASİMİ VE KIRKIM TOPLAMA

 

 Gelin arabası oğlan evinin kapısında durur. Tabi çalgılar devamlı çalmaktadır. Daha sonra davullar susar. Sesi açık olan bir kişi oğlan evi davetlilerinden bağırarak para ve hediyeler toplar. Bu olaya halk arasında “kırkım” denir.

 Kırkımdan sonra gelini kaynanası arabadan indirmek ister.Bu sırada gelin arabası üzerine bir kapla buğday ve bozuk para karşımı serpiştirilir. Gelin ve damat arabadan indikten sonra davul çiftetelli çalar. Gelin, damat kardeşleri oynarlar. Oyundan sonra gelin eve götürülürken gelin evin kapısında bulunan içinden su ve çiçek bulunan cereyi (vazoyu) kırar. Üstünden geçer. Bu şekilde uğursuzlukların ortadan kalkacağına inanılır. Gelin ve damada yapılmış olan büyünün bozulması içindir.

Daha sonra geline üzerinde bal sürülmüş asma veya dut bayrağı verilir. Gelin bu yaprağı kapıya yapıştırılır. Mutluluk ve soy sürmesi için veya evlilik dut veya asma gibi sağlam bal gibi tatlı olsun diyedir Gine kapıya çivi çakılır. Evlilik sağlam olması için. Kaynana her iki kolunu da açar. Gelin bir kolunun damat bir kolunun altında geçer. Bu hareketin amacı kaynanaya sevgi ve saygı beslemeleridir. Daha sonra davetliler ve akrabalar gelini tebrik eder ve hoş geldin derler. Gelin ve damat daha sonra büyüklerin ellerini öperek onların hayır dualarının alırlar daha sonra bütün davetliler vedalaşarak giderler.

Daha sonra gerdek gecesinin bitiminde tan davulu çalınırmış. Düğün gününün sabahında hem düğünün bitişini hem gelinin temiz oluşunu hem de kadın oluşunu duyuran davuldur.

Gelin ve damat büyüklerin ellerini öpmeye giderler. Daha sonra gelin mevlüdü yapılır. Erkek evinde mevlüt okunur. Gelen misafirler gene hediyeler getirirler. Kız ve damat kızın ailesine ziyarete giderler. Hatta kız belirli süre sonra hasret gidermesi için evine gönderilir.

Kız ve oğlan birbirini sever fakat ailesi razı olmazsa kaçırma adeti vardır. Kız oğlana kaçar. Bunun sonrasında araya hatırı sayılı insanlar konularak barıştırılmaya çalıştırılırlar. Fakat barışması 7 yıla kadar sürenler bulunmaktadır.

Ayrıca gelinle damat eve getirildikleri vakit gelin ve damadın üzerine bir tas içerisinde bozuk para buğday, arpa, şeker atılır. Bereket bolluk anlamındadır.

Kına esnasında ortaya bir yastık 3 defa vurulur. Kız bu yastığın etrafından 7 defa dönderttirilir. Üzerine oturtturulur. Kucağına erkek çocuğu olsun diye erkek çocuk oturtturulur. Veya yataklarında erkek çocuk yuvarlattırılır. Kına gecesi türküler söylenir. Çerezler dağıtılır. Mumlar yakılır.

Bir başka inanca göre bir ipe kemik veya yumurta bağlanır. Evin önündeki ağacın bir dalın sarkıtır. Damadın bu kemiği, yumurtayı ağzıyla yakalaması istenir. Bu evden kız almanın kolay olmadığını göstermek içindir.

Gelinin kucağın küçük bir çocuk yastığı verilirmiş. Tez elden çocuğu olması için

Kapan oyunu oynarlarmış. Erkek evi kız evine giderken bir bekar erkek (darısı bulaşsın diye bekar erkek) kadın kılığına sokulurmuş. Kafasına kırmızı yağlık atılırmış. Dansöz gibi oynarmış erkekler ona sarkarlarmış. Cimciklermiş. Gelin evine girene kadar. Geline evine girer bahşişini alır çıkarmış. Ayrıca kayınbabanın veya damadın büyüklerinden birine arabalaştığı veya hamut geçirirlermiş. Üstüne binmeye çalışırlarmış. Bu da gene kız almanın bu evden zor olduğunun göstergesiymiş. Damat arabadan indirilip yürütülürmüş.

Düğünlerde yemekler hazırlanırmış. Özel iki aşçı tutarlarmış. Konu komşu yardımcı olurmuş. Aşçılar bahşişlerini almadan tencerenin kapağını açmazlarmış.

Sadıçlar düğünde damadın en önemli yardımcılarıdır. Damadı ayrıca sürekli korurlar, kollarlarmış. Damadı kaçırırlar veya damadın ayakkabısının çalan kişi sadıçtan yüklü bir para alabilirmiş. Bu nedenle düğün boyunca damadı kollarmış.

Düğün yapılırken yakınlarda ölü varsa ölü evine gidilir, izin istenirmiş. Saygıdan ötürü hazırlıkta yapıldığı için düğününde yapılması gerekmektedir.

“Oğlan da bizim kız da bizim

Yaralı da bizim ölüde bizim”

Denilerek izin istenirmiş. Ölü evi de

“Ölü bizim ölümü düğünde bizim düğünümüz” diyerek müsaade verirmiş.

Bayrak indirilirken bütün ahali gene toplanırmış. Gelenlere kahve çay pişirilirmiş. Ayrıca mendil verilirmiş.

Kesim kesilirken pek istemem olayı olmazmış. “Ne alırsanız şerefinize” denirmiş, veya “size atınıza göre yular takmayı bilirsiniz” denirmiş.

Başlık parası öyle yaygın bir adet değildir. Ama bazı yerlerde kız evinin ihtiyaçlarını, masraflarını karşılayacak şekilde süt hakkı süt parası istenirmiş. O para yenmez tamamıyla kıza harcanıyor. Ayrıca bayrağa ayna takılmasının sebebi aydınlık olması içindir. Düğünde bayraktaki ayna taşlanır. Düşüren veya bir parça getiren bahşiş alırdı. Gelin arabasının önü kesilir. Sandığı üzerine oturulur. Gelin evinin kapısı tutulur. Bunların hepsinde yüklü bahşişler alınırdı. Ayrıca bazı yerlerde damada soğan ayna asılı direği vurması veya yumurtayı vurması istenirmiş. Damat gerdek odasına girerken dalı yumruklanırmış, çok eskiden güreşlerde olurmuş ayrıca cirit oyunu da düğünlerde oynanırmış.

Düğün aşamasında nişan da düğünde kız tarafı oğlan tarafını, oğlan tarafı da kız tarafını görür. Yani baştan sonra bir insan ne ihtiyacı varsa alınmaya çalışılır. Bayramlarda gene kız da erkek de görülür. Düğünden sonra kız tarafı da erkek tarafı da bohça yapar. Birbirlerine verirler. Nişan da düğün de alınan bütün eşyalar bir sininin içerisine konur sergilenir. Gelenler bu eşyalara bakarlar ve kendileri de sininin içerisine hediyelerini atarlar. Düğünden önce sık sık kaynaşmak, tanışmak amacıyla birbirlerini ziyaret ederler, hediyeleşirler.

 Kız tarafı oğlan evi geldiği zaman birere yağlık takar aile büyüklerine. Bütün bayramda, nişanda toplanan altın 80 gramı geçtiği zaman oğlan evi kurban bayramında bir koç getirir. Ayrıca kurdele bağlanır ve bir de koca yüzük veya bilezik takıp gönderilir.

 Düğünden önce esvap kesilir buna kesim de denilir. Düğün için çeşitli belirlemeler yapılır. Düğünde çaycılar, kahveciler tutulur. Gelin arabadan inmez bir tane çığırtkan oğlanın babasını çağırır. Ne verirsin diye sorarlar.

 Para altın hayvan alırlar. Annesini çağırırlar. Ondan da alırlar. Hatta şöyle bir diyalog yaşanır. Tosun verecem der çağırtkan tosunu zaten veriyorsun der. (Oğlanı kastederek) (K.Ş. Hacer KOÇAK,49 ; K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

YUMURTALIK’TA ÖLÜM ADETLERİ

 

Akşamdan öldüyse sabaha kadar beklenir. Işıklar üç gün yakılır. Üzerine bıçak konur. Kıbleye çevrilir. Konu komşu yemekler çaylar getirilir. Kazanlar kurulur. Kadınsa kadın yıkar, erkekse erkek yıkar. Abdestler alınır. Yıkandığı yerde üç gün lamba söndürülmez. (Buraya geleceğine inanılır). Kefenleri hazırlanır. Hoca cenazeye abdest aldırır. Ölü kanılık suyla yıkanırmış (ne soğuk, ne de çok sıcak). Temiz olsun diye bu su seçilirmiş.

 Suya el vurulmazmış. Suyun içine çiçek atılır. (Limon, reyhan, gül, güzel kokması için) Kazanlar kurulur kaynatılır. Sabunlar rendelenir. Yıkanmaya baştan başlanır. Ayağına kadar her tarafı iyice yıkanır. Biri sol tarafına biri sağ tarafına geçermiş.

 Biri sabunlarken biri su tutarmış. Meftayı yıkarken ezmeyeceksin yıpratmayacaksın. Mefta su içinde kalmayacak şekilde konur. Dualar okuna okuna yıkanır. Duru su dökmeye başlanır. Aile bireylerinden isteyen olursa 3 defa baştan aşağı su döker.

Ölü kadın ise 3 tane yağlık kafasına 1 er tane yağlık ellerine bağlanır. Eline kafasına kına katılır. Çörek otundan kefenin içine konur. Uğursuzluğu önlemesi için nazara da iyi geldiğine inanılır. Çörek otunu 7 kişi 3 Kulhu bir Elham okuya okuya kefenin içine atarlarmış.

 Temiz çarşafla her tarafı temizlenir. Kefene konur göğsünden aşağısı örtülür. Eli dışarıda kalır. Çocukları, kardeşleri gelir gelini öpüp helalleşirler. Ellerini de bağlarlar kefenlerler. Ayak baş parmakları birbirine bağlanır. Cenaze namazı kılınır.

 Hısım akraba omuzlarında götürürler. Çocukları veya babası mezara indirir. Kocası nikahı düştüğü için indirmez. Mezarın başına zeytin, kavak, çiçek dikilirmiş. Ölü sahiplerinin üzerine biraz ölü toprağı atılır acısı azaldın diye. Mezardan gelene kadar yemekler hazırlanır. Dualar okunur. Gelenler çay şeker, yemeklik malzemeler, yemekler getirirler. (Yardımlaşma örneği)

3 gün cenaze evinde ocak yanmaz, yemek pişirilmez. 3. gün öğlene kadar helva yaparlar. Helvalar yemekler dağıtılır. Kuranlar okunur. Yemekler yapılır. 7 yemeği 40, 52 yemekleri yapılır. 52’sinde lokum dökülür. Etin kemikten ayrıldığı zamanmış. Burnun direği sızlarmış lokum döküldüğü zaman sızı hafiflermiş.

Anlatılan bir rivayete göre meftanın baş kısmına tahta konurmuş, kişi öldüğünde mezarlıkta bekleşirlermiş. Kim öldü diye düşünürlermiş.mefta  Kafasını kaldırdığında tak diye bir ses duyulurmuş,kafasını vurduğunda kendisinin öldüğünü anlarmış. İmamında bu sesi duyduğuna inanılırmış. (Tabi kalbi temiz, emeli temiz imam bu sesi duyarmış).

 

ÖLÜM İYİLİĞİ

 

Ölümü yaklaşan kişi için dünyalığını topluyor, dünyalığını düşünüyor, bir ayağı çukurda, vadesi yaklaşmış denirmiş. Ölen kişinin hep sonrasında anlatılır. Öleceğini anlamıştı helallik istemişti veya belirtiler göstermişti denir.

 Ölü yakınları yas tutarlar, ağlarlar. Radyo.TV. açılmaz Saçlar taranmaz tıraş olunmaz. Kıyafetler değiştirilmez. Banyo yapılmaz. Ölüm olayı bayramda olmuşsa buna yaslı bayram denir. Bu dönemde gelen misafirlere sadece acı kahve içirilir.

 Ölü yakınlarını acısı hafiflemesi için, acısı soğuması için sıcak sac devrilir onun üzerinde acısı hafiflesin diye banyo yaptırılır. Ölünün arkasından ağıtlar yakılırmış, sırf bu işi yapan kadınlar varmış. Onlar çağırılırmış.

 Ölü ortaya alınır veya bir elbisesi ortaya alınıp ağıtlar yakılırmış. Ağıtlar genelde yakılan kişinin adıyla anılırmış. İskat denilen ölen kişinin günahları hafiflesin diye yakınları arasında para toplanır ve fakirlere dağıtılır.meftanın ayakkabıları yol kenarına bırkılır. (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

ADAK VE DİLEK İNANIŞLARI

 

Adak veya dilek için önemli ve kutsal kabul edilen türbe ve yatırlara gidilir. Buralara da çeşitli dileklerde bulunulur ve adaklar adanılır. Bunlara göre adaklar gelinip gerçekleştirilir.         (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

KADER İNANIŞLARI

 

Bilindiği gibi kaderle ilgili inanış sadece yumurtalıkta değil Anadolu’nun her tarafında mevcut olan belirgin bir inanmadır. Bu inanma kaynağını dinden alır.

Alnına ne yazılırsa onu çekersin. Bu alın yazısı anne karnında yazılmıştır. Ne yazılmışsa o olur. (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

AYNA İNANIŞI

 

“Gece aynaya bakılmaz. Bilhassa evlenecek olan kız ve oğlanlar gece aynaya bakmaması gerekir. Çünkü gece aynaya bakmak bahtını karartır.”

 

NAZARA KARŞI KURŞUN DÖKMEK

 

Nazardan korunmanın en meşhur yolu, üzerinde veya nazardan korunması istenen eşyada çörekotu taşımaktır.

Yetişkin bir insan veya bir çocuk hastalandığında nazar deyip değmediğini anlamak için kurşun dökerlermiş.

“Bu işle uğraşan kadının kurşun eritmek için özel bir tavası olurdu. Bu tavada kurşun eritilir. Eritilen kurşun soğuk suya atılır. Soğuk suya atarken hasta olan kişinin kafasına bir tepsi konur. Bu tepsinin üstüne için soğuk su olan bir kap konur.

Eritilen kurşun işte bu soğuk suyun olduğu kaba atılır. “Caz” diye bir ses çıkar. Kadın: “aboo”, “Sübhanallah” falan der. Sonrada nazar varsa “erkekli dişili” der. Yani nazarın çok fazla olduğunu söyler.

Bu kaptaki suyun bir kısmı hastaya içirilir. Evin belirli yerlerine serpilir. Su daha sonra ayağı deymedik bir yere dökülür. Katılaşan kurşun üzerinden yorumlar yapılır. Kurşun kapının üzerine asılır. (K.Ş. Ganime YILMAZ, 80)

 

HAYVAN İNANIŞLARI

 

Baykuşun uğursuzluğuna inanılır. Kara kedi uğursuzdur. Balıkla anlatılan çeşitli inanışlar mevcuttur. Anlatılan rivayete göre Hz. Nuh’un gemisi fareler tarafından delinmiş. Bu nedenle fareler pek hayırla anılmaz. Balıklar bu deliği kapatmışlar. Bu nedenle insanlar seni kanın akmadan yiyebilsinler denmiş. Kanı akmadan yenilebilen tek hayvandır. (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

GECE SAKIZ ÇİĞNENMEZ İNANIŞI

 

Özellikle gece sakız çiğneyen çocuklar büyükler tarafından uyarılır. Eğer o günde veya yakın bir zamandan birisi ölmüşse onun ismi söylenerek “…. Etini mi çiğniyorsun” denir. Yani gece sakız çiğnemek ölü eti çiğnemek gibidir. (K.Ş. Şerife SARAÇ, 55)

 

AŞURE AYI İNANIŞLARI

 

Hz. Nuh’un gemisinde kalan bütün yiyeceklerden atılarak yemek yapıldığına aşurenin de buradan geldiğine inanılır. Gemi de her şeyden biraz kalmıştır. Bu nedenle hepsini atarlar. Bu aya Muharrem ayı da denir. (K.Ş. Celal DOĞAN, 51)

 

HASTA İNANIŞLARI

 

Mezarlıkta bir meşe ağacı varmış. Hasta, aydaş hastalığı, gelişemeyen çocuklar bu ağacın gövdesinden 7 defa geçirilirmiş.

Gelişemeyen zayıf çocuklara yürüyemeyen konuşamayan çocuklara 4 yolun ortasına kazan koyarlarmış. Altına da kepli ağaç, meşe odunu koyarlarmış.

Atı hastalananlar atlarını belirli mezarların etrafında 7 defa dolandırırlarmış. Hamile kadın 9 ayda doğum geç olursa doğum kolaylaşsın diye devenin altından geçirirlermiş. (K.Ş. Osman Şose, 50)

 

YATIRLAR

 

Dedeler bulunurmuş. Çoban Dede, Uzun Dede, Demir Dede, Dur Hasan Dede, Cabbar Dede.Temirtaş dede. bunlar ziyaret edilirmiş. Bunların 7 kardeş olduğuna inanırlarmış.

Çoban Dedeyle, Cabbar Dede kardeşlermiş, Cabbar dede ayakkabıcıymış. Çoban Dede çobanlık yapıyormuş. Mendilinde sütü Cabbar Dedeye getirmiş. Cabbar Dede de kadının birinin ayakkabısını yapıyormuş. Çoban Dede kadının topuğunu görünce kalbi bozulmuş. Süt şar şar akmaya başlamış. Cabbar Dede de dağ başında kim olsa erer önemli olan insanlar içinde ermek demiş. Süt durmuş.

Daha sonra bu dedelere bağlanan çeşitli hikayeler bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi de ağanın biri hacca gitmiş. Yanında bir tutması varmış. Ağa hacıya gitmiş. Ağanın karısı da bir gün yemek pişirmiş. Ağan burada olsaydı sıcak sıcak yerdi demiş. Tutma ben götürürüm demiş. Sonuç olarak ağanın yanına varmış. Yemeğin dumanı üzerindeymiş. Ağa Hacıdan gelmiş. İnsanlar elini öpmeye gelmişler. Ağada tutmayı göstererek esas mübarek insan o demiş. Tutma kaybolmuş. Bu hikaye dedelere bağlanmaktadır. (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

YAĞMUR YAĞSIN DİYE”BODÜ BODÜ” İNANIŞLARI

 

Ziyaretlere gidilirmiş. Namazlar kılınır adaklar adanır, kurbanlar kesilirmiş. Keçiler susuz bırakılarak dağda meletilirmiş. Bodü bodüler oynanırmış.

Bodü bodüler; çatal çıbığın üzerine eski bir kıyafet giydirilir. Başına bir şapka takılır, ceketler ters giydirilir. Buna günahsız, daha günahı olmayan küçük çocuklar yapar. Ceketler ters giyilirmiş. Kapı kapı çocuklar şu tekerlemeyi söyleyerek dolaşırlarmış. İnsanlarda onların üzerine su, bulgur, buğday vb. atarlarmış.

Bodü Bodü neden oldu

Bir kaşık sudan oldu

Buğday verenin oğlu olsun

Arpa verenin kızı olsun

Hot badi badi

Anan baban neden öldü

Bir kaşıcık sudan öldü

Tarlalar yarık yarık

Çiftçilerin beli bükük

Yerden bereket gökten yağmur

Ver Allah’ım ver

Sicim gibi sulu sulu yağmur ver

Yağmur yağmazsa kelleye dua yazıp iple bağlayıp dereye ıslıyorlarmış. Saf olan duası kabul olacak birisi götürülür. Ortalık yağmura doymasıyla birlikte kelle geri çekilir. Yoksa ortalığın selin götürebileceğine inanılır. Sel getirmeyin üzerimize derlermiş. İrinen zakkum ağacına bağlarlarmış (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

TABİAT OLAYLARINA İNANIŞLAR

 

Yerin altında bir sarı kız varmış. Bu sarı kızın ayağı altında sabun varmış. Sabun ayağının altından kaydığı zaman sarıkız sallanır. Dünyada sallanırmış. Dünya öküzün boynuzunun arasındaymış, sallandıkça veya kuyruğundaymış. Öküz sallandıkça deprem olurmuş. (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

İLĞİNÇ İNANIŞLAR

 

Halk arasında tırnak kesmenin zamanı ve yeri vardır. Gece tırnak kesmek pek hoş karşılanmaz. Her yerde ulu orta tırnak kesilmez. Elinin titrek olacağına inanılır. (K.Ş. Abdullah TURUNÇ, 27)

 

İLĞİNÇ İNANIŞLAR

 

Harnıp ağacı (Keçi boynuzu) uğursuz olduğu söylenirmiş. Çeşitli ağaçlar uğurlu, çeşitli ağaçlar uğursuzdur. Bunların biri faydalıdır. Diğeri zararlıdır. Örneğin keçi boynuzu zararlı uğursuz, çörekotu faydalı nazardan korur. Ayrıca insanlar evlendiği zaman gelin kapıya dut yaprağı asma yaprağı yapıştırır. Ayrıca mezarlarda ulu meşeler vardır. Tedavi edicidir. Gövdesinden geçen çocuklar iyileşirler. (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

İLĞİNÇ İNANIŞLAR

 

İnsanlar için zaman kavramı çok önemlidir. İnsanoğlu zamana da çeşitli inanmalar yüklemiştir. Perşembeye deri denirmiş. o gün iş yapılmaz, çamaşır yıkanmaz. Uğursuz olduğuna inanılır iş tutulmaz. (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

ŞİFA VERDİĞİNE İNANILAN NESNELER(HALK HEKİMLİĞİ)

 

Bilindiği gibi halk hekimliği İslamiyet öncesi dönemlere uzanan köklü bir geçmişe sahiptir. Altay Türklerin sihirbazlık hekimlik gibi vasıfları da vardı. Bu geleneğin özünü kaybetmeden ancak değişikliğe uğrayan özellikleriyle yakın zamanımıza kadar devam ettiğini söyleyebiliriz.

Birçok eski dönemlerden kalan uygulamaların İslami motiflerle tekrardan şekillenerek devam ettiğini görebiliriz.

Genelde halk hekimli karşımıza ocaklık geleneği şeklinde elvermeyle çıkmaktadır. Bir aileye bu gelenek veriliyor. Bu ailenin soyuyla birlikte bir sonraki nesle el vererek yüzyıllarca sürmektedir. Duası veya uygulamaları tedavi edici kişilere ocak denir.

Eskiden tıp bu kadar gelişmiş değildi veya insanlara bu kadar imkân bulunamayabiliyordu. Halkta çözümü yine kendi bünyesinde buluyordu. Kendi yaralarını kendi sarıyor. Kendi çözümlerini üretiyor.

– Taban çiçeği, deve çökerten, pıtıraklı otlar kaynatılıp içilirmiş. Kalbe iyi gelirmiş. Kalp damarlarını açarmış

– Murt Çalısı: Kaynatıp içtiğin zaman şekeri düşürüyor.

– Çakır Dikeni: Sıtma hastalığına iyi geliyormuş.

– Vezir yaprağı: Yaranın üzerine veya yanığa iyi gelir.

Bedir ağacı: Yaprağı haşlanıp hamur haline getirilip yaranın üzerine vurulurmuş.

– Sınıkçılar (Kırıkçılar): varmış. Kocakarılar kamış, hamur, davar kılıyla tedavi ederlermiş.

– Yılan Kabuğu: Hayvana insana yedirdiğin zaman sinirleri döküyormuş.

Ayrıca denize de ocale denirmiş. Girildiği zaman yaralara iyi gelir. Ayrıca kumu da sızılara felçleri tedavi edicidir. Deniz suyu çok faydalıdır. Pişiklere iyi gelir. Sinüsütleri temizler. (K.Ş. Osman ŞOSE, 50) (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

 

YUMURTALIK İLÇESİ’NİN HALK EDEBİYATI

AĞIT

 

Ağıt; “Halk şiirinde ölen bir kişinin ardından söylenen, onun meziyetlerini belirten, ölümünden duyulan üzüntüleri dile getiren şiirlerdir.” Divan edebiyatında mersiyeler durumundadır.[2]

Bunların menşeini eski Türklerdeki ölenin ardından ayin yapma adetine, yani “yuğ törenleri”ne kadar götürebiliriz. Bugünde Doğu ve Orta ve Güney Anadolu’da ölü için ağıt yakmak geleneği vardır. Belli bir zaman içinde ölü evine gelen herkes, bilhassa halk şiiri geleneğine yabancı olmayanlar, duygularını şiir halinde anlatır. Yalanda olsa içten ağlamasa da ağlarlar. Böyle yakılan ağıtlar tam anonimlik özelliğine sahiptir. Daha ilk söyleyenin ağzından çıkarken öteki ağıtlara büyük ölçüde malzeme verir.  Halk şairleri de ağıtlar söylemişlerdir. Bunların öteki anonim ağıtlardan farkı belli kişilerin eseri olmasıdır. Aşıklar daha çok, ölümü çevresinde yankılar uyandıran kimseler için ağıt söylemişlerdir. Delikanlı iken veya yeni evli iken ölenler, bir hileye bir düzene kurban gidenler, ölümleri bir ailenin veya zümrenin yıkımına sebep olanlar gibi. Halk şairleri sel, zelzele, salgın hastalıkları gibi büyük felaketler için yazılan şiirlere de ağıt adını vermektedir.[3]

Ağıtlarda halkımızın kültürü geçmişi saklıdır. Bir kısmı yüz, yüz elli yıl öncesini anlatan bu ağıtlarda bazen Göktürk yazıtlarında görüldüğü gibi bir sesleniş, bazen Dede Korkut Hikayelerinde olduğu gibi yiğitçe bir haykırış vardır.

Anadolu’da söylenen her türkünün olduğu gibi her ağıdın da bir öyküsü vardır. Halk hissettiğini gönlüyle söyler. Ölen kişinin yakınları sevenleri yürek acısıyla çırpınarak söyledikleri feryatlarıdır. Ağıtlar genellikle ölen kişinin, yakılan kişinin adıyla bilinir. Halk kültürümüzde bu işi yapan meşhur ağıtçılarımız bulunmaktadır. Genelde ağıda bunlar çağrılır yakılır.  Ama bir acılı anne bir ciğeri yanmış yar, bir baba bunlardan geri kalmaz yürekleri ortaya koyup içini dökerler. Öykülerini de zaten ağıtların içerisinden bulmak mümkündür.

 

GARA’NIN AĞIDI

 

Sereme sereme seremediler

Mezarı olduğunda

Bir yılandan adam ölür mü

Karamış kara dirler

 

Yüce dağdan sallıydı

Bizi buldu bu dert

Zeytinbeli hep döküldü

Vermedi felek vermedi.

(K.Ş. Songül KAÇAK, 65)

 

SUNA KIZIN AĞIDI

 

Suna kızım suna kızım

Ağ elleri kınalı kızım

Niye beni sevmez misin

Dargın mısın bana a kızım

 

Yokluğun bizi hüseyinimi yakmış

Kurban olam acı ölüm

Kızımızı bizden ayırma

Suna kızım suna kızım

 

Yağmur yağar yer ıslanır.

Guzun toprakla beslenir.

Seni soran herkes sana seslenir

Yavrularını öksüz bırakıp gittin

 

(K.Ş. Songül KAÇAK, 65)

 

AĞIT

 

9 oğlum vuruldu

9 da kazan kuruldu

Düşman başına vermesin

9’u birden kırıldı.

 

9 tane var yiğidim

Derdi deldi geçti bağrımı

Borcum var üstüne benim olursa

Yürekten keserim guzum vay

 

Borcum var aman Osmanım

Hani Hallim uslanım

Düşmanların saz çalıyor

Nerdesin guzum ses verin. (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

AĞIT

 

Dışarıda sattılar gülleri

Şekerden tatlı dilleri

Elin elime kavuşamadı

Bu garip yiğidin ne olur halleri

 

Sevdiğine kavuşamaz

Ne olur bu garip yiğidin halleri

Soldu artık gülleri

Ne olur bu garip yiğidin halleri

 

Uzun boyun göremedim

Evvel bize çok gelirdin

Gittin uğramaz oldun

Ne olur bu garip yiğidin halleri

 

Benden yana varırsan

Anan bana darılır

İki tane hastalık bacağımdan sarılır

Ne olur bu garip yiğidin halleri

 

Çardağa çıkmış uyumuş

Helkesi dolu su imiş.

Zeytinbeli Zeytinbeli

Benimde görün ölümü

(K.Ş.Songül KOÇAK, 65)

 

TRAKTÖR ALTINDA KALAN SARI OSMAN’IN AĞIDI

 

El işine diktin direk

Buna dayanır mı yürek

Kalemlinin sinesine

Kanlar akmış süre süre

 

Gözlerin kör ola motor

Bir gün çekmedi yasını

Guzum benim geçti gitti

 Sayıklar yetimlerin seni

 

Tarlasına vardımıdın

Üzerine çökmüş motor

Nideyim Sarı Osmanım

Buralarda yetim kızların

 

Gözlerin kör ola motor

Bir gün çekmemiş yasını

Kuzum dereye düşmüş

Tahir duymuş sesini

 

Tarlasına vardımıdın

Orasıda vermiş mozlak

İnce belli sarı Osmanlım

Orası da vermiş mozlak

 

 

Cadanalım hazel oğlum

 Mehmet ile gezer

Biri sarı biri kara

Oğlum Mehmedinden güzel

 

Osmanım Mehmedinden güzel

Anan muradın alasın

Ben böyle ölüm görmedim

Aya gövdesinden ayrı

 (K.Ş. Osman ŞOSE, 50)

 

AĞIT

 

Bir fincandan da kahve içtim

Öldüm öldüm kusamadım

Telli kunduramı giyip

Direm direm basamadım

 

Arabayı yer ettiler

Üstüne kilim örttüler

Ölüm haberini ilettiler

Kalem kitap okuttular. (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

AĞIT

 

Sabahınan cumburluna biniyrodum bir hoppalının

Düşman başına vermesin kanlı pırtılı sohpalının

Vurmasına gam tutdurdum görenler yerinsin diye

Vurmasına gam tutturdum kalbi yere gelsin diye

Önüne koyup vurdurturdum görenler bayılsın diye (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

 

KARPUZ TARLASINDA YILDIRIMDAN ÖLEN SALİH’İN AĞIDI

 

Yatağını da bir savana sardılar.

Karpuz tarlasına hemen vardılar

Bir hevesle gitti ölü buldular

Muradı koynunda kaldı Salihin

 

Salih başına yıldırım düşmüş

Her tarafı yanmış pişmiş börtlemiş

Simsiyah olupta boğazı şişmiş

Muradı koynunda kaldı Salihin

 

Giderim giderim nerde kaldırım

Orda Salihime düşmüş yıldırım

Hekime savcıya tezce bildirni

Muradı koynunda kaldı Salihin

 

Elinde radyosu hala çalıyor

Arkadaşları başucunda ağlıyor

Ecel çevirmiş ya orda buluyor

Muradı koynunda kaldı Salihin

 

Acı haber gelip köye yayıldı

Salih ölmüş diyen yol koyuldu

Anası da düşüp bayıldı

Muradı koynunda kaldı Salihin

 

İki köye birden kazıldı mezar

Oturmuş Osman’ın dertlenip yazar

Kaderin yazdığını Allah’ım bozar

Şu yalan dünyadan göçtü Salihim

 

Koca Zeytinbeli yollara düştü

Böyle bir acıya aklımız şaştı

Şösen Osman’da söyleyip coştu

Allah’ın rahmetinde göçtü Salihim

(K.Ş. Osman ŞOSE, 50)

 

ASKERİ ÖĞRENCİ İSMAİL’İN ANNESİ,ŞEMŞİ FİLİK AĞIDI

 

Adana’ya vardımıdı

Var oğlumun koğuşlar

Acep bana gösterir mi?

Başındaki çavuşları

 

Adana’ya vardımıdı

Trampetten tatlı öter

Küçücükken asker ettim

Kuzum koğuşunda yatar

 

Hoş geldin hacı dayısı

Biz olduk başı kayısı

Kızlarıma gıran girsin

Oğlum hepsinin iyisi

 

Tarlalarda ot yolarım

Ayak yalın başım kavak

Allah sabrımı versin

Uzun gece olmaz sabah

 

Kurban olam Cennet bacı

Vurdum başıma başıma

Beni kuzuma salarsan

Kurban olurum eşine

 

Gada’ullım Müzeyyen gelin

Görümceni verme ele

Dam dolusu selam salmış (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

 

 

GARA’NIN AĞIDI

 

Ben beylerin bacısıyım

Altımda atım yalaklar

Cenazeni gılsın Garam

Şu göğlerdeki Melekler

 

Gani ağa Gani ağa

Al mantını çekik dağa

Aslanı çakallar boğmuş

Derelerde guva guva

 

Dem tutturdum guyuyunan

Garam yundu suyuyunan

Get de görüş efendioğlun

Adanada Viliyinen

 

Dem tutturdum nicesine

Garbi yelin deysin deyi

Aslan Garam harbediyor

Emmilerim gelsin deyi

 

Datlı efendi datlı efendi

İzin verde getireyim

Guma fazla beklemişler

Yatağına yatırayım

 

Zeytinbeli ot oynağı

Zifirden firek köyneği

Sefil anan düğün kurmuş

Garam oynasın deyi

 

 

Hele mezar mezara

Mezarın otu bozmara

Varın söyleyin göğcelere

Gızım çeksinler bazara

 

Oğlu olan öğünmesin

Olmayanlar yerinmesin

Şu garamın akranları

Gözlerime görünmesin

 

Tekerek garam tekerek

Laf verir yaşın çekerek

Düşünlerde oynar oyun

Cöbüne mendil sokarak (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

İNCE HACININ AĞIDI

 

İşte geldim mezerine

Ağlıyorum üzerine

Emmilerim düğün kurmuş

Adananın pazarına

 

Şu işliği görüyon mu_

Bedenine dar geliyor

Benim için öldürdüler

Namusuma ar geliyor

 

Yanıyorum yanıyorum

Gökte bulut dönüyorum

Nereden bir atlı çıksa

İnce Hacım sanıyorum

 

Yürüdü tutarlı uşağı

Kuşanın gayret kuşağı

Benim arkam çok diyordun

Hani emmiyin uşağı

 

Tatarlının söğütleri

Top top olup bitti mi ola

Avın almış İnce Hacı’m

Muradına yettim ola

 

Kadın alayım Uraşan

Deli olur bu derde düşen

Ulaş beri gel kayınım

Hacımın hali perişan

 

Adananın döleğinde

Bizim uşak oymağınan

Hacım kaçkın gece gelir

Kahvaltı yer kaymağınan

 

Çıkıntı derende burnuna

Beni de aldı terkiye

Uraşana el ediyor

Ulaşın diyor bakiye

 

Şu dağlara karlar yağdı

Çalılar boyunun eğdi

Öyle deme kele bacım

Gitti geldi yol eyledi

 

Düşman gelir katar katar

Hacım kolun bir hoş atar

Altı patın topu dönse

Hacım bir orduya yeter

 

Gayrı canımdan usandım

Obalar vuruyor sözüi

Topuğumdan kurşun değil

Görmesin Hacım gözü

 

Üzüm kara üzüm kara

Salkımları düzüm kara

Buna düşman kızı derler

Garardımdan yüzüm karar

 

Kıyık İnce Hacım kıyık

Ağ dudakta sümbül bıyık

Onu aldı doydu mu ola

Tatarlı da koca büyük

 

Belinde hama kuşağı

Şuna canım kaynamaz mı?

Nerede bir düğün görse

İnce Hacım oynamaz mı?

 

Zöhrenin gözü sürmeli

Hacıya öğüt vermeli

Yüreği yangın hacımın

Binboğadan kar salmadı. (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

AĞIT

 

Gadan alırım Hürü Dezze

Çıkıları kim çezecek

Öldüğüme yanamıyom

Kasım öksüz kim bakacak

 

Şu evimin yılığına

Bakın benim soluğuma

Muradım garnımda galdı

Koku dökün beliğime

 

Uzun yollara gittim de

Çamlarını keser hızar

Karakol bebek ister

Memlekette çifte mezar (K.Ş. Ayşe YALÇIN, 70)

 

AĞIT

 

Yarenleri, yoldaşları, konuları, komşuları

Mezarını eller deşmez, yok mu idi gardaşları

Nereye geldik çaylı kızı

Gelsin de burada otursun

Gelin küsmüş gidiyor

Getsin de onu getirsin. (K.Ş. Ahmet YILMAZ, 54)

 

AĞIT

 

Kapısında badem ağacı hele dalına dalına

Gelin bizi unutmamış gelir salına salına

Gadan alıyım gelin Zeytinbeli senin elin

Kırılasıca kolların beşik sallamamış gelin

 

Beşir babam kız Beşir

Aklını başına devşir

Ayastan düğürcün gelmiş

Kalk bacım gayfeni pişir. (K.Ş. Ganime YILMAZ, 80)

 

 

ALKIŞ VE KARGIŞLAR

 

Türkçe aklamak, övmek, medh-ü sena etmek, şükretmek, hamdetmek kökünden gelen ve Kaşgarlı Mahmut tarafından Hz. Peygambere getirilen salavat anlamında da kullanılan alkış kelimesi bugün sadece el çırpmak suretiyle ifade edilen takdir göstergesinin adı olarak kullanılmaktadır. Türk İslam tarihinde ise devlet büyüklerine karşı törenlerde söylenen övgü, şükür ve iyi dilek sözlerine alkış adı verilmiştir. Folklorik olarak alkış halk dilinde dua niteliğindeki sözlerdir. Bu sözlerin pek çoğu halkın duyuşunu, düşünüşünü ifade eder. Bilindiği gibi Dede Korkut Hikayelerinde de alkış örnekleri bulunmaktadır. Alkış ile dua aslında ayrılabilir. Ancak bu iki ürüne folklorik olarak bakıldığında aynı sınıfta incelemek gerekir. [4]

Kargış ise Türkçe sözlükte; “Kargışlamak işi veya bu amaçla söylenen sözler, lanet, telin, beddua” olarak tanımlanmaktadır. Alkış ve kargışlara kimi zaman dua, beddua dendiği de olmaktadır.[5]

Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi ilçemizde de duygu ve düşünceleri, hisleri ifade de dua ve bedduadan yararlanılmıştır. Halk bünyesine yerleşmiştir.

 

GENÇLER İÇİN DUA VE ALKIŞLAR

 

Gençlerin sevdiğine kavuşması ve hayatta başarılı olması temennisi ifade eden alkışlardır. Bunlar:

Allah göynü muradını versin

Allah ne muradın varsa vesin

Allah istediğine kavuştursun

Allah sevdiğine kavuştursun

Allah tuttuğunu altın etsin

Allah sevdiğin kıza nasip etsin

Allah başlı gelinler ola (İyiliği görülen kızlara yapılan dualardır)

Allah başarılar versin

Allah zihin açıklığı versin

Allah özendiğini versin

Başın pınar olsun, ayağın göl olsun

Allah doğru yola götürsün

Başına ak günler doğsun

 

YOLCU UĞURLAMA ALKIŞLARI

 

Ben sana yolladım. Allah’a emanet

Allah kavuştursun

Allah yol akkınlığı versin

Sen bana yolla sağ selamet, ya rabbim

Allah yolunu açık etsin

Allah göğsü merhametli kullarla görüştürsün

Allah kazalardan belalardan korusun

Su gibi git, su gibi gel

Salcalan gidin. Salcalan gelinl. (Sağlıcakla gidin, sağlıcakla gelin anlamındadır)

Oralar mekanın, buralar dikenin olsun. (Gelin kızı uğurlarken söylenen alkıştır.)

 

ALKIŞLAR

 

Karı koca ve çocuklar için yapılan alkışlardır.

Allah ekmeğinin bütün etsin

Allah hayırlı evlat versin

Allah göğsü merhametli, karınnı imanlı evlatlar versin

Çocuğunu Allah bağışlasın

Allah seni çoluk çocuğuna kavuştursun

Allah seni başımızdan eksik etmesin

Allah analı babalı büyütsün

Allah evlat acısı göstermesin

Allah çoluğunu, çocuğunu bağışlasın.

 

BELA VE MUSUBETLERDEN UZAK OLMA TEMENNİLERİ

 

Bunlar ilk bakışta bela ve musibetleri dile getirdiğinden beddua gibi söylenir. Ancak olumsuzluk eki ile duaya çevrilir.

Allah zevalini versin

Allah belanı vermesin

Ocağın sönmeyesice

Allah kem damarlarını kırsın (Öfkeli olan için söylenir)

Gözün kör olmasın hadi!

 

 

SAĞLIK SÖZLERİ

 

Bir iyilik karşısında veya sevgi ve şefkatin tesiriyle daha çok büyükler tarafından söylenen alkışlardır. Bunlar:

 Allah iyiliğini versin

Eline koluna sağlık

Allah uzun ömürler versin

Allah acil şifalar vermesin

Elin ayağın dert görmesin

Allah eline koluna dert vermesin

Allah dert verip derman aratmasın

 

ÇOCUKLAR İLE İLĞİLİ KARGILAR

 

Bunlar daha çok anlık duyulan öfke neticesinde ebeveynlerin tepkisini dile getiren ve ciddi anlam taşımayan alkışlardır.

 

Geberesine çocuk

Cıbarına gelesice

Çocuğuna gelsin hadi!

Olmaklara ermeyesice

Çocuğuna şim indirsin (“üzerine şimşek düşsün” anlamındadır)

Sıraca yiyesice (Sarılık hastalığına yakalanasıca anlamını taşır)

 

KARGILAR, BEDDUALAR

 

Bu tür kargışlar söylendiğinde, kimi zaman gülümseme, kimi zaman da kabahat işlemenin vermiş olduğu mahcubiyetle bakılır. Söyleyen kişinin aslında kastettiği ile söyledikleri aynı değildir. Yani anlık tepkilerde ve kızgınlıkla veya fazla samimiyetten dolayı bu tür kargışlar söylenebilmektedir.

Ayrıca bu tür kargışların muhatabı genellikle bir kişidir. Yani ev, ocak, aile gibi kurumlar kargışa dahil edilmez. Bu kargışlar:

Allah canını alsın.

Var ocağın sönsün hadi!

Allah cezanı / cevizini versin

Allah belanı versin

Allah zevalini versin

Zıkkımın kökünü yiyesice

Damalan yiyesice

Allah müstakını versin

Sang ölümlerine gelesice

Allah canını alsın

Gözün kör olsun

 

BEDDUA VE İNTİZARLAR

 

Allah defterini dürsün

Allah bir belanı versin

Allah nüzul etsin

Allah benden beterini versin

Allah gün yüzü gördürmesin

Allah’ından bulunsun inşallah

Allah taş etsin

Allah senin bana benim sana yüzümü göstermesin

Allah sürüm sürüm süründürsün

Nim olasıca

Mürd olasıca

Sang ölümlere gelesice

Sangadak ölümden gidesice

Kurşunlara gelesice

Elin ayağın tutmasın

Boynu altında kalasıca

Bana yaptığını Allah da sana yapsın

İki yakan bir araya gelmesin

Gudum gudum gudurasıca

Gözün açık gitsin inşallah

Muradına ermeden geberecise

Ciğer başına ateş düşecise

Gevur ölümüne gidesice

Cehennemin dibine gidisice

Naha gözü kör oldun da yedenler bulunamasın

Eli kına yüzü duvak görmeyesice

Gevur içine gidesice

Gidişin olur da gelişin olmaz inşallah!

Yağlı kurşun yiyesice

Zıkkımın kökünü yiyesice

Kişi ve Ailesini İlgilendiren Kargışlar

Oduna ocana kül elensin

Evine baykuşla dönesin

Bacasına baykuşla dünesin

 

ÂŞIKLIK VE ŞİİR GELENEĞİ

Her ülkenin, bölgenin, yörenin kendi bünyesinden çıkardığı yüce yürekleri olduğu gibi ilçemizde de âşıklık ve şiir söyleme geleneği bulunmaktadır. Âşıklık geleneği pek yaygın olarak bilinmemekle birlikte kendine has üsluplarıyla şiir söyleyen birçok kişiyle karşılaştım. Tabi bunların hepsini almam mümkün olmadı. Ama bir kaçını verdim. Bunların hepsi bulunmayı bekleyen bir değer. Âşıkların en önemlisi ve bilineni yörede yaşayan Âşık Dertli Kazım-u’dur.

Bunun yanında yıllarca şiir yazıp biriktiren hayattaki sevgiyi, coşkuyu, üzüntüyü bir şekilde yaşayan birçok şahsiyette bulunmaktadır.

 

AŞIK DERTLİ KAZIM

 

Dertli Kazım Adana’nın Yumurtalık ilçesinin Gölovası köyünde 1926 yılında dünyaya gelir. Onun şiir yazmasını sağlayan gençlik ve çocukluk yıllarında okuduğu Sürmeli Bey, Kerem ile Aslı, Şah İsmail ve benzeri kitaplardır. Onları okuyarak ezber etmiş. Kendisi de onlar gibi olmaya özen göstermiştir. Halasının kızı olan Güllü’ye aşkının şiir ve hikâye ile anlatılmış olması da bu özentinin bir sonucudur. Kısaca okuduğu kitaplar ve Güllüye olan aşkı onu şiirlere sürükler. Dertli Kazım hayattan pek beklediğini bulamadığı için ölmeden önce kendi mezarını yaptırmıştır.

Sonuç itibariyle, Dertli şiirlerinde hiçbir zaman mahlas kullanmayan, irticalen atışma yapamayan, bağlama çalmasını bilmeyen, vatansever, Atatürkçü, inançlı, devlete Cumhuriyete bağlı aydın bir halk şairidir.

Şiirlerinde hep kendi adını kullanmıştır. Ceyhan’ın Yumurtalık’ın, Göl ovası’nın sembolü, simgesi olan kendi halinde bir Dertli Kazım’dır.[6] Burada yöreyle ilgili şiirine de yer vermek istiyorum.

Türkiye’nin Cenneti

Dinleyiniz biraz tarif edeyim

Çukurova Türkiye’nin cenneti

 

Dört mevsimi birbirinden güzeldir.

Çukurova Türkiye’nin cenneti

 

Kar yağıp da kapanmıyor yolları

Deli poyraz kurumuyor dalları

Kovanında bal tutmuyor balları

Çukurova Türkiye’nin cenneti

 

Her mevsiminde koyun kuzu yamaçta

Çiftçi işçi bir şey yapmak amaçta

Avcıların gözü keklik tuvaçta

Çukurova Türkiye’nin cenneti

 

Çiçekler var koylarında çayırda

Tazı tavşan kovalıyor bayırda

Sığırtmaçlar tutsak değil ahırda

Çukurova Türkiye’nin cenneti

 

Dertli KAZIM git manavda muz ara

Zebze meyve her gün gelir pazara

Bu bölgemiz gelmesin hiç nazara

Çukurova Türkiye’nin cenneti

 

YUMURTALIK ŞİİRLERİ

 

  1. Çok özledim vatanımı ilimi

Görmek için geldim zeytin belini

Koklamak isterdim gonca gülünü

Kavunu var karpuzu var köyümüzün

 

Hiç gördün mü Karayücel yokuşu

Ne güzeldir şu çamların kokusu

Gel de seyret yükseklerden bakışı

Üzerinde göleti var köyümün.

 

Yol üstünde köyümüzü kurdular

Kuzeyin derin kuyu vurdular

Hep okuyup gurbet elde kaldılar

Ebesi var doktoru var köyümüzün

 

Tarlası var sebze meyve ekilir

Dağlarında çam fidan dikilir

Buğdayları harmanlara dökülür

Kaymakamı subayı var köyümün

 

Koca yatak küllü pınar çeşmesi

Ne de güzel olur içmesi

Döne döne şu yollardan geçmesi

Çukurova yaylası var köyümüzün.

                                          (K.Ş. Osman ŞOSE, 50)

 

…..UNUTAMADIM…..


Koca dağ gibiydi bizim aşkımız
Dillere destandı çalan şarkımız
Diğer sevenlerden yoktu farkımız
Yıllar geçti seni unutamadım

Binbir günü saydım hala bitmedi
Geri döndürmeye gücüm yetmedi
Sevgin içerimde inan gitmedi
Yıllar geçti seni unutamadım

Yapraklar dökülür yerlerde kurur
Ne yaptım sana ki bu nasıl gurur
Yokluğun öldürür kalbimden vurur
Yıllar geçti seni unutamadım

Yolun yakın ise nolur dön bana
Bu can feda olsun veririm sana
Öyle hasretim ki inan sen buna
Yıllar geçti seni unutamadım

ŞAİR; SABAHATTİN  ESKİNDAĞ
YUMURTALIK

 

 

 

ĞÜLMEK İSTİYORUM

 

DENİZLERİ DALGALANDIRCASINA GÜLMEK İSTİYORUM
MESALA SEVMEK, SEVİLMEK İSTİYORUM
BIKTIM İÇİMDE BÜYÜYEN KINSIZ YARADAN
HER GÜN VEDASIZLIĞIM YÜKSELİRKEN UFKUMDA
BİR YALNIZLIK ÇÖKÜYÖR BİR YALNIZLIK ANINDA

VE YORGUNLUK…
GENÇLİĞİMN HIZLI TIRMANMAN GEREKEN BASAMAKLARINDA,
DÜŞMEKTEN KORKMAK, AĞLAMAKTAN KORKMAK,
NİCE BAHARLARI ALDI ELİMDEN
NİCE İSYAL YELİ SAVRULDU DİLİMDEN

HAYAT HAYAT DERKEN ÇARESİZLİK GELMELİMİDİR HEP
HEP UYANDIĞINDA PEŞİMDE KOŞAN GÖLGEMİDİR
AĞAÇSIZ TOPRAĞI BOŞUNAMI SULAMAKTIR YOKSA
SÖYLEYİN KONUŞMADIĞINIZDAN FAZLA HAYAT NEDİR

VE CESARET…
UFACIK BİR  KARINCA GİBİ BAŞKALDIRI İNSANLIĞA
SANKİ YERİ GÖĞE KATACAK
BİTKİNLİĞİN GÖLGESİNDE BEKLEYEN UMUTLARIM
ARTIK GİDENLERİN ARKASINDAN BAKMAKTAN YORULDU
KORKAK BİR AN BEKLİYOR , KAÇACAK

HAYAT HAYAT  DERKEN YORGUN DÜŞÜYORUM BAK…
KOLAY DEĞİL HAYAT DİYE DİYE YAŞAMAK
BANA VERDİKLERİNE BAK…
ZAMAN ,BENİM OLMAYAN KOSKOCA ZAMAN,
AKIYOR LAKİN YÜREĞİMİN SOĞUK YERİNE
YOKMU? BU MUSLUĞU KAPATACAK

AHMET YOZCU

 

 

AĞLAMAYA HAZIRKEN

cesaretten uzak adaımlar,
gülüşler ise sahte bir çalkantı.
yanağını havalavdırır bir rüzgar
lakin duygularında bir burukluk var
gözlerin se aglamaya hazırlıklı.

yüzünde hüznün fakir dansı,
maziyi kuş yüğreğinde hatirlamaklı
hayeline bulaşmış bir intikam hırsı
geçmişini bügününe acıyla yansıtı.
gözlerin hala ağlamaya hazırlıklı

sevmek…
karşılıksız borç sevilene,
verirsin alamasanda hep verirsin,
anlatmaya yetmez, savurursun sayfaları
anlaşılan sende borç verdin birilerine,
gözlerinn hala ağlamaya hazırlıklı.

hisset, güneşin eşsiz doğuşnu
altet, karanlığın sessiz oyununu
farket, yaşamak için çok neden olduğunu


HEP AYNI SEVGİYLE YAŞA BAHARINI KIŞINI,
VE, VE DÜŞMEDEN SİLGÖZÜNÜN YAŞINI…
Ahmet Yozcu

 

 

 

 

 

AŞK NE DEMEK

 

aşk ne demek ey yağmur 

neden sen ıslatırken yeri 

an zaman farketmeksizin sabah akşam

onu daha çok özlerim

nedir sendeki bu ihtişam

dokunmuyor mu sana hiç sözlerim

 

aşk ne demek ey gece

bir rengin mi etmez seni sabah

neden onu bu kadar yanımda isterim

nedir sendeki bu siyah

yansam aydınlatmaz mı seni közlerim

 

aşk ne demek ey deniz 

sahilinde binlerce aşk vapuru

neden ben de onlardan değilim

söyle kimde aramam gerek kusuru

hiç dalgalandırmıyor mu seni hislerim

 

aşk ne demek ey yıldızlar

göğü delen o parlak ışıklar

sen ve gece bak aynı mevsim

güneşin gölgesi yok hadi söyleyin

neden bu gökyüzü bana dar

etkilemiyor mu sizi yanağımdaki yıldızlar

 

aşk nedemek ey bahar

çiçekler böcekler yeşil deryalar

neden onu bu kadar çok severim

neden onsuz olmuyor 

neden sizi anlamıyorum

duymuyor musunuz onu çok özledim

AHMET YOZCU

 

 

 

 

 

BİLİRMİSİN SENSİZLİĞİ

burda nasıl gece olur bilirmisin
güneş batmadan
yıldızlar çıkmadan
sensizliği paylaşırken yalnızlığımla
burda nasıl gece olur bilirmisin
her saniyem gece
sen yoksan

burda nasıl ağlarım bilirmisin
gözlerimi sensizlik güneşiyle kurutarak
gamzelerini anıp
yalancı tebessümle
kendini sulayan susuz bir dalım
burda nasıl ağlarım bilirmisin
sensizlikten deliye dönüp kendimi unutarak
ağlarım

burda nasıl yaşarım bilirmisin
sade nefes sıcaklığında
sade yaşıyorum sadeliğinde
beklentisiz nefes alırım
burda nasıl yaşarım bilirmisin
sade sen geldiğinde aklıma
yaşarım

burda nasıl bahar gelir bilirmisin
çiçekler açmaz
böcekler uçmaz
karanlıktır rüzgarın türküsü
yükselir beyninmde kısım kısım
sadece adı bahardır
burda nasıl bahar gelir bilirmisin
geldim der ama beni kandırır
kanarım

burda nasıl yağmur yağar bilirmisin
bulutlar birbirine sarılır ağlar
mendil ederler yakmozu sensizliğe
silerim göz yaşımı
burda nasıl yağmur yağar bilirmisn
ölçüsüz ve yere sanki hiç düşmemişcesine
ve burda ben onlara ne derim bilirmisin
sevdiğim nerede
ve sen yine yoksun ya
hasretini anlatırım
burda nasıl yağmur yağar bilirmisin
gökyüzüne baktıkça
sanki ben ağlarım

burda nasıl sensizlik bilirmisin
sanki boşluğa düşer ümitlerim hayallerim
bütün notalarım sen der
bütün voltalarım sana gider
bumuydu kalbime aşk diye ekdiğim
gözyaşlarım büyütmüyor
sade sensin istediğim
burda nasıl sensizlik bilirmisin
acı çekmekten ben anlatamıyorum
sen sensizliği nerden bileceksin


AHMET YOZCU (GAMZELİME YAZDIM)

 

 

 

 

BEN SENDEN GEÇEMEDİM

 

Son bahar

Yapraklar senden düştü sanki elime,

Soğuk esen yeller sanki senin nefes indi.

Kırıldım, yokluğunda titredim.

Unutmak , unutmak istedim.

Denedim, denedim,

Ama hatırımda bıkmayan gülüşün varken,

Odalarım kirpik araların kadar darken,

Ben senden geçemedim.

 

Sıgaramı külü geldi yastığıma dayandı.

Kaç paket eriyor ciğerimde bilemessin.

Hele birde güneş sırtını çekince gökten,

Sahil boyu yanında .

Kuş olup uçtuğum günler geliyor aklıma.

İşte o zaman hayallerimi bir hıçkırık tutuyor.

Sen diyor sen diyor titriyor.

 

Bir uçurumdan atlar gibi,

Seni unutmayı denedim.

Siperde ateş olup patlar gibi,

Seni unutmayı denedim.

Gözümün pişmanlığı yaşlar gibi,

Denedim.

Suç oldu artık mantığıma hayalin.

Kalbime sorma sahibi sendin.

Kalbimi söküp almayı denedim.

Kalbim bedenimden geçti.

Ben senden geçemedim,

Affet affet ben…

Şair:AHMET YOZCU-NARLIÖRENKÖYÜ

 

 

 

 

 

KARA GÖZLÜM

Saat 12 yi yine geçiyor.

Bulutlar gökyüzünden geçiyor,

Her kes herkesten geçiyor.

Ben senden geçemedim

 

Doğum günün,

Doğum günümde geçti.

Kutlu olsun…

Sana olan hediyemi,

Bu gün yıldızlara verdim.

Bak onlara, onlarda bulursun.

Onlar göğü terk edecekti,

Ben senden geçemedim

 Bahar da geldi,

AHMET YOZCU-NALIÖRENKÖYÜ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SABO’NUN YERİ

 

Yine hava bozuk tek başınayım

Gelen giden yok ki ben karışılayım

Ekmek parasını nasıl bulayım

Yine zarar etti bizim lokanta.

 

 

Bekleyip durursun bir gelen olmaz

Elektrik suya para bulunmaz

Böyle bir beldede bu iş yapılmaz

Her gün borçlanıyor bizim lokanta.

 

 

Vergiyi, kirayı hesaba katma

Dostlarım diyor kafana takma

Gelecek parlakmış sakın ha satma

Kurtulur mu dersin bizim lokanta

 

 

Balıklar pahalı olmuyor azık

Kimseye vallahi atmadım kazık

Her gün bekliyorum bana da yazık

Maaşımı da yedi bizim lokanta.

 

Şair: SABATTİN ESKİNDAĞ

                    YUMURTALIK

 

 

 

YUMURTALIK’A SAYGILARIMLA

 

Aşireti yerlisiyle

Şehirlisi, köylüsüyle

Gönüllerde sevgisiyle

Yumurtalık memleketim.

 

Kuş cenneti ormanın da

Tarih yaşar her yanın da

Çukurova kucağında

Yumurtalık memleketim

 

Gökte ucan martısıyla

Karetta kaplumbogası yla

Balıkların ordusuyla

Yumurtalık memleketim

 

Markapolo iskelesi

Biliniyor tarihçesi

Ayastı daha öncesi

Yumurtalık memleketim

 

Pırıl pırıl bir denizi

Kumları var dizi dizi

Allah ayırmasın bizi

Yumurtalık memleketim.

Şair: Sabattin Eskindağ-YUMURTALIK

 

 

 

 

EZBERİMDESİN-YUMURTALIK

 

Bu sevda yüzünden düşersem dile

Doğan güneş gibi gözlerimdesin

Yıllara dargınım, bilmesen bile

Kalbimin en yüce köşesindesin.

 

Sevdan başucumda, nöbet tutsa da

Bu can bu bedenden, bir gün bıksa da

Aşkının ateşi, her gün yaksa da

Sen benim içimde, yüregimdesin

 

Bir daldan fışkıran filiz misali

Ne olur bilinmez, dünyanın hali

Takılırsa boynuna, aşkın vebali

Ruhumun en derin yerlerindesin

 

Kılıçlar bir gün kınını keserse

Ayrılık rüzgârı, eger eserse

Deli gönül kırılıpta küserse

Yinede üzülme ezberimdesin.

ŞAİR: SABATTİN ESKİNDAĞ-YUMURTALIK

 

 

 

SİL ŞU GEÇMİŞİ

 

Silde şu geçmişi.hatıran bitsin

Geçmişi silmek mi..amacın buysa
Yürek te acılar bırakıyorsa
Ben çekerim senin hoşuna gitsin

Yaralı kalp yanar.çare yarda mı
Bülbül güle küsmüş .ahu zarda mı
Derman nerelerde.yoksa zorda mı
Çaresiz kalırsam.hoşuna gitsin

Ilgıt ılgıt akar .gözümün yaşı
Feryadımı duydu dilekler taşı
Bir sevgi istedim .her şeyin başı
Yıkılırsa bednim .hoşuna gitsin

Ne baharı gördüm ne de yaz geldi
Çekilmez çileyi kim bana verdi
Sebebsiz ayrılık ciğerim deldi
Enkaza çevirdin hoşuna gitsin
Sabahattin Eskindağ  

 

 

 

 

 

ÖZLEMEDİN Mİ


Hiç saydın mı geçen güzel günleri
Aklına düştüm mü hatırlar mısın
Unuttun mu yoksa o yeminleri
Ettiğin yemini farkında mısın?

Dolu dizgin koşan bir at gibiydik
Sevda şarkımızı söyler dinlerdik
Aşkımız mı bitti biz mi eskidik
Arayıp sormadın Özlemedin mi?

Bazen diyorum ki hata mı yaptım
Doğruyu unutup terse mi saptım
İlk defa sevgiyi ben sende tattım
Beni unuttun mu özlemedin mi?

Dumanı çıkmayan baca değilim
Muska üfürük bilmem hoca değilim
Karlı dağlar gibi yüce değilim
Elin elimde yok özlemedin mi?

Gözün ışıl ışıl ışık saçardı
Her gün geçtiğim o yola bakardı
Sevdamız kor gibi yürek yakardı
Gurbet mi soğuttu özlemedin mi?

Bir yamaçtan diğerine geçmedim
Yalnız seni sevdim başka seçmedim
Hala yaşıyorum henüz göçmedim
Seni bekleyeni özlemedin mi?

Sabahattin ESKİNDAĞ 20.09.2015

 

 

 

 

…MERHABAN BİLE YETER……

 

Gözlerin di kalbimi
Eritip benden alan
Sana olan sevgimi
Yaşattı o hatıran

Okurken başlamıştı
Sevdamızın güneşi
Dolup dolup ta taştı
Aşkımızın ateşi

Giderken bıraktığın
O hatıran yanımda
Bir kenara attığın
Sevgin yaşar kanımda

Başka kollar sarsa da
Ben yalnız seni sevdim
Bedenim yıkılsa da
Yine seni severdim

Bir gün karşılaşırsak
Merhaban bile yeter
Maziyi hiç anmazsak
Kanayan yara biter

Sabahattin Eskindağ

 

 


…….GİTME……..

Seninle yaşadım,tüm sevgileri
İlk kez sende tattım,sevgi deneni
Ömür çemberinin,yoktur dümeni
Beni ateşinle yakıp ta,gitme

Serin olur,yaylaların kırları
Eksik olmaz,dağlarında karları
İçimde saklarım,demem sırları
Boynu bükük kalırım,gitme

Gözyaşlarım damla damla akacak
Sen olmazsan,bu göz kime bakacak
Yokluğunda, ciğerlerim yanacak
Sensiz yaşayamam inan ki,gitme

Gönül vurgunuyum,sayende bu gün
Ellerim doluydu,bir önceki gün
Canımı veririm,istediğin gün
Yeter ki sev beni.dön bana,gitme

SABAHATTİN ESKİNDAĞ
YUMURTALIK

 

 

 

 

 

 

AĞLARIM……

 

Kadere inandım ne hale düştüm
Ne gecem var ne gündüzüm ağlarım
Yar deyip ömrümü onla bölüştüm
Ömrüm boşa gitti ona ağlarım

Tersine esiyor yine rüzgarlar
Yandı yürek kabarıyor yaralar
Benim bu halimden acep kim anlar
Düşündükçe yanar yanar ağlarım

İntizar almadım anam babamdan
Eksik olmaz duaları ardımdan
Davacıyım bu kaderi yazandan
Kaderime bakar bakar ağlarım

Yoruldu bedenim taşımıyor baş
Gözümde kalmadı ağlamaktan yaş
Yolmadığım bir kiprik var bir de kaş
Onları da yolar yolar ağlarım

Sabo buna ne söylesin ne desin
Seven insan sevdiğini üzmesin
İsterim ki herkes murada ersin
Böyle bir sevgiye bende ağlarım

SABAHATTİN ESKİNDAĞ

 

 

 

TÖREMİZ

Delikanlı kız beğenir
Bu önce anaya denir
Gece babaya söylenir
Bizim köyde töre böyle

Baba der ki gidip görün
Kimin nesi imiş sorun
Başım ağrımasın yarın
Bizim köyde töre böyle

Anayla hala kol kola
Beraber düşerler yola
Şeytan çatlar güle güle
Bizim köyde töre böyle

Kız durumu hemen anlar
Kapı arkasından dinler
Geldi beklediği günler
Bizim köyde töre böyle

Hep gülüyor fıkır fıkır
İkram yapar şıkır şıkır
Kırk ihlası birden okur
Bizim köyde töre böyle

Hala kurnaz öper kızı
Koklar kokuyor mu ağzı
Guatırlı mı boğazı
Bizim köyde töre böyle

Sırtı sıvazlanır güya
Bir kamburu var mı diye
Rezil olmak da var köye
Bizim köyde töre böyle

Kız bir yerde okuyor mu
Sorar bir şey dokuyor mu
Bakar kulak akıyor mu
Bizim köyde töre böyle

Kaynana kırk ihlas okur
İnce eleyip sık dokur
Maşallah kız fıkır fıkır
Bizim köyde töre böyle

 

Kız tarafı da soracak
Emmi dayıyı görecek
Sonra da haber verecek
Bizim köyde töre böyle

Bu iş gerçekten de zordu
Onlar da arayıp sordu
Bu iş onları da yordu
Bizim köyde töre böyle

Kız evinden haber gelir
Delikanlı bunu bilir
Bekletilmeden gidilir
Bizim köyde töre böyle

Ana baba birkaç yaşlı
Herkes ciddi ağır başlı
Kız eviyse çok telaşlı
Bizim köyde töre böyle

Sohbet biter kız istenir
Allahın emri söylenir
Peygamber kavliyle denir
Bizim köyde töre böyle

Kız babası suskun kalır
Sonra der-yazgıysa olur
Sessizlik birden kaybolur
Bizim köyde töre böyle


Tatlı yenir tepsi tepsi
Mutlu ailenin hepsi
Su diye içilir pepsi
Bizim köyde töre böyle

Çeyiz pazarlığı başlar
Ortaya konur görüşler
Sarpa sarmasaydı işler
Bizim köyde töre böyle

Kız anası can sıkacak
Bıraksan işi yıkacak
Altından altın çıkacak
Bizim köyde töre böyle

 

Mobilyalar angaradan
Demez orda kaç paradan
Beşlide çıkmaz aradan
Bizim köyde töre böyle

Hiç bilmiyor ki durmayı
Bir çift istiyor burmayı
Sanki o evin kurmayı
Bizim köyde töre böyle

 

Çok zorlarsa riya girer
Elden toplar birer birer
Bu mutluluk kısa sürer
Bizim köyde töre böyle

Yeni bir ev kurulacak
Eksiklikler sorulacak
Mutlu sona varılacak
Bizim köyde töre böyle

 

 Hiç hoş karşılanmaz ama
Resmen ister drahoma
Bu iş de mantık arama
Bizim köyde töre böyle

Sevgi yoksa sonu gelmez
Çok kaynana bunu bilmez
Eşyayla mutluluk olmaz
Bizim köyde töre böyle

Sonuç mutabık kalınır
Alınacaklar alınır
Tüm kızgınlıklar silinir
Bizim köyde töre böyle

Kız tarafına sorulur
Mutabakata varılır
Nişana karar verilir
Bizim köyde töre böyle

Bahçede nişan yapılır
Takılar burda takılır
Tebrik edip el sıkılır
Bizim köyde töre böyle

 

Ter basar iki tarafı
Düğün kadardır masrafı
Tanrım gördün bu israfı
Bizim köyde töre böyle

Yerini bulunca taşlar
Gelinliğe kurban başlar
Köyde töre böyle işler
Bizim köyde töre böyle

İki tarafta everler
Düğünü yapalım derler
İnsan hamamsız da terler
Bizim köyde töre böyle

Uzatsa ki ne oluyor
Tümden belayı buluyor
Gelin beleş mi geliyor
Bizim köyde töre böyle

Emmi dayıya sorulur
Sormasan herkes kırılır
Düğünler böyle kurulur
Bizim köyde töre böyle

Düğün tarihi verilir
Alınanlar getirilir
Cehizler eve serilir
Bizim köyde töre böyle

Haber verilir tüm köye
Düğün yapılacak diye
Dağıtılır davetiye
Bizim köyde töre böyle

 

Davete okuntu denir
Eşarp ve peşkirler konur
Birisi ev ev dolanır
Bizim köyde töre böyle

Önce oduna gidilir
Düğün odunu edilir
Yine peşkirler verilir
Bizim köyde töre böyle

Davul çalanlar aranır
İ ki üç kişi dolanır
Hep belli yerler taranır
Bizim köyde töre böyle


Konu komşular toplanır
Üç gülek un hesaplanır
Hemen başlayalım denir
Bizim köyde töre böyle

Ev halkı epey zorlanır
Yufka ekmek hazırlanır
Evin kilerine konur
Bizim köyde töre böyle

Ayna ve soğan sağlanır
Kamış ucuna bağlanır
Bayrağı görenler tanır
Bizim köyde töre böyle

 

Hazır ise bayrak yeri
Analı babalı biri
Bayrak dikerler yukarı
Bizim köyde töre böyle

Bayrakla silahlar patlar
Gelenler damadı kutlar
Işıl ışıldır suratlar
Bizim köyde töre böyle

Burda kilit bekarettir
Soğan ise berekettir
Ayna aydınlık demektir
Bizim köyde töre böyle

Evde masalar kurulur
Gelene hatır sorulur
Sonra kahveler verilir
Bizim köyde töre böyle

Koç gelir koçlar çektiyse
Tokalı gelir taktıysa
Zamanın da çok ektiyse
Bizim köyde töre böyle

Davul zurna durmaz çalar
Eve misafirler dolar
Hazırlanır tüm masalar
Bizim köyde töre böyle

 

Davulcu kırk takla atar
Üst baş kalmaz hepsi batar
Caba için yere yatar
Bizim köyde töre böyle

 

Bulamazken beş kuruşu
Çok severler gösterişi
Tez başlar caba yarışı
Bizim köyde töre böyle

İçkiyi içenler alır
Masasını hazır bulur
Mezeler damattan gelir
Bizim köyde töre böyle

Tavuk ister sarhoş olan
Çoğu sarhoş değil yalan
Sağ tavuk getirir bulan
Bizim köyde töre böyle

Getirmeyen tokadı yer
-Sizinkinde beni gör der
Cezası toprağa beler
Bizim köyde töre böyle

Sarhoş olur yere yatar
Rast gele de mermi atar
Açtır ama çalım satar
Bizim köyde töre böyle

Davul kavgaları başlar
Herkes birbirini haşlar
Bazen fırlatılır taşlar
Bizim köyde töre böyle

Hancı sarhoş yolcu sarhoş
Geriden seyretmek çok hoş
Kavga bir o kadar nahoş
Bizim köyde töre böyle

Düğün kuran rezil olur
Güç bela arayı bulur
Rezalet hatıra kalır
Bizim köyde töre böyle

Hem çalınır hem söylenir
Bütün konuklar eğlenir
Akşam kınamız var denir
Bizim köyde töre böyle

Kınayı kadınlar bilir
Birkaç kadınla gidilir
Gecikilmez er dönülür
Bizim köyde töre böyle

Bir de oğlak götürülür
Bu kız evine verilir
Yol kesenler de görülür
Bizim köyde töre böyle

Bu gün gelin alma günü
Esas bu gün gör düğünü
Dillerde dolaşsın ünü
Bizim köyde töre böyle

Çifte davullar vurulur
Düğün halayı kurulur
Gelin evine varılır
Bizim köyde töre böyle

Gelin evden indirilir
Arabaya bindirilir
Bu töreyi herkes bilir
Bizim köyde töre böyle

Gelin damatla kol kola
Girdi dönülmeyen yola
Artık verilmez bir mola
Bizim köyde töre böyle

Töre böyle herkes bilir
Belden silahlar çekilir
Etrafa kovan dökülür
Bizim köyde töre böyle

Hemen yol kesmeler başlar
T öredir bu böyle işler

Bahşişi az bulan taşlar
Bizim köyde töre böyle

 

Hem taşlayıp hem söverler
Fırsat bulsalar döverler
Adeta ordan kovarlar
Bizim köyde töre böyle

Derler aldık kızınızı
İt yalasın yüzünüzü
-Derler alın sözünüzü
Bizim köyde töre böyle

Güya büyükler darılır
Çoğu kafalar kırılır
Yolda rastgele sarılır
Bizim köyde töre böyle

Gelin eve getirilir
Sanma bu iş bitirilir
Bir çok töre türetilir
Bizim köyde töre böyle

Arabadan insin diye
İnek verilir hediye
Reklam edilir tüm köye
Bizim köyde töre böyle

Araçtan iner sonunda
Damatta olur yanında
Kaynana yürür önünde
Bizim köyde töre böyle

Gelin damat şerbet içer
Kaynana kolunu açar
Gelin kız altından geçer
Bizim köyde töre böyle

Şerbet veren para alır

Bu bahşiş aşçıda kalır

Yastıkla vuranda olur

Bizim köyde töre böyle

 

Gelin damat sıkılırlar

Bir odaya sokulurlar

Bir an başbaşa kalırlar

Bizim köyde töre böyle

 

Bütün köylü görsün diye

Bir öteye bir beriye

Götürürler bilmem niye

Bizim köyde töre böyle

 

Sanarsın  gelin hediye

Mutlaka görsünler diye

Hemen yayın başlar köye

Bizim köyde töre böyle

 

Görmek için herkes gelir

Zaten çoğu onu bilir

Gelin çok güzelmiş denir

Bizim köyde töre böyle

 

Hemen dedikodu başlar

Kaynanayadır bu taşlar

Normal sayılır bu işler

Bizim köyde töre böyle

 

 

Sonra da yemek verilir

Kaşık çalanlar görülür

Konukomşular yorulur

Bizim köyde töre böyle

 

İt yola düştü havası

Çal duysun dağ ve ovası

Mutluluk dolsun yuvası

Bizim köyde töre böyle

 

 

Geline çocuk verilir  

O da çouğa sarılır

Mendil verdiği görülür

Bizim köyde töre böyle

 

Kucaktaki oğlan niye

Çokça oğlu olsun diye

Öncekiler yapmış güya

Bizim köyde töre böyle

 

Akşama imamda gelir

Nikah yapacaktır bilir

O da nasibini alır

Bizim köyde töre böyle

 

Damat gelin ile yatar

Bakireyse silah atar

Yoksa bu evlilik biter

Bizim köyde bizim köyde

 

Baş günü ertesi güne

Tüm kadınlar gelir yine

Mevlid okunur geline

Bizim köyde töre böyle

 

Fevzi bak göz göre göre

Bırakmadılar bir töre

Töresizleşti her yöre

Bizim köyde töre böyle

 Ev halkı epey zorlanır
Yufka ekmek hazırlanır
Evin kilerine konur
Bizim köyde töre böyle

Ayna ve soğan sağlanır
Kamış ucuna bağlanır
Bayrağı görenler tanır
Bizim köyde töre böyle

Hazır ise bayrak yeri
Analı babalı biri
Bayrak dikerler yukarı
Bizim köyde töre böyle

Bayrakla silahlar patlar
Gelenler damadı kutlar
Işıl ışıldır suratlar
Bizim köyde töre böyle

Burda kilit bekarettir
Soğan ise berekettir
Ayna aydınlık demektir
Bizim köyde töre böyle

Evde masalar kurulur
Gelene hatır sorulur
Sonra kahveler verilir
Bizim köyde töre böyle

Koç gelir koçlar çektiyse
Tokalı gelir taktıysa
Zamanın da çok ektiyse
Bizim köyde töre böyle

Davul zurna durmaz çalar
Eve misafirler dolar
Hazırlanır tüm masalar
Bizim köyde töre böyle

Davulcu kırk takla atar
Üst baş kalmaz hepsi batar
Caba için yere yatar
Bizim köyde töre böyle

Bulamazken beş kuruşu
Çok severler gösterişi
Tez başlar caba yarışı
Bizim köyde töre böyle

İçkiyi içenler alır
Masasını hazır bulur
Mezeler damattan gelir
Bizim köyde töre böyle

Tavuk ister sarhoş olan
Çoğu sarhoş değil yalan
Sağ tavuk getirir bulan
Bizim köyde töre böyle

FEVZİ SAÇLI

 

 

 

 

İLÇEDE MAKALE VE ÖYKÜ KİTAP YAZARLARI

 

 

İŞSİZLİK İÇİMİ SIZLATIR!

 

1975-1976 yılı aklıma gelir.

1975 yılında lisden mezun olmuş ve Üniversiteye girememiştim.

Köyde kaldım..

İş bulamadım..

Gece gündüz düşünüyorum,

işsizlik bir saniye bile aklımdan çıkmıyor.

Çaresizim..

Arkadaşlar Kahvehaneye gidiyor ben de gittim.

Kahvede oyun oynuyorlar ben de oyun öğrendim..

Köyde Düğün var toplu olarak düğüne gittik.

Masa kuruldu ben de utana utana oturdum.

İçki içtiler ben de içtim.

Yanlış olduğunu biliyorum..

Gece gündüz ne olacağım diye düşünüyorum..

Hiç huzurum yok.

Üniversite sınavı için İzmir’e gittim.

Sınıf arkadaşım Narlıdere’de Astsubay Okulunda idi ziyaretine gittim.

Form alıp doldurdum.

Sınavı kazandım.

Evraklarımı tamamlamak için köye gittim..

Rahmetli Anacığım gitme oğlum,dedi.

Yok Ana giderim,dedim.

Ağladı.

Anacığımı gözü yaşlı bırakıp köy Minibüsüne bindim.

Astsubay oldum ama Üniversite okuma hayalim hiç bitmemişti.

Astsubay iken gece dershaneye gittim.

Önce Eğitim Enstitüsü sonra da Akademi okudum.

Ordudan ayrılıp Muhasebe Bürosu açtım.

Pek çok görevde bulundum.

64 yaşına geldim ama,

İşsiz kaldığım o yılı hiç unutamıyorum.

Hala içim sızlar.

TÜİK işsizliğin azaldığını açıklamış.

Yine için sızladı.

Son bir yılda Sigortalı çalışan sayısı 3 milyon kişi azalmış.

Yani 3 milyon yeni işsiz sayısı artarken

Her yıl Bir Milyon küsür Genç’e yeni iş sahası lazım iken nasıl oluyor da İŞSİZLİK azalıyor.

YAZIK.

.KENAN DENİZ

 

 

“KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR”

 

-Bir gün M.Kemal Atatürk Eylül sonu, sonbaharın tadını çıkarmak için İstanbul dışına çıkar. Birden Atatürk’ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takılır. Adam karasabanın sapına iyice sarılmıştı. Yalnız çiftin bir yanın da öküz diğer yanında da merkep vardı. Eşit güçte çekilmediği için karasaban yalpalıyordu.

Atatürk şoförüne durmasını söyledi.Araçtan indi ve köylüye seslendi;”Kolay gelsin ağa, kolay gelsin ağa” işler nasıl,mahsul bu yıl yüzünü güldürdü mü.? Köylü bu sese başını bile çevirmeden isteksiz karşılık verdi. Tanrının gücüne gitmesin ama bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin azıcığı bizde, azıcığı da yukarda. Biz geç davrandık, yukarda ki de rahmeti esirgedi.

Atatürk;pekiyi senin öküzün yokmu?Köylü;var olmasına vardı da vergi memurları sattırdılar.Hiç olurmu öyle şey?Muhtara gitseydin.Köylü iyice  güldü beyim sende  benimle gönül mü eğliyorsun.?Muhtarda memurun başında değ ilmiydi beyim.? Atatürk; peki kaymakama gitseydin. Köylü iyice saf olduğunu anlamış gibi bu soruya da gülmüş.Pekiyi İstanbul hemen şuracıkta Valiye neden çıkmadın?bu sorular karşısında köylü iyiden iyiye keyiflenmişti.

Gülmenin de tadını çıkarıyordu.Beyim o vali her zaman buradan geçer görmez mi halimiz nicedir.Atatürk;adın nedir ağa senin?”Halil” Atatürk ;Peki bir başkan vekili var;”İsmet Paşa” onu bilirmisin?bilmez olurmuyum beyim.Atatürk:kapıda bekleseydin de “İsmet Paşaya” derdinizi anlatsaydınız.Vallahi beyim”ismet Paşa” beni kapıdan içeri almaz ,alsa da o sağırın sağırına derdimi nasıl anlatırım,işitmez ki?.

Atatürk: hemen şurada Florya Köşkü var oraya gitsen de derdini ona anlatsaydın? Köylü; yine keyifle gülerek sen ne diyorsun beyim? Atatürk’ün yüzünü görmek için peygamber gücün olması gerek.Diyelim ki gördük,içmekten başını kaldırıp bizim öküzün derdini mi dinleyecek.Atatürk çok üzüntülü bir şekilde hemen otomobiline biner oradan ayrılırken” Halil Ağa” seni çok sevdim ama ama yinede hakkını kimseye yedirme,hakkını ara!..

.Köylü; merak etme beyim Allah devletimize, milletimize zel zeval vermesin. Atatürk çok şaşırmıştı ve canı da çok sıkılmıştı ve duygularını şöyle ifade etmişti; Yahu şu köylü “Halil Ağa “ya bakın devlet öküzünü sattırıyor. Merkeple çift sürüyor ve hala Allah devletimize zeval vermesin diyor.

”Bu Millet, Ne Mübarek bir millet” Atatürk Köşke döndüğünde; ne kadar İstanbul mebusu varsa, İsmet Paşa  da dahil,Vali,Kaymakam,Muhtarı akşam yemeğine çağırıyor ve akşam sofraya oturulur yanında bir sandalyeyi boş bıraktırır ve konuklara karşı “Atatürk” şu konuşmayı yapar.şimdi buraya soframıza “milletin Efendisi gelecek”herkes gelecek bu kişiyi merak ederken,içeri paspal,paçavralar içinde bir köylü girer.Atatürk;”İşte Milletin Efendisi Köylü.”

Kaynak: Atürk’ün anıları.

Halim Öztoprak

 

 

 

              KUMPARA

 

—Yanılmıyorsam 1965 yıllarıydı,yani şöyle böyle 43 yıl önce.!Köyümüze taa uzaklardan,Türkiye’nin Trakya bölgesinden ,Tekirdağ’ın Keşan ilçesinden köyümüz  ilk okuluna bir öğretmen tayin edilmişti.

 

—Köyümüze atanan öğretmenin ismi Hüseyin di. Yanında gelirken Ali isminde kardeşini de getirmişti. Kendisi bekâr olduğu için, küçük kardeşiyle okul lojmanında kalıyorlardı. Ali akranımız olduğu için onunla iyi bir arkadaşlık kurmuştuk. Değişik yörelerden gelmiş olmaları ve mütevazılıkleriyle, iyi bir aile evladı oldukları belliydi.

 

—Kırk üç yıl önce komşu köyler arasında spor turnuvası yapılır gibi, kumar partileri düzenlenirdi. Her akşam bir köyün kahvehanesinde toplanarak sabahlara kadar kumar oynarlardı. Bekir emmi de köyün kahvehanesini işletirdi. Allah ona rahmet eylesin, şu an aramızda yok.

 

—Zeytinbeli kasabası, Çelemli kasabası o yıllarda köy statüsündeydi ve ayrıca avlık köyü ve bazı cevre köylerde buna dahil! Olarak bu köylerde kumar turnuvaları düzenleyen, organize eden ağalar vardı(tefeci ağalar).Bu ağalar minibüs ayarlarlar ve kumarda ütülenlere senet imzalatıp para verirlerdi.

 

 Kısa vadeli senetlerin günü yaklaştığında çok acımasızlaşırlardı, sözü fazla uzatmayayım! Tarla takım, ev bark ağalara teslim edilirdi. Bu yüzden gerek köyümüzde, gerekse komşu köylerde çok ocaklar söndü, çok yuvalar yıkıldı.

 

—Bu işte hep kazançlı çıkan ağalardı. Kısa zamanda bu uyanıklar servetlerine, servet kattılar, fabrikatör oldular. Netice olarak bu gün zaman tüneline şöyle bir baktığımda 43 yıl sonra bu tefeci ağaların fabrikaları el değiştirmiş, malı mülkü sıfırlamışlar çolugu çocuğu sefalet içindeler.

 

—Yukarıda yazdığım öğretmenimden birazda bahsedeyim; Köyümüze ilim irfan öğretmek için gelen o temiz kalpli insanı..Köyün ileri gelen ağaları bu çarkın işleyen donesine uydurmuşlardı.Köyümüzün muallimi de artık gecelerin adamı olmuştu.Aylık maaşı da cebine girmeden ağaların eline geçmekteydi.

 

Hiç unutmam köyün öğretmeni gece kahvehane mesaisinden sonra,gündüzde sınıf masasında uyuyarak günü geçirirdi.Sevgili öğretmenim para sıkıntısına kendince bir çözüm bulmuştu.Öğretmen masasının üzerine bir ‘’KUMPARA’’koymuştu.Sınıfa geç gelen 5 krş hiç gelmeyen 10 krş bir hafta gelmeyen 75 krş atardı,o günlerde cumartesi yarım gündü.Her sabah öğretmenim sınıfa geldiğinde kum parayı şöyle bir şıngır şıngır sallardı.

 

Bizlerde öğretmenimizin üzülmesini istemediğimiz için babamızdan harçlık alır okula ya geç gider veya hiç gitmemeyi tercih ederdik. Öğlen arası yemek saatinde eve gitmez öğretmenimizle bilye(gülle) oynardık. Hep ütülen biz olurduk.

 

Sonuç olarak kıymetli öğretmenimiz kurtuluşu köyü terk etmekte buldu. Eğer ölmüşse Allah gani gani rahmet eylesin, hayattaysa Allah uzun ömürler lütfetsin diyorum.

 

—Ben ileriki yıllarımda temel zayıflığı nedeniyle bunun acı reçetesini yaşadım ama hiçbir zaman öğretmenime lanet etmedim. Bu gün bu ağalık sisteminin çöküşünü görmek ve’’ haramın binası olmaz’’atasözünün ne kadar gerçek olduğunu yaşayarak gördük.

HALİM ÖZTOPRAK

 

 

 

         NE KADIN AMA!!!

 

Adam karısıyla arabada giderken polis sirenini duymuş,hemen sağa çekmiş ve polis gelmiş: ‘’Buyurun memur bey’’? Beyefendi

direksiyon başındayken cep telefonuyla konuşuyordunuz.’’ ‘’Yok

efendim sadece bip yaptı,bende şarjımı bitiyor diye baktım.’’

 

karısı lafa atlamış.’’Aaa yapma hayatım.Yarım saattir ortağınla iş görüşmesi yapıyordun telefonda’’.Adam karısına ters ters bakar

ken polis yine sormuş: ‘’Beyefendi emniyet kemerinizi neden

takmıyorsunuz?’’

 

 ‘’Memur bey takmıştım ama sizin geldiğinizi

görünce durduktan sonra çözdüm.’’ Karısı yine atlamış:’’Aman

şekerim sende o kemeri hayatında bir kere taktın mı acaba….’’

 

Adam karısına bir tane patlatmamak için kendini zor tutarken;

Polis bu sefer de arabayı incelmeye başlamış vee…’’Beyefendi

 

Bakar mısınız sağ sinyalinizde kırık’’  Aaaa…kırık mı? Sabah yola çıkarken kontrol ettim kırık değildi….yolda oldu galiba,hiçde fark

Etmedik’’.

 

Karısı çenesini tutamamış yine:Amma da attın kocacığım,sana 3 haftadır söylüyorum artık şu kırık sinyalin icabına baktır diye…’’Adam en sonunda dayanamamış bağırmış:

 

‘’Bana bak susaçak mısın sen,yoksa şimdi seni gırtlaklarım!!’’ha

 

Polis kadına sormuş:’’Hanımefendi eşiniz size hep böylemi dav

ra nır?’’ Kadın cevap vermiş: ‘’Yok canım…sadece alkollü olduğu

zaman’’.

Halim öztoprak

 

 

 

 

 

 

 

   PUPA YELKEN

 

 

-Haziran ayı öğrenciler için bir stres ayıdır.Yıl içerisindeki

Öğrendikleri bilgileri beyinlerinde depoladılar.Bu bilgi biri

kimini doğru kullananlar başarılı olacaklar.Psikolojilerinin

çok iyi olması gerekir.

 

Ben çok zeki başarılı öğrenciler tanı

rım,deneme sınavlarında çok başarılı olupda ,gerçek sınav

da;heyecanlandığını,bir anda kilitlendiğini ve nutkunun dur

dugunu ifade ederek başarısız kaldıklarına tanık olmaktayız.

 

-Geçenlerde askeriye’nin uzmanlık sınavları ve OKS sınavla

rı yapıldı.Akabinde ÖSYM ve diğer okul sınavları derken KPSS

sınavları vs. Ögrenciler beyinlerindeki bilgi yükünü bıraktıkları an ruhen bir rahatlama hissedeceklerdir.

 

Kuşkusuz bu stresi

sadece öğrenciler değil ailelerde birlikte yaşamaktalar.Haziran’

ın sonlarına doğru artık öğrenciler ve aileler pupa yelken di

yecekler. Üzerlerindeki sınav stresini tatil yaparak yenecekler.

kimileri yaylalara kimileri denize çekilecekler ve sınav sonuçlarını tatilde bekleyecekler.

.Tüm öğrencilerimize başarılar.

3.HAZİRAN 2007  HALİM ÖZTOPRAK

 

 

 

                                      ŞALGAM

 

         —Çukurova da sofraların vazgeçilmez içeceği olan şalgam; siyah havuçların iyice yıkanıp boyuna dört dilim şeklinde kesilerek, önceden hazırlanmış tahta fıçılar veya cam damacanalara doldurulmasından, sonra arıtılmış su eklenerek esas formüle geçilir.

 

 Burada uygulanacak iksirin dozu çok önemlidir. Dozunu iyi ayarlayamazsanız tadı da iyi olmaz.Şöyle izah edebiliriz!.Nasıl yoğurtta fermantasyonu tutturamazsanız ekşi olur, kabarır işte şalgamda da fermantasyon safhası çok önemlidir.Bir defa tahammür safhasında kabın ağzı iyi kapanmamışsa,havayla teması kesilmemişse yüzeyde beyaz kabarcıklar,köpükler oluşur ve istediğiniz tadı kıvamı tutturamazsınız.

 

         —Koyu kırmızı bir renge sahip olan şalgam, yazın soğuk olarak içilir, kışında normal ortamda doğal haliyle içilebilir. Özellikle simitle birlikte alındığında ayrı bir damak tadı verir. ekşımtrak bir tadı olan şalgama acı biber turşusunun suyu karıştırılarak da içilebilir. Taneleri de ayrı ayrı yenilebilmektedir.

 

         —Gıda kodeksine aykırı, fermantasyonu hızlandırıcı maddeler konduğundan şüphe ediyorsanız?  Veya canınız istediği halde renk verici kimyasal boyaların karıştırıldığını düşünüyorsanız? En güzel şey evinizde kendi ellerinizle yapmaktır.

 

         —5 Litre arıtılmış suya 1.Kg iyi yıkanmış siyah havuç boyuna dilimlenerek cam damacana veya tahta fıçılara konur. Ayrıca fazla ışık ve ısı almayan karanlık bir ortamda setikli dediğimiz yani bulgurun inceleri veya kepeği olabilir, bundan 2 bardak bez torbanın içine konur. yine bu torbanın içine 1 yemek kaşığı maya ve 1 adette kesme topak şeker konularak 1 gün fermantasyon için bekletilir.

 

 Daha sonra bir çay bardağı  yarısı kadar iri tuz eklenerek içi havuç ve su dolu damacana veya fıçılara katılarak için mayalanmaya bırakılır. Ağzı iyi kapatılmış kaplar serin ve kapalı ortamda muhafaza edilir. fermantasyon safhası kışın 15 gündür. Yazın ise 10 gün sonra içime gelir.

         —İlçemizde en iyi şalgam ustaları istasyon caddesinde satış yapan Salih usta ve Atalay ağabeyimizdir. Şalgamın bilimsel olarak insanlara faydalı veya zararlı bir içecek olduğu kanıtlanmamıştır!

Halim öztoprak

 

 

 

 

                   TESPİH

 

         —Toros Tarım işletmelerinde çalıştığım yıllarda, bir gün arkadaşlarımız ve amirimiz rahmetli Celal Çakır’la birlikte nizamiye kapısında sohbet ediyorduk.

 

         —Şirketin interland limanına bir İspanyol gemisi yanaşmıştı. Muhtemelen ya yük almaya veya da yük boşaltmaya gelmişti. Bizlerde gayri ihtiyari sohbete motive olmuşken! Karşıdan üç veya dört kişi olan İspanyol mürettebatları geldiler.

 

Gezme bahanesiyle gemiden ayrılmışlar. Yanımıza yaklaştıklarında her biri, şaşkın şaşkın What is this?-What is this?-What is this? Demeye başladılar. Herkesin elinde bir tespih çıt çıt oynatıyorlar. Rahmetli olan amirimiz çok güzel yabancı dil bildiği için tespihin faydalarını saymaya başladı.;

         —Ülkemizde buna tespih derler.

         — Damarlardaki dolaşan kanı hızlandırır.

         —Kol ve bilek kaslarını güçlendirir.

         —Stresi atar.

  • Eklemlerde kireçlenmeyi önler

         —Vücuttaki elektriği alır.

         —Toplumda tatlı sohbetlerin yapılmasına vesile olur.

         —Bu İslam kültürüne mahsustur. Vs-vs…

         —Bunun üzerine İspanyollar müthiş bir şey sizler doktorunuzu elinizde taşıyorsunuz dediler ve bizlerde bunlardan almak istiyoruz dediler. Daha sonra altlarına araba tahsis edildi ve Ceyhan da ilk rastladıkları tablacının tüm tespihlerini alarak dönmüşlerdi.

         —Gerçi değeri azda olsa! Kanca kararınca İspanyollara tespih ihraç etmenin yanında kültürümüzden de bir parça sunmanın sevincini yaşadık.

Halim öztoprak

 

 

YILDIRIM (ŞİMŞEK)

 

_Yıldırımlar binlerce amper büyüklüğünde elektrik akımları oluşturabilirler. İnsan ve hayvanlara çarptıklarında ölümcül vakalara ve yaralanmalara sebep olurlar.

 

Yıldırımlar, sel-afet ,deprem,hortum, çığ kasırga gibi kitlesel ölümlere ve maddi zararlara yol açmazlar. Yıldırımları meteorolojik karakterli doğal afetler şeklinde yorumlayabiliriz.

 

_ Şimşek kurbanları genel olarak tarlada çalışırken ata binerken , bisiklet sürerken , dağa tırmanırken , dışarıda oynarken, balık tutarken ağaç altında dururken , çobanlık yaparken, cep telefonlarıyla konuşurken , telsizle konuşurken , cep radyosu dinlerken üzerinde çağrı cihazı bulunduranlar, kapalı havada televizyon izlerken, denizde yüzerken, balıkçı tekneleriyle denize açılmışken her an yıldırıma yakalanma riskimiz var demektir.

 

_ Siz siz olun öncelikle yıldırımdan korunmak için 30/30 formülünü uygulayın, şimşek çaktıktan hemen 30 sn den kısa bir anda gürültü duyarsınız. İlk 30 saniyeden sonra 30 dakika geçene kadar   yıldırım tehlikesi altındasınız.

 

_Açık arazide fırtınaya ve yağmura yakalandıysanız saçınız dikleşiyorsa, deriniz sızlıyorsa, tehlike var demektir. Hemen alçak bir yere çökün. Hedef küçültün , sığınabileceğiniz bir araba yoksa , Mağaralar, kuru hendekler, vadiler, kanyonların kuytu yerlerine gizlenin.

 

_ Bulunduğunuz yerde hiçbir şey yoksa sizden büyük olan cisimlerden uzak durun.

_ Kesinlikle tek bulunan ağaçların altına yaklaşmayın.

 

_ Bisiklet , motosiklet,traktör gibi üzeri açık olan metal cihazlar ve bunların rölantide çalışmaları durumunda ; marş ve şarj üreteçleri elektrik akımı meydana  getirebileceği için yıldırımı çekebilirler.

 

_ Dağ ve tepelerin doruklarından metal anten direklerinden , tel örgü ,telefon ve elektrik hatlarından , metal çamaşır iplerinden, tren raylarından uzak durun. Deniz, göl ve nehirde kayıkla açılmış iseniz hemen kıyıya çıkıp orayı terk edin. Bu yukarıda anlatmaya çalıştığım etkenlere açık arazi, tarla, deniz , dağ, ova , köy gibi yerlerde iseniz mutlaka uygulayın.

 

_ Şehirlerde günümüzde paratoner dediğimiz cihazlar monte edildiği için pek tehlike oluşturmuyor. Dikkat etmişseniz Büyük binaların ve resmi dairelerin , minarelerin çoğunda paratoner cihazı bulunmakta. Yıldırımsız bir hayat dileğiyle…

 

         A.Halim Öztoprak

 

 

 

 

      SÖZE BAŞLARKEN

 

           Yumurtalık’a Kültürel hizmet sunan,”Yumurtalık Haber Gazetesinde bundan sonra yazılarımı okuma imkânı bulabileksiniz, okuyucularımın duygularını  saygıyla  karşılıyorum   ama  heyecanlanıyorum da. Biliyorum  ki  ağızda  dil  çevirmek  kolay,  kalem  çevirmek  zor.  Yazmak  derin  bilginin  yanında  araştırma–inceleme  gerektirir. Daha   da  önemlisi  zarif  bir  üslup  ister.  Başarabilirsem  az  ve  öz  yazacağım.  Türkçemizin  en  büyük  ustası  Yunus: Az  söz  er  yüküdür…,  diyor.

               Tarihçi  değilim.  Yumurtalık  üzerine  bilinenleri  de  yinelemek  doğru  olmaz. Yalnız  birkaç  cümleyle   geçmişe  uzanmak  istiyorum.  ”Ayas”   Anadolu   destancısı  Homeros’un  Odesa’sında  adı  geçen  bir  denizcidir.  Eğe’de   yapılan  TURUVA   Savaşlarından  sonra  bu  denizci  yolunu  kaybeder,  bizim  buralara  uğrar  ve   Ayas   adı  o  denizcinin  adından  kalmadır.  (mö. 3000)   Elbette  Ayas   sözcüğünün   geldiğiyle  ilgili   daha   değişik  bilgiler  de  vardır.  Bana    sorarsanız  hepsi  de  buranın   tarihsel zenginliğini   göstermektedir.

                 Kimse   AYAS’ı   (Yumurtalık)     sadece   yeni  yetme   sanmasın,   Ayas   aynı  zamanda   ak  sakallı  bilge  bir  dededir.  

                Yumurtalık  ovasında     birkaç  tarlada  bir,   tek  ve  seyrek  ağaç  görürsünüz.  Bunlar  yalnızdır, gariptir.  Ancak  hepsi  de  halinden  memnun,  Akdeniz’in  serin  rüzgârında  yıllar  yılı  gülümser  durur.   Kimseden  aş–ekmek  istemez.  Kışın  fırtınasına, yazın  deli  poyrazına,  sarı  sıcağına,  kuraklığına  meydan  okur.  Cahil  bir  el, bir  zalim  şimşek  dallarına  saldırır.   Ama  o  yalnız  ağaç   kendini  her  bahar   yenilemekten  usanmaz.  Yorgun   yolcuya   gölge,  yuvasız  kuşa  yuva  olur. 

            İşte   bu   yalnız  yaşayan   ulu  ağaç  Yumurtalı’tır.  Kimseden  bir  şey  beklemez,  .daima  verir.   Benden  selam  olsun   Yumurtalık’ın  yalnız  ağaçlarına.

                                                                                  Necdet   ÇAY

                                                                                                     Emekli  Öğretmen

 

 

YAŞANMIŞ HAYATLAR

 

Küçük bir sahil kasabasında mavi beyaz boyalı teknesiyle sık sık denize balık avlamaya giderdi Ahmet. Beş çocuklu bir ailenin ilk erkek çocuğuydu. Hüzün dolu bir çocukluk geçirdi. Çocukluğundan bu yana yüreği hep sıkıntılı, hep yorgundu. Her akşam alkol alan sorumsuz bir babanın ve bağırmayı, şiddeti eğitim olarak algılayan bir annenin çocuğu olmak onun seçimi değildi. İlkokul üçüncü sınıftan ayırdı babası. Teknede yardımcıya gereksinimi vardı. Tüm dünyası teknesi ve mavi deniziydi. Çocuk denecek yaşta babası ailenin geçimini Ahmet ‘in sırtına yüklenmişti.

İki odalı evlerinde yedi kişilik aile sefalet içinde yaşıyordu. Kiremit rengine boyanmış evin önüne dökülen beton ailenin en önemli yaşam alanıydı. Küçük bir tahta masa ve sandalyeler çok işlevsel kullanılıyordu. Nuriye anne duvara monte edilmiş lavabo çeşmesinden su alır, bulaşıklarını tahta masa üzerinde yıkardı. Masa üzerine raptiyelerle tutturulmuş naylon masa örtüsü masanın korumasıydı. Çocuklar yere serilen kilimin üzerinde bir sini içinde yerlerdi yemeklerini. Tahta masa Hasan Babanın konfor alanıydı. Yemeğini o masada yerdi. Akşam meyve tabağı eşliğinde rakısını keyifle yudumlardı. Yanındaki sandalyede oturan karısı elinde örgüsüyle eşlik ederdi ona. Vakit ilerledikçe Hasan Baba alkolün etkisiyle söylenmeye başlardı. Hayattan çocuklarından yakınırdı. Çoğu kez karı kocanın sözlü kavgasıyla son bulurdu gece. Alkolün etkisi ile sürekli huzursuzluk çıkaran baba ve onunla söz savaşına giren anne komşulara dahi sıkıntı veriyordu. Çocuklar sokaktan yatma vakti gelirlerdi eve. Alkolün etkisiyle sızan babanın ardından ev sessizliğe bürünürdü. Ahmet özellikle eve sessizliğe geçen saatlerden sonra gelirdi.

Ahmet, anne ve babasından çok farklıydı. Çok erken yaşta olgunlaşmıştı. Uzun boyu, esmer teniyle oldukça yakışıklı bir genç oldu. Az konuşuyordu. Yaşlı bir adamın dinginliği vardı onda. Çocuk yaşlarda yaşadıkları ruhunu çok erken olgunlaştırmıştı. Kendisiyle yapayalnızdı.

Gün ışırken mavi -beyaz boyalı teknesine biner, teknenin motorunu özenle çalıştırır, çoğu kez ayakta dümeni idare ederek denize açılırdı. Deniz ve komşu kızı Esra onun sevdalısıydı. Denizde dalgaları yararak ilerlerken sularda sevdalısını görürdü. İyot kokusunu kokladıkça gözlerini kapatır, rüzgarın ritmine kaptırırdı kendini. Kıyı şeridine uzaktan baktıkça hayallere dalardı. Balık ağını atacağı bölgeye gidene dek denizin maviliklerinde kara sevdalısını hayal ederdi. Güneşin ışıkları, masmavi denizin üzerinde parladıkça, renk cümbüşünün içinde Esrası ona gülümseyerek bakardı. Ahmet’in en mutlu olduğu saatler denizi, teknesi ve kara sevdalısının hayali ile birlikte olduğu saatlerdi.

Daha önce attığı balık ağını toplar teknenin içine alır, yeni balık ağlarını denize bırakırdı. Deniz, gökyüzü, Esra üçlüsü ile dönüşe geçerdi. Tekneyi kıyıya çektiğinde balık ağını ayıklama işlemine geçerdi. Çoğu kez kardeşleri de eşlik ederdi Ahmet’e. Balık ağından balık, yengeç ve yosunları çıkarırken gözü sürekli Esra’nın evine takılırdı. Onun sorumluluğunu aksatma gibi bir lüksü yoktu. Evlerinin geçimi onun tuttuğu balıklardan gelen paraya bağlıydı.

Esra, kasabada sağlık memuru olarak çalışan Ercan beyin biricik kızıydı. Sarı saçlı, ela gözlü orta boylu çok güzel bir kızdı. Lise son sınıfta okuyordu. Narin bir yapısı vardı. Oldukça da başarılı bir öğrenciydi.

Ahmet, hiçbir yere sığamaz oldu. Teknesine “Kara Sevdam “yazdırdı. Onun sevdası ümitsiz bir sevdaydı. Esra’ya ulaşması olası değildi. Bağırarak ağlamak istiyor, ama ağıtlar boğazından yukarı çıkamıyordu. Geceleri de denize çıkmaya başladı. Kıyıdan uzaklaşıyor, derinliklere demir atıyordu. Gecenin karanlığında Esra’yı düşünerek umarsız kalıyordu. Zaman zaman denizde oluşan yakamozların ışıltısında Esra’nın hayalini seyrediyordu. İstemsizce yanaklarından dökülen yaşlar deniz tuzu ile birleşerek yakıyordu tenini. Martılar eşlik ediyordu onun sevdasına. Deniz, bile dalgalarıyla öfke duyardı bu umarsızlığa. Ahmet, denize anlatırdı sevdasını. Bazen de sesini yükselterek sevdalısının adını haykırırdı maviliklere. Geç vakitte evine döner, çoktan uykuya dalmış ailesi ile iletişime geçmezdi.

Ahmet’in sevdasını annesi fark etti. “Oğlum, davul bile dengi dengine. O memur kızı. Okumuş. Sana vermezler. Vazgeç bu sevdadan. “dedi. Ahmet, suskun kalarak evden çıktı. Teknesine gitti. Tüm ailenin geçim kaynağı onun ve kardeşlerinin avladığı balıklardı. Kendini makine gibi hissetti. Martıların çığlıkları eşliğinde mavi sularda yol aldı. Yılgın, bitkin bir şekilde. Esra’nın sevdasına karşılık verdiğini düşündü bir süre. Bu duygusal bir yanılsama olurdu. Deniz suyu dışardan mavi görünüyordu. Oysa su renksizdi. İnsan beyni bunu mavi olarak görüyordu. Bu görsel bir yanılsamaydı. Keşke Esra’nın kendine sevdasını da böyle görebilseydi. Ama Ahmet yanılsamalardan uzaktı. Gerçekçiydi.

Ahmet, zaman zaman okul çıkış saatlerinde okul civarına giderek Esra’yı uzaktan da olsa görmeye çalışıyordu saatlerde işlerini iptal ederek tozlu okul yolunda öğrenci gruplarının arasına karışıyordu. Onu her gördüğünde yüreği bedeninden fırlayacakmış gibi atıyordu. Göz göze gelmemeye çalışıyordu. Gözlerine baksa ayakları yerden kesilir düşerdi kesin. Esra, masallardaki prenseslerden bile güzeldi onun gözünde. Masum yüzü, gülerken dudaklarının aldığı kıvrımlar Ahmet ‘i kendinden geçiriyordu. Ona bir başkasının baktığını düşündüğünde tüm vücudu kasılıyordu.

Haziran ayı geldiğinde Esra’nın Okulu bitti. Kasabadaki bir söylenti Ahmet’i çok huzursuz etti. Esra’nın sağlık ocağının doktoru ile nişanlanacağı söyleniyordu. Doktor Hakan, uzmanlık sınavını kazanmıştı. Ankara’ya gidecekti. Esra üniversite eğitimini Ankara’da alacaktı. Bu duyumlarla Ahmet kahroldu. Temmuz ayı çok sıkıntılı geçti. Ağustos ayının son günleri duyumlarının gerçek olduğu ortaya çıktı. Esra’nın babası da emekliye ayrılıp ailecek Ankara’ya taşınacaklardı. Doktor Hakan uzmanlığını yaparken, Esra kazandığı Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesine devam edecekti.

O kara gün geldi çattı. Ağustos ayının yirmi altıncı günü Esra’nın düğününün Ankara’da yapılacağını öğrendi. Ahmet yıkıldı. Teknesine doğru giderken kasabanın bilge yaşlısı Seydi Amca ile karşılaştı. Şeydi Amca “Nereye böyle Ahmet, hasta mısın? Hiç iyi görünmüyorsun oğlum. “ dedi. Ahmet “Denize gidiyorum Seydi Amca.” diye cevap verdi. Şeydi Amca” Çıkma oğlum. Bugün denizde fırtına var. Vazgeç.” dedi.

Ahmet hızlı adımlarla teknesine bindi. Kabaran dalgalara aldırmadan derinliklere doğru kırdı dümeni. Tekne bir o yana bir bu yana savruluyordu. Hayatının en zor gününü yaşıyordu genç adam. Umarsız gözlerle Esra’nın hayalini görmeye çalıştı. Deniz sanki onun ruh halini yansıtıyordu. Martılar çığlıklarıyla ona eşlik ediyorlardı. Dalgalar teknenin üzerini aşıyordu. Sırılsıklam olmuştu. Martıların “Esra” diyen çığlıkları kulağını sağır edecek gibiydi. Dümeni bıraktı. Teknenin savrulduğunu hissetti. Deniz, mavi beyaz dalgalarıyla kabararak ortak oluyordu Ahmet ‘in isyanına. Rüzgar öfkeliydi. Tüm hıncını mavi sulardan alıyordu. Ürkütücü sesler çıkarıyordu. Gökyüzü de duyarsız kalamadı bu kaosa. Kara bulutlarından sularını boşalttı aşağıya. Rüzgar aniden öfkesini kesti. Gökyüzünden inen damlalar dalgaları sakinleştirdi. Sulara kendini bıraktı Ahmet. Rüzgârın şarkısı eşliğinde gri sis tabakasının içine girerken yanına iki büyük tekne yaklaştı.

Seydi Amca, Ahmet’in ruh halinden kaygılanarak büyük teknesi olan iki balıkçıyı Ahmet’in ardından yolladı. Balıkçılar suların içinde yarı baygın Ahmet ‘i sudan zorlukla çıkardılar.

Ahmet hastanede gözlerini açtı. Kurtulmuştu. Yüreğindeki sızı derindi. Sularda batan teknesini sormadı bile. Birkaç günün sonunda tekrar kasabaya döndü. Toparlanma sürecini zor atlattı. Sevdasını yüreğinin derinliklerine gömdü. Küçük bir yer tutarak balık satmaya başladı. Kardeşlerinin desteği ile bir de tekne aldı.Ailesi ,acele ile onu halasının kızı ile nişanlandılar. Birkaç ay sonra da çevrenin desteği ile evlendirdiler. Bir yıl sonra bir kızı oldu. Kızına kara sevdalısının adını koydu. Bebek Esra onun tesellisi oldu. Ardından iki kız bebek daha geldi. Ahmet, kızlarına çok ilgiliydi. Ailesinden göremediği sevgiyi çocuklarına veriyordu. Yine de hayata karşı kırgınlıkları vardı. Alkol bağımlılığı onu kırklı yaşının sonunda yaşamdan kopardı. Kasaba Ahmet ‘i ve teknedeki vakur duruşunu hiç unutmadı. Martılar onu aylarca denizde aradı.

Bugün o sahil kasabasında, Ahmet ‘in kızı Esra aldığı eğitimle Atatürk Cumhuriyetinin aydınlık yüzü oldu. Kasabada özel eğitim kurumundan, kooperatifçiliğe uzanan pek çok alanda girişimci bir kadın olarak hizmet veriyor. Babasının kızlarına verdiği sevgiyi her fırsatta dile getiriyor. Babası adına okuttuğu çocuklarla babasını yaşatıyor. Babasının kara sevdasının adını özenle taşıyor. Babasının tutunamadığı hayata sımsıkı tutunuyor.

Esra, ne zaman balıkçı barınağına gitse ruhunda oluşan hüzün ona babasının anısını yaşatır. Çoğu kez gözyaşlarını tutamaz. Özellikle güneşin doğayı pırıl pırıl aydınlattığı saatlerde babasının yanında olmamasının verdiği yalnızlığı yaşar. Onun yaşayamadığı yıllara öfke duyar. Cefakâr annesinin varlığı ile avunur.

Ahmet, bazen ufuk çizgisinde bazen deniz fenerinin ışıklarında, bazen de martılarla birlikte Esra’ya gülümseyerek bakıyor Benim yenik düştüğüm yaşamı, sen dolu dolu yaşa dercesine.

Yaşanmamış tüm hayatlara saygıyla…

EMEKLİ ÖĞRETMEN

Ramize Erzin

 

 

SİYASETTE KADINLARIN ROLÜ

 

         Siyaset denilince ilk akla gelen erkeklerin uğraş verdiği bir mücadele alanı olarak görülmektedir. Oysa tarih boyunca kadınlar yaşadıkları ülkelerde, ya hükümdar olmuşlar, ya akil dar olmuşlar ya da tarihe yön veren olaylarda başrolde oynamışlardır.

         Ancak günümüzde aktif siyasette yer alan kadınlarımızın sayısı oldukça düşüktür. 2011 genel seçimlerde dahi şu ana kadar en yüksek oran olmasına rağmen, TBMM’de temsil oranı %14’tür. Eğitim seviyemizin yükselmesi, kadınlarımızın kamu ve özel sektörde iş hayatında yer alması onlar açısından sevindiricidir. Öyleyse aktif siyasette yer almaları içinde fırsat verilmelidir. Yerel yönetimler bakımından incelediğimizde Belediye Başkan ve meclis üyesi olarak oran daha da düşük seviyededir.

         Siyasette aktif yer alma ve sahada çalışması incelendiğinde bu oran daha düşük sevilerdedir. Ama şu unutulmamalıdır ki, oy vermede etkinlik açısından kadınlarımızın baskınlığı %60’lardadır. Yani son sözün çoğunluğunu kadınlarımız söylemektedir. Bunu iyi kavrayan siyasi partiler ile seçilmek isteyen adaylar kadın çalışmasına çok önem verdikleri görülmektedir. Sonuçta topyekûn çalışma başarı getirmektedir.

         Şahsım olarak bu yerel siyaset arenasında bende kadın çalışmasına kıymet verenlerdenim. Başarı tek başına gelmez, başarı varsa arkamızda dağ gibi bir kadın vardır. Kamu ve özel sektörde kariyer ve iş başarılarımızda hep kadınlar başroldedir, tabi kadın ve erkek uyumlu ve birbirini tamamlayıcı olmalıdır. Atalarımız boşuna söylememiş “kadın var adamını vezir yapar, kadın var adamını rezil yapar” demişler. Aile şirketlerinde veya işyerlerinde eşleri ile birlikte çalışanlar başarıyı yakalamışlardır.

          2014 yerel seçimlerinde, Yumurtalık ilçesinde istekli ve aktif siyaset yapan kadınlarımızdan en az iki tanesi meclis üyeliği için aday gösterilmeli ve meclise girmesi sağlanmalıdır. Ben inanıyorum ki; Yumurtalıkta evlerimizde çoğunlukla son sözü kadınlarımız söylemektedir. Kadınlarımızın siyasi çalışmalarını destekliyor ve saygı duyuyorum. İlkleri başarmak dileğiyle tüm kadınlarımıza selamlarımı sunarım.

MUSTAFA KARA

 

 

BENİM ADIM RENK

 

Benim adım Renk. Ailemin bana verdiği en büyük güzellik adım galiba. Bu adı babamın bir gezide bir süre aşk yaşadığı Renk hanıma borçluyum. Annem babamın Renk hanıma sevdasını içki sofralarında sessizce dinlediği için beni kumasıyla özdeşleştirmiş olacak ki bedelini bana fazlasıyla ödetti. Beni anneliğinden mahkûm bırakarak kendince babamı cezalandırdı.

Adımın aksine çoğunun “Kocaman kadın oldun.” dediği yıllarda ancak renklendi dünyam. Birazdan okuyacağınız, derinliklerinde kaybolacağınız hikâyemi yazmak istedim. Ruhumun bir ayna gibi yansıdığı cümlelerimin başka ruhlara ışık olmasını istedim. Okurlarımın bazılarına “Yalnız değilim.” duygusunu yaşatacağımı umuyorum. Benim deneyimlerimin pek çok hayata cesaret ve umut vermesini diliyorum. Sessiz yüreklere ses olmak istiyorum.

Alkol bağımlısı bir babanın dördüncü kız çocuğuyum. Şiddet döngüsü ve korkusuyla büyüdüm. Rüyamda gördüğüm kâbuslar bile beni uyanık olduğum saatlerdeki gibi ürkütmüyordu. Sık sık uykuya sığınmamın sebebi de uyanık olduğum saatlerin gerçek olmasıydı. İlkokuldan sonra eğitim hakkım da elimden alınınca umutlarım elimden uçup gitti.

Onca hikâyeye ve hayata tanık olan ben bugün farklı bir ruh halindeyim. Bedenim beni sıkıyor, zihnim karmakarışık. Duygularım balonun içine sıkışmış gibi. Balon öylesine şişmiş ki içindeki kirli havayı dışarıya atmaya çalışıyor. Balonun ucunu yavaşça açıp balon patlamadan sıkışmış havayı boşaltmalıyım. Tıpkı sıkıntılı yaşanmışlıklarımdan bedenime zarar vermeden kurtulmak istemem gibi.

Zihnim yüzlerce odacıkla dolu. Her bir odacıkta yaşanmışlıkların kalıntıları var. Onlar yıllardır orada baskılanmış bir şekilde kapalı duruyor. Bugün onları odacıklardan dışarı salmak istiyorum. Umarım başarırım. Renklenen dünyamı karartmalarına izin veremem.

Onyedi yaşında benden on yaş büyük biriyle zorla evlendirildim. Babamın “Yarın akşam sözün kesilecek. Seni verdim.” dediği o geceyi nasıl unuturum. “İstemiyorum. ” diye yanıtlamıştım sessizce. Babam önünde içki kadehi ve çerezi olan masadan bana kızgınlıkla baktı. Küfürün ardından “Kızlar böyle şeye karışmazlar. Sana sormadım.”diye bağırdı. Sustum…sustum….Bağırıyordum, karşı çıkıyordum ama sesim dışarı çıkmıyordu. Çıkamazdı da. Babaya karşı çıkılmazdı. Beynim böyle kodlanmıştı. Öğrenilmiş umarsızlığı yaşayan ben yine uykuya kaçtım. Uyudum.Hiç uyanmak istemedim.

Söz kesme merasiminin ardından düğün salonunda yapılan nişan törenine giderken ilk kez gördüm benim adıma seçilen adamı. Kuaförden çıkınca koluna gir dediklerinde karşı çıktım. Zorladılar. Öyle zordu ki bir yabancıyla ilk kez yakınlaşmak. Bunun dışında hiçbir ayrıntıyı anımsamıyorum. Belleğimden silinmiş.

Nişanlım aralıklarla ailesi ile birlikte bizi ziyarete geliyordu. Babam damadı ile birlikte içki sofralarında oldukça keyifli olurdu. Aldığı başlık parasının da payı vardı keyfinde. Nişanlım ve ailesi bana öylesine itici geliyordu ki bir an önce gitmelerini diliyordum. Ailenin benim aileme tepeden bakan küstah tavırları bugün gibi usumda. Nişanlımla yakınlaşmamız kesinlikle yasaktı. Babama göre ateşle barut yan yana durmamalıydı. Alkol aldığında sık sık beni karşısına alır onurumu kırıcı konuşmalar yapardı.” Nişanlı ile konuşulmaz, yaklaşılmaz. Benim başımı öne eğdirme. Beni el aleme rezil etme. Bir an evvel emanetlerini alsalar da kurtulsam” derdi. Emanet ben oluyordum. Babam için bir eşyadan farkım yoktu. Yine susardım. Babaya karşı konulmazdı. Cevap verilmezdi. Babanın beddua ettiği evlat gün yüzü görmezdi. Kodlanan beynim yine devreye giriyordu.

Yaşamak istemediğim o gün geldi. Düğün günü. O kara günün zihnimin odacıklarında sıkışıp kaybolmasını diliyorum. Sanki hiç yaşanmamış gibi. O odacığın kapısını demir kapı ile kitleyip anahtarını mavi engin denizlere bıraktım.

Düğünden sonraki günler benim için yaşamın hiçbir anlamı yoktu. Evlilikle birlikte nefes almak daha ağır gelmeye başladı bana. Kocamın sert, otoriter tutumu, ailesinin üzerimdeki baskısı katlanılacak gibi değildi. Ailesi sürekli bizimleydi. Bir gün önceden giyeceğim kıyafetler ve takacağım takılar ile ilgili talimatlar veriyorlardı. Ertesi gün beni alıp “Gelin gezmesi” diye adlandırdıkları akrabalarına götürüyorlardı. Ben o ziyaretlerde konuşmuyor hizmet ediyordum. Kayınvalidem ve iki görümcem boş sohbetler eşliğinde kahkahalar atarken ben onları izliyordum. Akşam eve geldiğimde kocam aynen babam gibi içki sofrasını kurardı. Oldukça gergindi. O gerginliğin ekonomik krizden kaynaklandığını kısa bir süre sonra anladım. Eve gelen haciz memurları beni daha da karanlıklara itti. Bileziklerimi verdim. Satıp hacizi kaldırdılar. Bileziklerimin satılması beni hiç acıtmadı. Onların bana ait olduklarını düşünmüyordum.

Evliliğimin ilk aylarında kocam otorite kurmak, beni bastırmak için öğrendiği kötü kuralları uygulamaya başladı. Bir gece yarısını geçmişti. İçkinin etkisiyle çok sarhoş olmuştu. Ben suskun ve korku ile yanında otururken sakladığı silahını çıkardı. Silahı ile oynarken korkudan nefes alamadım. Bir süre sonra duvara ateş etmeye başladı. Üzerimde pijamalarım ve ev içi terliğimle sokağa fırladım. Koştum koştum…Tanımadığım bir ilçede gece yarısını çoktan geçmiş bir saatte anlamsızlıklar içinde kurtulmaya çalışıyordum. Kendimi denizlerdeki bir kum tanesinden bile değersiz hissediyordum. Zaman benim için durmuştu. Sokağın köşesinde duran birkaç sarhoş adam ürküttü beni. Geriye dönerek hızla eve doğru tekrar koşmaya başladım. O an ölüm gelseydi bana çok mutlu olacaktım. Yorgun bedenim apartmanımızın kapısına yığıldı. Evime girmeye cesaretim yoktu. Zemin katın zilini ısrarla çaldım. Kapı açıldı. Sonrasını hatırlamıyorum geceki acizliğim çok acıtır beni.

Ailemin manevi şiddetinden kurtulmak isteyen ben farklı bir şiddet döngüsünün içine girmiştim. Her akşam alkol alan baskın kişilikli bir koca, ruhları kötülükle yoğrulmuş iki kız kardeş ve magandalığa özenen bir erkek kardeş ile savaşacaktım. Anneleri daha ılımlı bir hanımdı ama çocukları üzerinde otoritesi yoktu. Sessiz kalmayı tercih ediyordu. Özellikle erkek kardeşi çok sıkıntılıydı. Evimde ayaklarını orta masaya uzatıyor, birasını içiyordu. Aşağılayıcı tavırları beni manen tüketiyordu. Kocam, her fırsatta ailesine verdiği değeri bana hissettiriyordu. Ailecek beni eğitme programına almışlardı. Bu baskı ve manevi işkenceye vücudum daha fazla dayanamadı.

Akraba ziyaretlerinden sıkılmıştım. Hasta olduğumu bahane ederek arkadaşıma kahve içmeye gittim. Ben arkadaşımda iken eve gelip beni kontrol etmişler. Eve girip oturmuşlar. Eve döndüğümde çok şaşırdım ve utandım. Aşağılayıcı bakışlarla bana bağırmaya başladılar. “Bizimle gelmemek için yalan söyledin. Kafana göre her yere gidemezsin. Abimin seni terbiye etmesi gerek. Akşam görürsün” diyerek kızgınlıkla gittiler. Korkudan vücudumun her yanı yanmaya başladı. Titremeye başladım. Akşam şiddet göreceğim korkusu tüm benliğimi kapladı. Kapı açılıp kocam eve girince yere düştüğümü hatırlıyorum. Hastanede gözümü açtım. İki aylık bebeğimi kaybetmiştim. Yine sustum…

Sustum…Bu adamı hiç sevmemeye yemin ettim. Ne onu ne de ailesini hiç sevmedim.

Arada bir benim aileme ziyarete gidiyorduk. Babam ile kocam içki masalarında oldukça keyifli vakit geçiriyorlardı. Kocam arada bir beni şikayet ediyordu babama. “Annemin yanında gazete okudu, kardeşimi yolcu etmedi. “diye yakınıyordu. Babam beni karşısına oturtup nasihatlara başlıyordu. “Artık senin ailen onlar. Bizden çok onları sayacaksın. Gelinlikle gittin kefeninle çıkacaksın. “diyordu. Ben yine susuyordum.

Her gün biraz daha ölüyordum. Yaşamın benim için bir anlamı yoktu. Bu döngüler içinde savrulurken aramıza kızım katıldı. Hayatımın merkezine kızımı alarak yaşıyordum.

Zaman kocamın ailesine de huzur vermedi. Kendi dünyalarında ağır sorunlarla uğraşıyorlardı. İki kız kardeşin evlilikleri çok sıkıntılıydı.

Kocam on yıldan sonra farklılaşma başladı. Kardeşlerinin sorunlarından sıkıldı. Ailesindeki ölümler onu daha sakinleştirdi ancak yine de ben onun kurallarına göre yaşamak zorundaydım.

Evliliğimin dokuzuncu yılında babamı, ardından da annemi kaybettim. Onların baskıları üzerimden gitmişti. Her geçen gün kendime güvenim artıyordu. Hiç olmaktan ben olmaya doğru yol alıyordum. İlçe kütüphanesinden kızım aracılığıyla kitap getirtip okumaya başladım. Sürekli okuyordum. Okuduğum kitaplar beni çekingen, bağımlı kişiliğimden yavaş yavaş uzaklaştırıyordu. Kocamın alkole bağımlılığı daha da artmıştı. Sağlığı da kötüye gidiyordu.

Kızımın üniversite sınavına hazırlandığı yıl ablamdan bir telefon aldım. Yıllar önce aile baskısından bıkarak evden kaçan halamı kaybetmiştik. Halamın Ankara’da yaşadığını biliyordum. Hiç görüşmemiştim. Babam zaman zaman varlıklı bir adama kuma olarak kaçtığını söyler onu lanetlerdi. Halamın çocuğu yoktu. Ölümünden sonra mirasçıları bizlerdik. Ben ve ablalarım. Bizlere azımsanmayacak bir miras kalmıştı. Bu olay kocamı heyecanlandırdı. Hayaller kurmaya başladı. Karısının birey hakkı yokmuş gibi davranıyordu. Benim içimde gelişen birey olma duygusunun farkında değildi. Ben eski Renk değildim. İçimde derin bir hüzün vardı. Gitmek ve kalmak arasında gel gitler yaşıyordum. Yıllardır korkutulmuştum. Ya burada kalıp suskunluğuma devam edecek ya da buradan uzaklaşıp kendimi bulacaktım. Mevlana’yı okuduğum kitaplardan tanımış ve çok etkilenmiştim. Onun dediği gibi Yaradanın beni koşulsuz sevdiğine inanıyordum. Babam, annem, kocam beni sevmemişti. Ancak Yaradan bana kurtuluşum için yol göstermişti. El alem ne der baskısı beni frenlese de aşmalıydım bu baskıyı. Yaradanın bana açtığı ışıklı yolda yürümeye karar verdim. Güçlendikçe beni sindirmeye çalışan çok kişi olacaktı. Bu nedenle ortam değiştirmeliydim.

Birkaç ay sonra halamdan kalan iki daire ve bir miktar para bana geçti. Gizlice bir avukata gidip boşanma davası açtım. Evi terk ettim. Ankara’ya gittim. Halamın eşyalarının bulunduğu eve yerleştim. O sırada kızım üniversite sınavına girmisti. Eşim ayrılma isteğimi beni aşağılayarak onayladı. Çok rezil olacağıma inanıyordu. Kırklı yaşların ortalarına kadar beni bir hiç olarak gören kocamın yanından ben olmak için uzaklaşmıştım.

Ankara’da yeni yaşamıma alışma süreci biraz sancılı geçse de sonunda alıştım. Kızım Ankara’da Gazi Hukuk Fakültesini kazandı. O yanıma gelince daha da güçlendim. Yakın çevrede eleman arayan bir tuhafiyede iş buldum. Artık bir işim vardı.İki yıl sonra da çalışan olarak girdiğim iş yerinin patronu oldum .Her geçen gün kendimi buluyordum. Sosyal çevrem arttı. Zaman zaman eksiklik duygusu beni sarmaya çalışsa da buna izin vermemek adına yürüyüşe çıkıyorum. Tiyatroya gidiyorum. Arkadaşlarımla kafede sohbet ediyorum.

Bugün Ege’nin şirin bir ilçesinde görev yapan bir hâkim annesiyim.

Ben Renk olarak geçmişimi bıraktım. Benim hikâyem başkalarının cesaretine örnek olsun istiyorum. Bu nedenle hikayemi tüm çıplaklığıyla paylaştım sizlerle. Benimle benzer yollardan geçiyorsanız, kendinizden vazgeçmeyin.

Zihnimin odacıklarımda sakladığım geçmişimi yüreğimden uzaklaştırdıkça daha da mutlu bir şekilde yoluma devam edeceğim.

 

UMUT EN BÜYÜK SERVETTİR.

RAMİZE ERZİN

 

 

 

ESKİ BİZİ ÖZLÜYORUM NEZAHAT

 

Şehrin kuzey mahallelerinin birinde güvenlikli bir apartmanının beşinci katında, saçlarını ensesinde toplamış esmer tenli, alımlı bir kadın umarsızlık içindeydi.

Temmuz ayının kavurucu sıcaklarının yaşandığı o gecede üzerindeki askılı elbisesinin içinde gövdesi sırılsıklam olmuştu. Onu böylesine sıkıntıya sokan sadece havanın sıcaklığı değildi. Biraz önce yaşadıklarını unutmaya çalışıyordu. Beyninden uzaklaştırmaya çalıştığı saatler bir ahtapot gibi beynini sarmalıyor, onu bırakmıyordu. Gözünden yaşlar akıtarak bağıra bağıra ağlıyordu. Son yıllarda yaşanmışlıkları geçti gözünün önünden tıpkı bir film şeridi gibi.

Sigarasından bir nefes çekti. Apartman ayağının altında sallanıyor gibiydi. Bacakları titremeye başladı. Tüm bedeni ona eşlik etti.

Oturduğu balkon sandalyesine sıkıca tutundu. Sigarasını önünde duran küçük masanın üzerindeki küllükte söndürdü. Sandalyenin üzerini yosun bağlamış gibi hissetti. Kayıyordu. Dengesini kaybetti. Zeminle hızlı bir şekilde buluşan bedeni acı ile kıvrıldı. Umarsızlık onu adeta tespih böceğine çevirmişti. Kıvrıldı kıvrıldı. Saçlarından akan terli kan yüzünü ve gözlerini yakıyordu. Canı yanıyordu. Bir süre sonra hafifçe doğrularak küçük masanın üzerinde bulunan telefonuna yöneldi. Karşı komşusunu aradı.

“Dilek Hanım, ölüyorum. Yardım et bana.” dedi.

Dilek ile yakın arkadaştı. Yedek anahtarlarını tedbir amaçlı olarak birbirlerine vermişlerdi. Komşulukları on yılı geçmişti. Hüzünden paramparça olan yüreği bir ışık aradı Nezahat’ın. Dilek ve eşi kapıyı açıp koşarak kucakladılar yaralı kadını. Çukurova Devlet Hastanesine götürdüler. Acil giriş kapısından hızlıca giriş yaparak bitkin kadını doktorlara teslim ettiler.

Nezahat, gözlem odasına alındı. Yapılması gereken tüm müdahaleler yapıldı. Kafasına dikiş atıldı. Beyin tomografisi temiz çıkmasına rağmen sabaha dek hastanede kalmasına karar verildi. Dilek bir an bile komşusunun yanından ayrılmadı. Sabah Dilek ‘in eşi hastaneye gelerek onları alıp eve götürdü. Dilek ve eşi Nezahat’ ın özeline girmemeye özen gösterdiler. Nezahat istediği zaman onlarla paylaşırdı sorunlarını. Dilek, hasta kadını yatağına yatırmadan hafif bir duş aldırdı. Uykuya dalana dek başında bekledi. Nezahat, pişmanlıklarla dolu olan ruh haliyle oldukça bitkin görünüyordu. Dilek kendi evine geçerek Nezahat ‘ın kızı Neva’yı aradı. Annesi ile ilgili bilgi verdi. Çok ayrıntıya girmedi.

Neva, özel bir okulda rehber öğretmendi. Kısa bir süre önce aynı okulda matematik öğretmeni olan Kaan ile anlaşarak evlenmişti. Ailelerin onay verdiği evlilik sorunsuz ve hızlı bir şekilde yapılmıştı. Her şey yolunda gidiyor gibiydi. Kızının mutluluğunun ailelerine yansımasının bu kadar kısa süreceğini hiç düşünememişti Nezahat. Şu an kendi yuvasını karabasanlar sarmıştı. Kocasını kaybettiğini fark edememişti. Dünyasını kendi eliyle cehenneme çevirmişti. Rasim’in uyarılarını hafife almıştı.

Bir saat sonra Neva, hızla eve girdi. Annesine telaşla sarıldı. ‘Annem, güzel annem. Ne oldu sana. Babam nerede? Neden gece bana haber vermediniz?”

Nezahat, yaşadıklarını düşünerek temkinli konuştu. Kızını üzmek istemiyordu. “Dilek ablan ve eşi bana yapılması gereken her şeyi yaptılar. Seni korkutmak istememişler. İyiyim. Endişelenecek birşey yok.” dedi. O arada kapının zili çaldı. Gelen Rasimdi. Nezahat, Rasim’i görünce gerildi. Dün gece yaşadıkları geldi tekrar usuna. İçi parçalanarak siyaha dönüştü.

“Niye geldin Rasim? Benim yaraladığın yetmedi mi?” diyerek gözyaşlarını tutamadı. Neva şaşkınlıkla anne ve babasına bakarak “Neler oluyor? Olanları bana da anlatır mısınız, sanırım buna benim de hakkım var. Babamı ben aradım anne. Durumun ile ilgili bilgi almak istedim. Babamın yanında olduğunu düşündüm. Dilek ablanın beni aramasını önceleri farklı algılamadım. Bana neler olduğunu biran önce anlatır mısınız lütfen. “dedi. Rasim, mahcup bir şekilde “Şu an yeri değil kızım. Ben zaten en uygun zaman da seninle paylaşacaktım bu durumu. Özellikle düğününü bekledim. Annen toparlanınca bir araya gelip konuşuruz. Açıklarım herşeyi. “dedi.

Nezahat, kendini tutamıyor hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Otuz yıllık hayat arkadaşı yüreğine acıyı saplamıştı. Onu yalnızlığın derinliklerine gömüp gidecekti. Küçük kahverengi gözlerini sevdiği adama çevirdi. “Şu an açıklayacaksın Rasim. Bunu öğrenmeye Neva’nın hakkı var. Açıklamanı erteleme.” dedi.

Rasim, kendini kapana sıkışmış gibi hissetti. Tane tane konuşmaya başladı.

“Kızım, biz annenle yirmili yaşlarımızın başlarında birbirimizi çok severek evlendik. Kumrular gibiydik. Yıllarca çok da iyi anlaştık. Bu evliliğin en büyük ödülü de sensin Nevam. Uzun yıllar hem iyi bir eş, arkadaş, sırdaş olmayı başardık. Son beş yıldır annen değişmeye başladı. Özellikle emekli olduktan sonra tüm önceliğini arkadaşlarına vermeye başladı. Arkadaş toplantıları, geziler, konserler tüm zamanını alıyordu. İşten eve geldiğimde çoğu kez annen evde olmuyordu. Eve geldiği zaman da kendi genelde tok olduğu için önüme gelişigüzel bir yemek koyuyor, kendi sürekli telefonla konuşuyordu. Kırıcı olmadan defalarca anneni uyardım. Uyarılarım onu hiç etkilemedi. Kendimi her geçen gün daha değersiz hissediyordum. Bunu kabullenmem mümkün değildi. Değer görmemek, ötelenmek beni çok kırdı. Ona eski duygularım kalmadı. Yoruldum kızım. Bir evlilikte paylaşım olmazsa o evlilik bitmelidir Sevginin olmadığı bir evlilikte zamanla saygıda kalmaz. Annenden ayrılmak istiyorum kızım. Bu evliliği bu şekilde devam ettirirsem kendime saygımı yitireceğim. Annene ekonomik olarak her türlü olanağı sağlayacağım. Evin de düzeni devam edecek. Annenin kendi geliri var. Yine de maddi destek vereceğim. Medeni bir şekilde dostça ayrılalım. Nezahat, senden uzaklaştığımı önemsemedin. Sen de istediğin gibi yaşarsın. Ben de kendime saygın bir hayat kurmak istiyorum. Birbirimize düşman olmayalım. Anılarımız hep güzel kalsın. ” dedi.

Neva, gövdesinde derin bir acı hissetti. Rengi bembeyaz oldu. Yaralı bir kuş gibi hissetti kendini. Bu rüya olmalıydı.

Nezahat gözlerini yukarı kaldırıp gözyaşlarının akmasına engel olmaya çalıştı. Kocasını yitirdiğini fark etmemiş olmasının pişmanlığını yaşadı. Günlük koşuşturmalarında önceliğini verdiği çok şeyi düşündü. Kendini suçladı. Neva, sevdiği iki insanın hangisine taraf olmalıydı? Suskun kalmayı tercih etti. Anne ve babası onun için mükemmel insanlardı. Rasim, üzgün bir şekilde ” Kendine iyi bak Nezahat. Ne zaman bana gereksinim duyarsan maddi, manevi yanındayım. Sen benim için her zaman değerlisin. “dedi. Kapıya yöneldi.

Nezahat ve Neva gözyaşları içinde Rasim ‘in arkasından bakakaldılar.

Nezahat, yalnızlığa alışamıyordu. Rasim evden ayrılalı bir aya yaklaşmıştı. Özellikle geceleri içinde tufan kopuyordu. Her gün ondan telefon bekliyordu. Kocası onunla iletişime geçmiyordu. Kocasının kendinden kopma olasılığını hiç düşünememişti. Başkalarını mutlu etmek için kendi ışığını söndürmüştü. İlk günler Rasim Neva aracılığı ile özel eşyalarını almıştı. Kendine eşyalı küçük bir ev tuttu.

Bir ay sonra Nezahat kocasını aradı. Oldukça sakindi. “Rasim kararına saygı duyuyorum. Şunu bil ki yüreğim senin sevginle dolu. Hatalarımı kabul ediyorum. Her ikimizde de sevgi varsa kendimizi iyileştirebiliriz. Sen de bana karşı sevgi kalmadıysa bencil olamam. Düzenimi devam etmeme izin verdiğin için çok teşekkür ediyorum. Bunun dışında senden hiçbir şekilde maddi bir şey talep etmiyorum. Tek istediğim senin çok mutlu olman. Sen bunu fazlasıyla hak ediyorsun.” Nezahat daha fazla konuşamadı. Sesindeki burukluk gittikçe artıyordu.

Rasim , Nezahat ‘ın olgunluğu karşısında ezildi. Karısı kırıcı olmadan sevgisini yüreğine gömüyordu”. Genç yaşımda doğru bir tercih yapmışım .”diye düşündü. Yutkundu. Nezahat “ı özlediğini hissetti.

Rasim, bu konuşmanın ardından odasında uyuyamadı. Kendi kendine konuştu. Eski günleri çok özlediğini hissetti. Kızına da gitmiyordu. Son iki gün hiçbir şey yemediğini fark etti. Markete gidip atıştırmalıklar almayı düşündü. Ayakları onu eski evine yakın markete götürdü. Raflarda göz gezdirirken bir çift kahverengi gözün kendisine baktığını hissetti. Nezahattı bu.

“Nasılsın Rasim” diye sordu. Rasim, bitkin bir şekilde “Eski seni özlüyorum Nebahat. Eski bizi özlüyorum. “dedi. Market arabası ile kasaya yöneldi.

Nezahat Rasim ‘in ardından sevgiyle baktı. Keşkelerine yöneldi. Yaşadıklarından ders alarak kaybettiği birlikteliği yeniden kazanacağını umut etti. Sorumluluğu başkalarına yüklemeyecekti. Sorumlu kendisiydi. Bunu kabullenerek var oluşluğa yönelecekti. Rasim’i kaybetme korkusu onun hayata bakışında farkındalık yaratmıştı. Hatalarının nedenlerine inip kendini yenileyecekti. Son yıllarda egosunun esiri olmuştu. Bencilliğini görmüştü. O yıllarca sevdiği adamı mutsuz etmişti. Kendini değiştirerek özüne dönmeliydi.

Bu umutla birlikte doğanın tüm renkleri benliğini sardı. Huzuru, kaybettiği yuvasına tekrar kavuşmasına bağlıydı. Ancak bu şansa sahip olduğunda ruhu rengârenk çiçeklerin mis kokularıyla arınacaktı.

RAMİZE ERZİN

 

 

PSİKOLOJ̌IK TERÖR

 

Birazdan okuyacağınız terör siyasal bir terör değildir. Beş yıl boyunca bana uygulanan yıldırmaya, korkutmaya dayalı bir eylemdir. Bir grup insan tarafından bana uygulanan manevi şiddeti sizlerle paylaşacağım.

Beni acıtan yaşanmışlıklarımı, unutmak her zaman tercihim olmuştur. Onlar beni acıtır. Duygusal yüreğimde bıraktıkları derin yaraları tekrar kanatmak beni çok yorar. Bu nedenle unutmak ilacımdır benim. Ruhumda derin yarıklar bırakan o beş yılımı unutmak istiyorum. Psikolojik terör dolu beş yılımı sizlerle paylaşıp unutacağım. Ya da unutmaya çalışacağım. Fırtınasız, dingin yaşamıma tekrar döneceğim.

Yaşadıklarımı paylaşarak profesyonel yaşamın içinde savaş veren gençlere model olmak istiyorum. İş hayatlarında karşılaşabilecekleri acımasızlıklarda da

“Yalnız değilsiniz. “duygusunu yaşatmaya çalışacağım. Umarım başarırım.

Yıllarca eşimin görevi gereği doğu ve güneydoğuda yaşamak zorunda kaldım. Özellikle küçük ilçelerin doğal insanlarının arasında iş hayatım oldukça keyifli geçti. Çalıştığım okullarda öğretmen ve yönetici arkadaşlarımla iletişimim oldukça sıcak ve kaliteliydi. Mesleğimi severek yaparken özellikle sorunlu öğrencilerimle aramda farklı bir bağ oluşurdu. Onların anne kucağıydım. Velilerimin bana yaklaşımı beni daha fazla özveriyle çalışmaya iterdi. Ne güzel ve anlamlı günlerdi o günler. İlçelerden ayrılırken yüreğim buruk buruk olur, sanki yas havasını yaşardım. Eski öğrenci ve velilerimin çoğuyla iletişimim devam ediyor. Özellikle öğretmenler gününde telefonum hiç susmaz. Değer duygusunu fazlasıyla yaşarım.

Devlet okullarında yirmi yıllık çalışma hayatımı emeklilikle noktalayarak eşimin atandığı bir büyükşehire taşındık. Kızımız o şehirdeki üniversiteyi tercih etti. Büyük bir şehirde, farklı bir yaşam bekliyordu bizi. . Alışık olmadığımız bir yaşam. Emekli ikramiyem ile küçük bir ev aldık. Eşim, yeni iş yerine kolay uyum sağladı. Oldukça mutluydu. Çok yoğun çalışıyordu.

Yeni hayatıma uyum sağlayamıyordum. Evde çok sıkılıyordum. Rüyalarımda öğrencilerimi görüyor, zil seslerini duyarak uyanıyordum. Okul ve öğrenci özlemi beni çok mutsuz etmeye başladı. Sürekli temizlikle uğraşıyor, saçımı bile taramıyordum. Eşim, mutsuzluğumu fark etti. ” Hobiler edin. Böyle olmaz. Hasta olursun..” diye sürekli uyarıyordu beni.

Birkaç gün sonra öğle vakti eşim aradı.” Seher, bizim dairede bir arkadaşın kardeşi özel bir okulun kurucularından biriymiş. Onun referansıyla istersen o okula başvur. Arkadaşım, kardeşini aradı. Öğleden sonra okuldaymış. Görüşmek istersen seni bekliyor canım.” dedi. Telefon beni heyecanlandırdı. Özel okul daha mantıklı olur diye düşündüm. Öğleden sonra giyinerek arabama binip navigasyonu kullanarak yola çıktım. Okulun kapısına ulaştığımda okul beni adeta sarmaladı. Oldukça bakımlı bir binaydı. Kapıdaki güvenlik beni kurucunun odasına götürdü. Kapıyı çaldım. Kurucu, orta boylu, tıknaz, orta yaşlı bir beydi. Kahverengi spor bir ceket ve krem rengi bir pantolon giymişti. Oldukça bakımlı görünüyordu. Beni çok sıcak karşıladı. Özgeçmişimi sordu. Öğretmenliğim boyunca aldığım ödüller ilgisini çekti. Bitirdiğim üniversite ile ilgili övgü dolu sözler söyledi. Okulun benim gibi bir öğretmene gereksinimi olduğunu belirterek hemen başlayabileceğimi belitti. Ayrıntılar için okul müdürü ile görüşmemi istedi. Teşekkür ederek yanından ayrıldım. Görüşmem çok olumlu geçmişti. Yeniden öğrencilerime kavuşacaktım. Eve huzurla gittim. Akşam eşimle, Alper Beyle görüşmemizin detaylarını konuşarak ertesi gün okul müdürü ile görüşmeye karar verdim. Heyecandan o gece uyuyamadım. Sabah dokuz gibi okulu arayarak okul müdüründen randevu aldım. Öğleden sonra saat 14.00 de uygundu. Kuaföre gidip saçımı fönlettim. Saat yaklaşınca arabamla okulun yolunu tuttum. Görevli, okul müdürünün odasına yönlendirdi beni. Kapıda ” Kürşat Kara Okul Müdürü” yazısına gözüm ilişti. Modern bir isim diye düşündüm.

İçeri girdiğimde yanıldığımı hissettim. Karşımda duran bey uzun boylu, esmer, beyaz saçlı, kaba yüz hatlarına sahip biriydi. Oldukça da uyumsuz giyinmişti. Elini bile uzatmadan oturmamı istedi. Konuşurken yüzüme bakmamaya özen gösteriyordu. Mesafeli ve soğuk bir ses tonuyla konuşmaya başladı.. “Kurucumuz Alper Bey sizinle ilgili bilgi verdi. Ücret konusu ile ilgili beklentiniz nedir?” diye sordu. Ben sakin bir şekilde “Arkadaşlarımın aldığı ücret bellidir. Aynı oranda değerlendirilmek isterim. Farklı bir talebim olamaz .”dedim. Yine soğuk bir ses tonuyla konuşmasını sürdürdü. “Sizden istenen evrakları hazırlayın. Alper Bey size çok güveniyor. İnşallah yanılmaz. Kurallarımıza uymayan öğretmeni burada tutmayız.” dedi. Konuşma şekli beni üzdü ama yine de olumsuz düşünmemeye çalıştım. Bir hafta sonra yeni okulumda Fen ve Teknoloji Öğretmeni olarak göreve başladım.

Okulda ilk günüm sıradan geçti. Kürşat Bey beni yine aynı tepeden bakan, soğuk ve kaba üslubuyla zümre arkadaşlarımla tanıştırdı. İki erkek ve bir bayan arkadaşımla birlikte yürütecektik ilk ve orta öğretimdeki Fen ve Teknoloji derslerini. Özellikle erkek arkadaşlarım bana sıcak ve sevecen davrandılar. Akın ve Selim bana göre oldukça gençti. Devlete atanamadıkları için özel okullarda görev alıyorlardı. Donanımlı, saygılı, pırıl pırıl iki gence sevgi duydum. Onlarda kızımın biraz ilerlemiş yaşını gördüm. Onların yaşında öğrencilerim vardı. Şefkat ve koruma duygum ön plana çıktı. Diğer bayan öğretmen benim yaşlarımdaydı. Aşırı rahat tavırları vardı. Adını söylerken bile attığı gereksiz kahkaha bana itici geldi. Esin Hanım, kısa eteği yakası oldukça açık ışıltılı kazağı ve aşırı makyajıyla oldukça frapan bir hanımdı. Benim doğal halimin tam zıt karakteriydi. Zıtlıklar birbirini tamamlar diye geçirdim usumdan. Olumlu düşünecektim. Yeni bir başlangıçtı burası benim için.

Yoğun bir çalışma temposunun içine girdim. Öğrencilerimi çok seviyordum. Dersimi sevdirmek için uygulamalı öğretime ağırlık veriyordum. Birkaç ay sonra çalışmamın ödülünü almaya başladım. Veli toplantılarında velilerim benimle özellikle tanışmaya geliyor ve teşekkür ediyorlardı. Öğretmenler odasına çok seyrek gidiyordum. Okulun fen laboratuvarının olduğu sınıf benim çalışma odamdı.

Öğle yemeklerine gittiğimde okul müdürü ile karşılaşıyordum. Selam verdiğimde bana tepkisiz kalıyordu. Nedenini algılayamıyordum.

Bir süre sonra öğretmenler toplantısı yapıldı. Kürşat Bey, toplantıda diğer zümre arkadaşlarıma övgüler yağdırıyor, teşekkür ediyor, beni yok sayıyordu. O grupta yok sayılmak içimde fırtınalar kopardı. Susmayı tercih ettim. Bir psikolojik terör kurbanı olduğumun farkında değildim. Yine de ışığımın söndürülmesine izin vermeyecektim. Öğrencilerimin sevgisi bana yetecekti.

Zümre toplantılarında Esin Hanımın tavırları da beni rahatsız etmeye başladı. Verdiğim her öneriye karşı çıkıyordu. Alaycı bir tavır sergiliyordu. Önerilerimi zümre tutanağına yazılı olarak yazmaya başladım.

Bir gün okul görevlisi yanıma gelerek Alper Beyin benimle görüşmek istediğini söyledi. Heyecanlanarak Alper Beyin odasına gittim. Alper Bey yine aynı kibar üslubu ile karşıladı beni.

“Seher Hanım, çalışmalarınızı birkaç aydır izliyorum. Kurumumuz adına çok yararlı çalışmalar yapıyorsunuz. Zümre toplantı tutanağına yazdığınız önerilerinizi olumlu buluyorum. Bunları uygulamaya geçirirseniz sevinirim. Size destek vermeye hazırız. Size teşekkür etmek istedim.” dedi. Çok mutlu bir şekilde çıktım odadan. Işığımı söndürmeyecektim. Yoluma devam edecektim. Engellemelere rağmen.

Hafta başı bayrak töreninde Kürşat Bey ile karşılaştım. “Günaydın Müdür Bey.” diyerek selam verdim. Kürşat Bey, hiç cevap vermedi. Beni yok sayıyordu. Birazdan yanına gelen Esin Hanım ile samimi bir şekilde konuşmaya başladı. Nefes alamamaya başladım. O an bir kurban olduğumu anladım. Yok sayılan ben öğretmenler odasına yönelirken Kürşat Beyin, Esin Hanıma “Buyrun bir kahve içelim.” dediğini işittim. Öğretmenler odasında sandalyeye oturdum. Elimle başımı tuttum. Başım hızla dönmeye başladı. Yolunu kaybeden bir insanın umarsızlığı içindeydim. Fırtınaların, tayfunların içinden geçiyor gibiydim. Uğultu seslerinin arasına Esin Hanımın kahkahaları karışıyordu. Yanıma gelen görevli “Rahatsız mısınız hoca hanım .,yapacağım bir şey var mı? Size çay getirdim.” dedi. Çayı aldım. Gözyaşlarımı akıtmamaya direnerek çayı ağır ağır yudumladım. Bir süre sonra derslerime girerek günü tamamladım. Bir savaşın içine girmiştim. Bu savaşı aileme yansıtmadan yaşamaya karar verdim.

Ertesi gün Akın ve Selim yanıma gelerek selam verdiler. Esin Hanım özellikle benden uzak duruyordu. Yakın arkadaşları da benimle iletişime geçmiyordu. Uzaktan bana bakarak fısıldaşıyor ve gülüyorlardı. Görmezden gelmeye çalışıyordum. Bir eğitim kurumunda bunların yaşanması çok üzücüydü. Kalabalık bir okul topluluğunda bunların olabileceğini düşündüm. Kürşat Beye hoş görünmeye çalışan bir grup çalışan kolayı seçiyordu.

Bir süre sonra görevli yanımıza gelerek Akın ve Selim ‘i Kürşat Beyin çağırdığını söyledi. İlk dersim boştu. Öğretmenler odasına geçtim. Odanın karşısında bulunan Müdür odasına üç zümre arkadaşımın geçtiğini gördüm. Ben çağrılmamıştım. Bir saate yakın görüşme sonrası arkadaşlarım odadan çıktı. Esin Hanım bana ” Sen güçsüzsün, acizsin” mesajını verircesine baktı “. Bu bakışı benim kabul etmem mümkün değildi. Kendiyle barışık, özgüveni olan ben kendimi tanıyordum. Akıllı davranarak bu olumsuzluğu düzeltmeliydim. O gün sessiz kaldım. Daha fazla susmamın benden çok şey götüreceğini anlamıştım.

Ertesi gün törende beni yok sayan Kürşat Beyin yanına yaklaşarak görüşmek istediğimi söyledim. Yüzüme bakmadan “Tören sonrası gelin.” dedi.

On dakika sonra müdür odasının kapısını çalarak girdim. Kürşat Bey koltuğunda yayılarak oturuyordu. Duruşunu hiç bozmadı.” Buyrun, derdiniz nedir? Konuşun.” dedi, saygısız bir üslupla. Oturmak için izin isteyerek, sakin bir şekilde konuşmaya başladım.

” Müdür Bey, arkadaşlarımla zümre toplantısı yaparken beni çağırmadınız. Bunun nedenini öğrenebilir miyim lütfen.” dedim. Beni rahatsız eden diğer tavırlarını dile getirmedim. Alaycı bir tavırla konuşmaya başladı.

” Siz işlerinizi Alper Beyle hallediyorsunuz. Geçen gün odasına girip yarım saatten fazla kaldınız. Siz beni atlayıp kurucumuzla görüşemezsiniz. Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? ” dedi. İzin isteyerek konuşmaya başladım.

” Müdür Bey, görüşme isteği Alper Beyden geldi. Yapmak istediğim proje çalışmalarıma destek vereceğini belirti. Bu düşüncelerimi zümre toplantı tutanağından okumuş.” dedim. Yüzüne baktığımda hala bakışlarını benden kaçırdığını fark ettim. Açıklamamın çok etkili olmadığını o an anladım. Ne kadar kendimi ifade etmeye de kalksam o kendi doğrusuna inanıyordu. Yapabileceğim bir şey yoktu.

O yıl soğuk savaşlarla sürüp gitti. Neyse Akın ve Selim bana mesafeli de olsa saygılıydı. Yine de kriz anında Esin Hanımın yanında yer alıyorlardı. O yılı fen laboratuvarında proje hazırlıkları ile geçirdim. Ertesi yıl öğrencilerime projeler hazırlatacaktım. Öğrencilerim, velilerim hayatıma renk katıyorlardı. Kazancım kaybettiklerimden daha fazlaydı.

Yaz tatilinin ardından yeni bir öğretim yılı başladı. Okula başladığımda kendimi arkadaşlarımın arasında yabancı gibi hissettim. Kalabalık bir öğretmen grubu olduğu için gruplaşmalar vardı. Selim, okuldan ayrılmıştı. Devlete ataması yapılmıştı. Onun yerine gelen yine ataması yapılmayan bir genç kızdı. Esin Hanımın güdümüne girdiğini hemen sezdim. Bana oldukça mesafeli davranıyordu. Esin Hanım ve grubu da aynı duruş içindeydi. Başımda bir ağırlık hissettim. Bu yıl ders saatim ve nöbet sayım da artmıştı. Oldukça yoğun bir ders yılı bekliyordu beni. Öğrencilerime projeler hazırlatacaktım. İşime yönelirsem ortamdan etkilenmeyeceğimi düşündüm. Ama yanılmışım. Kürşat Bey iş yükümü iki katına çıkarmıştı. Bana karşı bezdirme stratejisi izliyordu. Yenilmeyecektim. Onun istediği buydu. Ben de onu yok saymaya başladım. Karşılaştığımda ben de selam vermiyordum. Böyle davranmak bana ters geliyordu ama zorunda kalıyordum. Projelere yoğunlaştım. Nisan ayının sonunda sergilenecekti.

Bir süre sonra görevli yine bana görev kâğıdı getirdi. Yolladığı resmi yazıda bundan böyle deneme sınavlarında fen ve teknoloji sorularını benim hazırlamam gerekiyordu. Bu oldukça sorumluluk isteyen bir görevdi. Hata yapmak gibi bir lüksüm yoktu. Okul, deneme sınavlarında zaman zaman dışardan da öğrenci alıyordu. Çok büyük bir sorumluluktu.

O günden sonra akşamları da evde çalışmaya başladım. Soruları özenle hazırlıyordum. Sınav sonuçları açıklandığında fen ve teknolojide başarının yükselmesi dikkat çekti. Okul töreninde Kürşat Bey beni yine yok sayarak diğer arkadaşlarıma teşekkür etti. Tören sonunda odasına girerek “Beni yok saymanız hiç hoş değil. Ben kendimi biliyorum Müdür Bey. Size kendimi kabul ettirmek için ne yapmalıyım söyleyin lütfen.” dedim. Bu kez ses tonum yükselerek çıkmıştı. Kürşat Bey, daha baskın çıkarak “Haddinizi bilin Seher Hanım. Karşınızda bir okul müdürü var. Çıkın odamdan.” dedi.

Odadan çıktığımda kalbim bedenimden fırlayacak gibi atıyordu. Nöbet yerime gittim. Ağlayıp aciz görünmek istemiyordum. Okulun hemşiresi yanıma yaklaştı.” Hoca hanım siz bir süredir dikkatimi çekiyorsunuz. Sizi iyi görmüyorum. Çok kızarmışsınız. Gözleriniz kan çanağı gibi. Gelin tansiyonunuzu ölçelim.” dedi. Hemşire odasına gidip tansiyonumu ölçtüğümde tansiyonumun on dokuza çıktığını gördük. Hemşire, hemen bir dilaltı ilacı vererek bir dâhiliye uzmanına gitmemi önerdi. Okul çıkışı dâhiliye uzmanına gittim. Takibe alındım. Artık tansiyon hastasıydım. Psikolojik terörün ilk büyük bedelini ödemiştim. Yenilmeyi kendime yediremiyordum. Aldığım sorumluluklar vardı. Ben ayrılırsam öğrencilerimin hazırladığı projeler yarım kalmış olacaktı. Kürşat Bey ve yandaşlarına bu savaşı kazandıramazdım. Az iletişime girerek umursamaz ve güçlü görünecektim.

Tepkisizliğim; Kürşat Beyi daha rahatsız ediyordu. Nisan ayında okul bahçesinde sunuma çıkan öğrenci projeleri çok ses getirdi. Okul kurucuları sunumların bir alışveriş merkezinde sergilenmesini istedi. Okul gerekli alt yapıyı hazırlayınca hafta sonu alışveriş merkezinde sunumlarımızı yaptık. Elli beş beyaz önlüklü küçük bilim adamlarım vakur ve özgüvenli bir edayla gelenlere sundular projelerini. Öğrencilerimin mutluluğu beni kendimden geçiriyordu. Mümkün olsa kanat takıp uçacaktım. O gün kendimi yaşamımın mimarı gibi hissettim. Cesur ve güçlü bir mimardım ben.

Projeyi görmeye gelen Kürşat Bey, Esin Hanım ve arkadaşları benimle iletişime geçmeden gezdiler alışveriş merkezini. Özellikle nano teknoloji, renkli pamuk ve evcil fareler ile ilgili projeler sosyal medyada çok ses getirdi. Bu başarı psikolojik terörist ekibini daha da kızdırdı.

Projelerin bittiği hafta görevli yine elinde kâğıtla geldi yanıma. Haftanın üç günü okul çıkışı etüde kalmam isteniyordu. Bu görev zümreden sadece bana verilmişti. Karşı çıkamazdım. Verilen görevi yerine getirmek zorundaydım. Yaz tatiline girdiğimde çetin bir savaştan çıkmış gibiydim. Eşim, istersem ayrılmam konusunda beni yönlendirdi. Beş yıllık sözleşme imzalamıştım. Ayrılmaya kalkarsam Kürşat Beyin çok problem çıkarabileceğini düşündüm. Ona karşı yenilmeyi de kendime yediremiyordum galiba. Düşüncelerimi eşimle paylaşmadan bir süre daha çalışmak istediğimi belirttim.

Üçüncü öğretim yılıma da başladım okulda. O güne dek maaşıma odaklanmamıştım. Bir sohbet sırasında zümre arkadaşlarımın hepsinden az maaş aldığımı fark ettim. Bu durum beni çok rahatsız etti.

Okul açıldıktan bir ay sonra Kürşat Beyin odasına girdim”. Maaşımdaki dengesizliğin beni rahatsız ettiğini, mantıklı bir gerekçe gösterirse kabulleneceğimi “söyledim. Yine sandalyesinde yüzünü çevirerek ” Böyle uygun gördük. Baştan kabul ettiniz. Yapacak bir şey yok.” dedi. Sakinliğimi koruyarak ” Dengesiz iş yükü ve dengesiz ödemeyi kabul edemeyeceğimi, düzeltme yapılmazsa çalışamayacağımı “söyledim. Ayrılmak istediğimi duyan Kürşat Bey bağırmaya başladı.

“Ayrıl bakayım. Ayrıl da senin evini sattırayım. Elimde sözleşmen var. Sırtını dayamışsın Alper Beye. Seni o kurtarsın. “dedi. Suskun kalarak dışarı çıktım. Karşımda içinde kin ve kötü duygular barındıran bir insan vardı. Onun silahları ben de yoktu. Güçsüz kişiliğini makamında kötüye kullanıyordu. Sağlıklı bir birey değildi. Sorunumu bu ilkel benlikli kişi ile çözümlemeye kalkarsam ağır bedel ödeyeceğimi hissettim. Sorunumu Alper Beye anlatıp onu taraf olmaya zorlayamazdım. Okulun diğer bir kurucusundan randevu alıp onunla görüşmeye gittim. Kurucu, beni çok içten karşıladı. Okul adına benden çok memnun olduğunu belirtince rahatlayarak konuşmaya başladım.

” Benim sorunumun maaşımın düşüklüğü değil, dengesizliği olduğunu belirttim. Kendimi değersiz hissettiğimi vurguladım.” Kurucu Bey, bir kahve yaptırarak benimle sohbete devam etti. Sohbet sırasında Kürşat Beyin olumsuz tavırlarından hiç söz etmedim. Kurucumuz, ilgileneceğini, bir hata varsa düzeltileceğini söyleyerek muhasebe müdürünü aradı. Teşekkür ederek odasından çıktım. Diğer ay maaşımda iyileştirme yapıldı. Bu savaşın galibi ben olmuştum. Kürşat Beye verilen en güzel yanıt sorunumun olumlu çözümlenmesiydi. Ardından Milli Eğitim Müdürlüğünün projelerle ilgili olarak bana verdiği ödül onu iyice kızdırdı.

Zaman içinde okulda arkadaş çevrem daha da arttı. Yeni gelen zümre arkadaşım da daha saygılı davranmaya başladı. Eşime okulda yaşadığım savaşı açıklamak zorunda kaldım. Üçüncü öğretim yılının sonuna yaklaşırken eşim, sorunumu Alper Beyin kardeşine açıklamış. Durumu Alper Beye iletmişler. Alper Bey eşimin yanına gelerek üzüntüsünü belirtmiş. Eşim konuşmalarını bana aktarınca Alper Beye

çok saygı duydum. Kürşat Beyi çok güzel analiz etmiş. Alper Bey,” Ben her şeyin farkındayım. Kürşat Bey ortaklarımızın birinin önerisiyle alındı. Hem eğitimci, hem de insan olarak çok eksikleri var. Yıldızımız hiç barışmadı. Alınırken ben onaylamadım. Bunu kendine yediremiyor. Benim onunla kişisel olarak bir sorunum olduğu için değil, kurumumuza yeterli olmayacağını gördüğüm için desteğim olmadı. Ne yazık ki okulda kurucu sayımız fazla olduğu için benim onay vermemem yeterli olmuyor. Diğer ortaklarımıza sürekli oynuyor. Olduğundan farklı görünüyor. Ben yetersizliğini ona hissettiriyorum. Seher Hanım benim önerimle geldiğı için onu kendine kurban olarak seçti. Yetersizliğini böyle kapatmaya çalışıyor. Böyle insanlar her dönem kendilerine bir kurban seçerler. Seçtikleri kurbanlar genelde donanımlı, kişilikli insanlardır. Çevrelerine de kendi kişiliklerine yakın insanları alırlar. Seher Hanım, benim referansımla gelmemiş bile olsa yine onu kurban olarak seçerdi diye düşünüyorum. Daha önce de birkaç değerli, çok donanımlı öğretmenimize de benzer şeyler yaptı. Onlar bir yılın sonunda ayrıldı. Kurumumuza çok zarar veriyor. Böyle hastalıklı bir insanın eğitimci olması çok acı. Yine de önceden haberim olsaydı engel olmaya çalışırdım. Onunla ve ortaklarımla bu konuyu görüşeceğim.”demiş

Bu görüşmeden sonra Kürşat Bey, daha temkinli davranıyordu. Soğuk savaşa, yok saymaya devam ediyordu ama benim güçlü bir savaşçı olduğumu anlamıştı. Ben de alışmıştım. Davranışları eskisi kadar acıtmıyordu beni. Onun bu savaşı kazanmasına izin vermeyecektim. Zamanım dolduğunda kendi isteğim ile ayrılacaktım. Öyle de yaptım.

Beş yılın sonunda acı tatlı pek çok deneyimlerle okuldan ayrıldım. Okulun adıma verdiği yemeğe eşimle davet edildim. Bir haziran akşamında yemek için elit bir lokanta tercih edilmişti. Karşımda Alper Bey ve iki kurucu eşleriyle oturuyordu. Beş yılda neler yaşamıştım. Oldukça duygusallaştım. Konuşma yapmam için adımın söylenmesiyle kendime geldim. Çok yorgundum. Psikolojik savaştan çıkmıştım alnımın akıyla. Yavaşça yerimden kalkıp sahneye yöneldim. Konuşmaya başladım.

“”Sevgili kurucularım ve sevgili arkadaşlarım.

Beş yıldır yaşadığım pek çok deneyimlerle ayrılıyorum aranızdan. Okulunuzda yıllarımı dolu dolu geçirdim. Öğrencilerim ve kurumumuz adına en iyisini yapmaya çalıştım. Kurum bana çok şeyler kattı. Ayrılırken hiç kimseye kötü duygular beslemiyorum. Yaşanmışlıkların belli nedenleri var. Kendilerini değerli gören insanlar, çevrelerine de değer verirler. Derin yaralarla ruhları donanan insanlar kötülük yapmaktan rahatsızlık duymazlar. Yaşadıklarımdan benim de aldığım dersler var. Özellikle öğrencilerimin bana kattıkları sevgi azımsanamayacak kadar büyük. En büyük ödülüm bu. Çalışma hayatıma son verirken özellikle eğitim kurumlarında yöneticilik yapacak kişilerin özenle seçilmesini diliyorum. Hepinize saygılarımı sunuyorum. “Konuşmam bitince Kürşat Beye istemsizce baktım. Yüzü kızgınlıkla doluydu. Belli ki bu kez kurban seçtiği kişi güçlü bir savaşçıydı. Cesur, direnen bir savaşçı.

O geceden sonra şehirden ayrılmak için hazırlıklara başladık. Eşim de emekli olmuştu. Kendimize doğayla uyumlu bir yaşamı seçmeyi uygun gördük. Küçük bir sahil kasabasına yerleşecektik. Bir velimden Kürşat Beyin okuldaki görevine son verildiğini duydum. Şunu çok iyi biliyordum ki Kürşat Beyler tükenmeyecekti bu ülkede. Önemli olan güçlü savaşçıların çoğalmasıydı.

RAMİZE ERZİN

 

 

 

 

SEVGİLİ DAYIM

 

Sessizliğin içinde, masmavi dingin sularda yüzüyorum. Gözlerim adada seni arıyor. Adanın bir mağarasını kendine yerleşke yaptığın geliyor usuma. Ruhunu sulardaymış gibi hissediyorum. Ateşlenip kendinden geçtiğin bir gün dudaklarından umarsızca dökülen tümceler beynimde sürekli dolaşıyor. “Beni toprağa değil, sulara atın. Denizde yok olmak istiyorum. “Küçük dünyamda bu sözler ben de derin sızılar bıraktı. Ancak sekiz- dokuz yaşlarındaydım. Belki denize tutkum senin o isteğinle doruğa ulaştı dayıcığım.

Ne zaman denize girsem seni yanımda hissediyorum. Bedenin genç yaşta toprakla bütünleşmiş olsa da ruhun denizler de özgürce dolaşıyor. Buna yürekten inanıyorum.

Çocukluğumla ilgili en güzel anılarımın içinde sen varsın. Ankara’da üniversite eğitimini alırken küçük dünyamda bir devdin. Bana getirdiğin güncel dergilerle ben de farkındalık yarattın. İlk masum yalanımı yakaladığında benimle öyle içten ve etkili konuştun ki utancım hala bedenimde. Çıkaramıyorum. Belki o günden sonra yalan söylememek kırmızıçizgim oldu. Beni zor duruma soksa acıtsa bile.

Yumurtalık’ın özgür abisiydin. Sen de bizim ailemizin bir üyesiydin. Küçük teknen, paletlerin, zıpkının bir de adadaki mağara odan seninle bütünleşmişti. Halk sana “Robinson Cruise “adını takmıştı. Mutlu yaşamın doğayla iç içe olmakla mümkün olduğunu hissettiriyordun çevrene.

İlçeye gelen yerli ve yabancı arkadaşlarınla doğal bir yaşamın vardı adada. Özellikle Fransa’dan gelen arkadaşın çok etkilemişti beni. Dünyamı rengârenk yapıyordunuz.

Sevgili dayım, güçlü olmayı da bana sen öğrettin. Yaşam yolun zorluklarla doluydu. Bunu bugün daha net görüyorum. O zorlukları bile esprilerinle süslerdin. Çocukluğumun gülen yüzüydün. Türkçeyi öylesine akıcı ve güzel kullanırdın ki hiç susmamanı dilerdim. Benim için ailemin en önemli bireyiydin.

Evimizin yakınında küçük bir ev kiralamıştın. Yatağın kitaplığın, kitapların seni yansıtıyordu adeta. Ne sevimli bir odaydı orası. Aynı zamanda gizemli. Annemin gereksiz otoritesinden bunaldığımda senin odana kaçardım. Annemin sana sevgisi çok yoğundu. Onun hayatındaki en önemli bağıydın. Sana “Abi” diye hitabı bile farklıydı. Seni kaybettiğinde uzun yıllar toparlanamadı.

Beni diğer kardeşlerimden farklı severdin. Bunu hissederdim. Annenin adını taşıdığım için “,Annem” diye hitap ettiğinde ayaklarım yerden kesilirdi. Anne özlemini yansıtırdın adeta. Adımı her zaman gururla taşıdım.

Sevgili Dayıcığım,

Sana geç de olsa bazı itiraflarda bulunacağım. Sen yokken evinin odasına girdiğim de kitaplarını karıştırır, okumaya, anlamaya çalışırdım. Kitaplarını koklar kokularından çok haz alırdım. Bir gün şiir defterin geçti elime. Şiirlerinden en çok deniz ile ilgili olanları etkiledi beni. Ne güzeldi o şiirler. Deniz, aşk, özlem kokan şiirler….Yazın sanatına ilgim o yıllarda kök saldı. Birkaç tane de aşk mektupları buldum. Seni etkilemeye çalışıyorlar diye düşündüm. Onlar çok ilgimi çekmedi. Sana yazılmış sıradan mektuplardı. Özeline girdiğim için özür diliyorum. Çocukluk merakıma say. Hatalıyım.

Bacağın sık sık şişerdi. Ateşlendiğinde sevdalının adını sayıklardın. Başından hiç ayrılmaz, dua ederdim.

Dünyadan bir Yaşar Güray geçti. Onun hayat yolu üniversite yıllarında zorlu ama güzeldi. O pek çok gence model oldu. Çok yürekte sevgi bıraktı. Tercihleri her zaman erdemli bir yaşamdan yanaydı. O, hiç unutulmadı. İlklerin insanıydı. Ne yazık ki sonraki yılları onun yaşam enerjisini elinden aldı. O, önceliğini başkalarına vererek kendini öteledi. Kendinden uzaklaştı. Genç yaşta adeta isteyerek boyut değiştirdi. Hastane odasında kalabalık yalnızlığından uzaklaşırken hepimize mesajlar verdi. Doktorunun anneme söylediği sözler annemi uzun yıllar yaşamdan kopardı. Mutsuz etti. Doktoru “Elimizden geleni yapıyoruz ama Yaşar Bey istemiyor ,çaba göstermiyor..”demişti

Sevgili dayım, sana son görevimi yapmaya geldiğimde “Beni toprağa değil, denizlere bırakın. “isteğini yüreğimde tuttum. Söyleyemedim. Sana senin pencerenden bakan insanları bulamamaktan korktum. Şunu biliyorum ki bedenin toprakla bütünleşse bile ruhun hep denizlerde yaşayacak. Sen, denizcilere ışık saçan bir deniz feneri gibi kalacaksın. Yakamozların ışığının içinde var olacaksın.

Yazılarımı hissediyor ve beni onaylıyorsan bana ışığınla, enerjinle yol aç. Sen benim her yaşta dayanağımsın. Huzurla ışıklar içinde uyu güzel insan sevgili dayım.

RAMİZE ERZİN

 

 

 

SIRADAN BİR GÜN

 

Günün geceye kavuşmasına az bir zaman kalmıştı. Pencereyi açtı Zeren. Caddeden geçen araçlara baktı. Kısa farlarını yakmaya başlamışlardı.Karşıdaki çiçekçi de kauçuk ağacını renkli ampullerle süslemişti.Sarı,kırmızı, turuncu ışıklar geceye hazırlanıyordu.

” Kaldırımda bir yerden başka bir yere yürüyen insanlar hangi hayatlara doğru gidiyorlar ?” diye düşündü. Baloncu rengarenk balon demeti ile kaldırımda bir sandalyenin üzerinde istemsiz bir şekilde oturuyordu.

Yaşamı bir film şeridi gibi gözünün önüne geldi.Açık pencereden giren rüzgar saçlarını savurdu.

Sürekli açık olan radyosunda TRT Nağme ruh haline uygun bir eser çalıyordu. Behiye Aksoy

“Rüya Gibi Uçtu Yıllar:”şarkısını sanki onun için söylüyordu.

” Biraz durun durun durun biraz.

Kaybolan günlerim için

Hesap sorun sorun biraz. “

Şarkıya eşlik etmeye başladı.” Koca bir ömür nasıl geçti.” diye düşündü. Niche ‘nin “Bilinç acıtır.” sözü geldi usuna. Adının anlamı gibiydi Zeren.Zeki ve bilinçli.

Her akşam üzeri güneş batarken duygusallaşırdı nedense.

Trafik hızla akıyordu. Grup grup insanlar yürüyordu. Ruh hali bakış açısına yansıdı. Yaşlı bir karı koca yavaş adımlarla apartmanın kapısına doğru yürüyordu. Erkek önde arkasında aciz görünümlü bir kadın.Sessizce gözden kayboldular.

Gökyüzüne baktı. Yeniden çocukluğuna dönmek istedi. Ona sunulacak hayatı coşkuyla yaşardı.Çevresindeki insanlara kendi gibi davranırdı.Onların istediği gibi değil.

Küçük Zeren’in elinden tuttu.”Çocukluğunu yaşa .” dedi.

Çocuk Zeren koşarak annesine sarıldı.Sonra babasına.Onların sevgisi tüm benliğine yayıldı. Ne güzel bir duyguydu o.Hiç bitsin istemedi. Etekleri kabarık elbisesi ile evin içinde koşuyordu.Tıpkı bir melek gibi.Evlerindeki huzur ve dinginlik kardeşlerinin yüzlerine de yansımıştı.Ona sevgiyle bakıyorlardı.

Uçarcasına kapıdan çıktı.Denize doğru koştu.Maviliklerle bütünleşti.Elbisesi ile koşmuştu mavi sulara.Yüzdü…..yüzdü ……

Elbisesini ıslattığı için annesi kızmayacaktı ona.Evlerinde sadece sevgi vardı.

Kayalıklara çıktı. Teknelere ,karşıdaki evlerine huzurla baktı. Yüzünü gökyüzüne çevirdi.Güneş mutluluk ışınları yolluyordu tenine. Tekrar denize atladı.

Kıyıya ulaştı.Deniz kabukları ile deniz yıldızlarını aldı eline.

Evlerine yaklaştıkça güzel bir müzik sesi duyuluyordu. Anne ve babası şarkıya eşlik ediyorlardı.

Sokak kapısının önünde bulunan kocaman fıçının içine küçük kovayı daldırdı. Duşunu aldı. Annesi elinde havluyla yaklaşıyordu ona.Sevgiyle……

Zeren yüzündeki mutlu ifade ile tekrar bu güne döndü. Hayallerinde ki çocukluğu yaşamış olmak için neler vermezdi neler……

Tekrar caddeye. baktı. Gündüz gecenin içine girmiş,evlerin ve sokağın ışıkları yanmıştı.

Gündüzün gecenin içinde kaybolması gibi o da bu dünyadan geçip gidecekti.Bir iz bırakarak gitmeliydi.Kendini bulmak için geç kalmıştı Yine de umuda doğru yürümeliydi. Ayakta, güçlü ve onurlu.

Tanrıdan Ona mucizeler yollamasını diledi.Başka güzel dileklerle birlikte.

Balkonuna yuva yapan kumruyu düşündü. O bile sığınacak bir liman aramış ve bulmuştu.Zerenden ürkmüyordu.Onun sevgisini hissetmişti.

Zeren ,küçük kumru gibi güzelliklere umuda doğru yol almalıydı. Ve öyle yapacaktı.

Ramize Erzin

 

 

YAŞAMAK GÜZEL ŞEY

 

Öğle vakti günü yavaş yavaş terk ederken yan yana sıralanmış küçük market ve kahvehanelerin önünden hızlı adımlarla yürüyorum. Sanki önem verdiğim biriyle buluşacakmışım gibi adımlarım gittikçe hızlanıyor. Güneş tepeden beni ısıtıyor.

Mısır satan satıcıya selam veriyorum zoraki. Mısır püskülleri hatırına aldığım mısırlar sayesinde aramızda sıcak bir iletişim oluştu.

Köyün Atatürk Anıtının önünden tren istasyonuna gitmeliyim. Ruhum yorgun, bedenim de bu yorgunluktan payını almış olmalı ki bacaklarım ağrıyor. Kebapçıların önünden geçerken buram buram kokan kebaplar hiç ilgimi çekmiyor. Birkaç adım ötede iki büklüm olan yaşlı bakkal amca ve alzaymır hastası olan eşi ile selamlaşıyorum. Her şeyden habersiz bebekken kaybettiği babasıyla sürekli yaşayan yaşlı hanım bana sevgiyle el sallıyor. Askerde ölen babasını araştırdığım geliyor usuma. Geçmiş yıllarda onu mutlu etmek çabalarım ile birlikte. Gülümseyerek kaçar gibi uzaklaşıyorum.

İstasyona ulaştığımda banklarda oturan insanları görmezden gelerek en köşedeki banka oturuyorum. Yanıma kimsenin oturmamasını diliyorum. Yorgun ruhumu kendim şifalandırmalıyım diye düşünüyorum. Uzaktan yankılanan tren düdüğü rahatsız ediyor beni. Tüm olumsuzluklardan arınmaya çabalarken köyün akıl sağlığı yerinde olmayan genci geliyor yanıma. Her zaman olduğu gibi sigara parası istiyor. Cüzdanımdan çıkardığım bir miktar parayı veriyorum. Her zaman hatırını soran ben biran önce gitmesini diliyorum. Elinde parayı sallayarak keyf içinde uzaklaşıyor. Ah! Niche Ah! Yine geldin usuma. “Bilinç acıtır.” sözün beynimden hiç çıkmıyor. Yine de yüksek bir bilince sahip olmadığım için şükrediyorum. Uzaklardaki dağ makilerine bakıyorum. Nasıl da tutunmuşlar kökleriyle toprağa. Bir grup leylek uçuyor gökyüzünde. Onları izliyorum. Yanıma sokulan köpeğe sevgiyle bakıyorum.

Gün kendini karanlığa teslim edene dek oturuyorum bankta. Telefonumdan ilgimi çeken yazıları okuyorum. Kendime minik minik söyleniyorum. “Çık işte şu moddan” diyorum. Telefonumdan bir müzik açıyorum. Candan Erçetin sanki bana sesleniyor.

Yorgunluk, kırgınlık hepsi gelir geçer

Anlatacak hikâyelerim bitmedi henüz.

Her şeye rağmen yaşamak güzel…

Şarkıya yavaşça eşlik ederek evimin dönüş yolunda ilerliyorum. Bu kez daha sevgi doluyum. Ķöy kahvesinin kuytu bir köşesine oturup demli çayımı içiyorum. Bayanların kahvehaneye gelip oturduğu modern bir köyde konakladığım için şanslıyım. Kahveci Mustafa Bey’in “Hocam bu yıl geç geldiniz. Sizi gözümüz aradı. İnşallah iyisinizdir. “sözleri beni mutlu ediyor. Ruhumu büyük ölçüde tedavi etmiş bir şekilde evime doğru yürüyorum.

Telefonumdan açtığım şarkıya kulaklığımı takarak eşlik ediyorum.

Canım yanıyorsa hala

Korkmaya gerek yok yaşıyorum demektir.

Her şeye rağmen yaşamak güzel.

RAMİZE ERZİN

 

 

 

 

 

 

MAHVESIĞMAZ’IN ADININ NEREDEN GELDİĞİNİ BİLİYORMUYDUNUZ?


Bozdogan Yörükleri ,Yüreğir Ovası’ndan Yaylaya çıkmak için Göç Yola çıkarlar..Önde Süslenmiş Boğazı’na Çan’lar takılmış,Savran Deve..Arkada,Inekler,Küçükbaş hayvanlar,Atlar,eşekler..Insanlar..Toz duman içinde kalırlar..”Göç gide gide düzelir”,derler..
Adana’ya Gediklernde Taşköprü’de Osmanlının vergi memurları beklemektedir,Yörükleri..Hayvan sayısında göre vergiler verilir..Taşköprü’den geçilir.
Adanadan geçecekleri yol Üzerindeki Dükkanlar kapalıdır,Göç ikiye ayrılır..Mahveli Olan Deve’ler Ağaçlık olmayan Yeşiloba üzerinden Mahvesi olmayan Devler ve diğer Havanlar kestirmeden,daha kısa yoldan,Şimdiki MAHVESIĞMAZ denilen Bağlık,Bahçelik yerden Gülek Bogazına doğru yayla yoluna çıkaralar..
MAHVESİ olan Develer MAHVA ağaçlarının arasından geçemez Buraya MAHVESIĞMAZ(MAHVASIĞMAZ) demişler…
Günümüzdeki MAHVESIĞMAZ’ın ismini Bizim dedelerimiz gayri ihtiyari koymuşlar..

KENAN DENİZ

 

 

 

 

SEVGİNİN DİLİ

 

Sevginin dili ile yapılan eğitim ve öğretim toplumu iyiye, doğruya, ve güzele götüreceğinden olumlu yönde şekillendirir, istendiğinde çağdaş medeni bir dünyanın temelleri atılabilir. Yeter ki sevginin dili kullanılsın eğitilen nesiller üzerinde müthiş olumlu etkileri olacaktır.  Evlerimizde anne babalar, okullarımızda öğretmenler sokaklarımızda insanlar sevginin dilini kullandığında, görülecek ki çağdaş nesiller yetiştirilecektir. Aile içinde sevginin dili bireyler arasında sevgi ve saygıyı artıracağından çelişkiler anlaşmazlıklar ortadan kalkacaktır. Toplumun içinde sevginin dili kullanılmış olsa ayrışmalar ve anlaşmazlıklar azalacak toplumun büyük çoğunluğu olumlu ortak paydalarda buluşacaktır. Siyasette sevginin dili ile konuşulmuş olsa farklı düşünceye mensup insanlar hem birbirleriyle daha kolay anlaşacaklar, hem de birbirlerini tahammülle dinleyeceklerdir. Uluslar arası ilişkilerde sevginin ve barışın dili ile konuşulduğunda farklı dil, din ve renklere mensup milletlerle uzlaşılamayacak bir konu olmadığı gibi ülkeler arasında güven ve saygınlığın artacağı kaçınılmaz olacaktır. Sevginin dili ile konuşulmayan toplumlarda gençlik çeşitli problemler yaşamaktadır, problemli gençliğin oluşturduğu toplumlarda terör, anarşi, kan ve gözyaşı vardır.  Bir ülkede öğretmenler sevginin dili ile eğitim yapmıyorsa o ülkede sağlıklı nesiller yetişmiyor demektir. Eğer bir ailede, bir okulda, hatta bir toplumda sevginin dili yoksa o ülkenin vatana millete yararlı nesiller yetiştirmesi mümkün değildir. Böyle olunca hem emek hem de zaman kaybı olacağı gibi yetiştirilen nesillerden de ne vatana ne millete hayır gelmeyecektir. Politikacılar günümüzde sevgi ve barışın dilini terk edip şiddetin diliyle konuştukları için hiçbir konuda uzlaşma sağlayamadıkları gibi toplum içinde ayrışmalar artmıştır. Ayrıca şiddetin dili ülkeler arası komşuluk ilişkilerine de zarar vereceğinden, sevgi ve barışın dili bireylerin de toplumların da olmazsa olmazıdır. Yazımızı yüzyıllardan süzülüp gelen bir halk sözü ile bağlayalım (Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır)

01 07 2015-

MEHMET ATAMAN

yumurtalık

       

 

 

 

 

Kan Davası

 

1950’li yıllarda Muhittin Uyalhas, Siverek’te cinayet işler. Bir yanda hasımları, diğer yanda jandarma tarafından aranmaktadır. Dağda jandarmalar tarafından kıstırılır, son kurşununa kadar vuruşur. Kurşunlar bittiğinde ölü olarak ele geçirilir. Ahmet ve Şehmus adlı iki oğlu vardır. Şehmus, Vahap Alhas’ın köylerinin çavuşluğunu yapmaktadır. Viranşehir ve Siverek arasında üç köyü vardır, kendileri Çubukçur isimli köyde oturmaktadır.

Ahmet ikinci evliliğini yaşamaktadır ama kan davası onu korkutmaktadır. İlk karısı ölmüş, ondan iki kızı ve bir oğlu vardır: Ali, Sabiha, Sebiha. İkinci karısından Mehmet Yaşar ve Habibe vardır. Siverek doğumlu, kafasına koymuştur: kan davasından kaçacaktır. Hasımları çocuklarını öldürmekle tehdit etmektedir. Çukurova’ya gidecektir.

Mesleği kalaycılıktır. Ceyhan’daki tanıdıkları, “gel, sana ev bulduk, iş bulduk,” demişlerdi. Her şeyini satarak Ceyhan Tuzlugöl tren istasyonuna gelir. Ne ev vardır ne iş; orada sokakta kalırlar. Bir taraftan da kalaycılık yapmaktadır. 13-14 yaşlarındaki Ali ve Mehmet körük çekerek kalay yapmasına yardımcı olmaktadır. Daha önce söz verip de “gel, yardımcı olalım,” diyen o kadar yakını varken, gelişi gerçekleşince, kimse yardımcı olmamıştır.

Ceyhan’da sabit bir yerde kalmaz, köy köy dolaşıp her köyün tüm kaplarını kalaylar, para kazanırlar. Ahmet’in Ceyhan İnceyer Ekinyazı köyünde akrabaları vardır. Zaman zaman onların yanına gider. Daha sonra Kurtkulağı kasabasına yerleşir. Kendisi kalaycılık yaparken eşi ve kızları da pamuk tarlalarında çadırda yaşayarak pamuk toplamaktadırlar. Ceyhan’a gelmeden büyük kızını Siverek’te evlendirmiştir.

Günlerden bir gün Aliye Hanım pamuk tarlasında doğum yapar. 1961 yıllarıdır. Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı olmuştu. Aliye Hanım, oğlunun adının Cemal Gürsel olmasını istese de Ahmet, babasının adı Muhittin’i koyar. Kurtkulağı’ndaki ev sahibine de “Bunun kirvesi sensin,” der. Ama bütün köyleri dolaştığından, Zeytinbeli köyünde çok iş yaptığından oraya taşınır.

Zeytinbeli’de ev sahibinin adı zengin Cabbar’dır. Komşusu ise Lik Hasan lakaplı Hasan Doğan’dır. Hasan’la samimiyeti artırmıştır. Hasan’ın altı kızı vardır, erkek çocuğu yoktur. Oğulları büyüdüğünde Hasan’ın kızını almak için sözleşirler. Zeytinbeli’nde Ahmet’in evini su basar. O da Yumurtalık’ta boyacı Ahmet’in evini alır. Boyacı Ahmet de doğudan gelmiş ve ayakkabı boyacılığı yapmaktadır.

700 lira karşılığında aldığı 2 katlı, 69 metrelik evin altında kalaycılık yaparken, üst katta da herkes aynı yerde kalmaktadırlar. Yumurtalık o yıllarda 2 bin nüfuslu, Zeytinbeli’nden küçük, tarihi ve turistik güzel bir ilçedir.

Tarihte ilk ameliyatın yapıldığı, denizin içerisindeki, zamanında gemilerden gümrük almak için kurulan bir Atlas Kalesi bulunmaktadır. Eskiden buğday ticareti sahilde bulunan depolardan yapılırmış. Batı tarafına, zamanında körfeze gelen gemileri denetlemek üzere girişinde Yavuz Sultan Süleyman tarafından yapılan bir gözetleme kulesi bulunmaktadır. Kulenin önünde Kırk Mağaralar denilen bir yer var ki, oradan antikacılar yüzük taşı ve eski para ve altınla zengin olmuşlardır. Yumurtalık Lisesi ve kule arasında kazılan her yerde mozaik çıkmakta. İnci gibi sahiliyle eski adı Ayas olan güzel bir ilçedir.

MUHİTTİN UYALHAS

 

      Bahçe Tarımı

 

     Yumurtalık Ovası’nda tarımla ilgili şubat ayı içerisinde neler yapmalıyız, yapılacak işlerle ilgili nelere dikkat etmemiz gerekiyor, vb. konuları sizlerle paylaşmak istiyorum.

      Bu ay içerisinde,bahçede zararlı tespit çalışmaları yapılır; gerekirse hasattan sonra ilaçlanır.Fare ve diğer kemirgenlerle mücadele yapılır. Salyangozlara karşı mücadele yapılır. Soğuk ve dondan zarar görmüş ağaçlarda budama yapılmaz. Bu tip ağaçların budanması için geriye doğru kuruma zararının durması beklenir. Budamadan sonra Uçkurutan, Turunçgil Dal Yanıklığı, Antraknoz ve Kahverengi Meyve Çürüklüğüne karşı ilaçlama yapılır.

Fidan çukurları açılır, toplu meyvelik kurulacak sahalar sürülür ağaç dipleri kabartılarak gübrelenir. Fidan dikimleri devam eder. Bölgemizde her türlü meyvede budama işi bu ay sonuna kadar sonlandırılmalıdır.

      TARLA TARIMI

      Bölgemizde ilkbahar ekimleri için toprak işlemesi yapılır. Kaymak bağlamış ekili tarlalar kazayağı ile kırılır ve toprak kabartılır. Kumlu,hafif ve süzek topraklar için mutlaka suni gübreler ve çiftlik gübreleri verilmelidir. Ambarlarda gerekli muhafaza ve mücadele işleri devam eder. Tohumluklar ayrılarak temizlenir, ilaçlanır. Ekime hazır duruma getirilir.

      SERA TARIMI

     Seralarda turfanda sebzeler hasat edilmeye başlanır. Sera ve sıcak yastıklarda sulama, çapalama ve ayıklama yapılır. Çeşitli zararlı ve hastalıkla mücadele yapılır.Seralardan elde edilen ilk turfanda sebzeler ambalajlanarak piyasaya sevkedilir.

     BAĞCILIK

     Bağ kurulacak yerlerde ve eski tesislerde derin sürüm yapılır, gübrelenir.Köklü ve köksüz asma çubuğu dikimi devam eder. Budama bu ay bitirilir. Budama sonrası mutlaka bağlarda kış mücadelesi yapılır. Omcalar bordo bulmacası ile yıkanmalıdır.

     ARICILIK

     Bölgemizde yavaş yavaş arılar dışarı çıkarılırken, soğuk bölgelerde ise arılar içerde olduklarından havalandırma işleri dikkatle yapılmalıdır. Soğuk bölgelerde şerbet verilmelidir. Oluşabilecek hastalık ve zararlılarla mücadele edilmelidir.

     HAYVANCILIK

     Hayvanlar ahırda olduklarından temizlik ve dezenfeksiyona önem verilir.Çeşitli yemlerle hayvanlar ahır beslemesine tabi tutulur. Doğumlar başladığından gerekli tedbirler alınır. Yavrular için özel bakım ve besleme yapılır. Havanın uygun olduğu günlerde hayvanlar meraya çıkarılır. Hayvan hastalık ve zararlarına karşı koruyucu aşılar ve ilaçlar uygulanır.

       Kıymetli okuyucularım bu yazımda hayvancılıkta Sorgum sudanotu tarımıyla ilgili bilgide vermek istiyorum

      Ekim Zamanı ve Şekli:

Pratikte 1.ürün ekimi, mısır Ekiminden 1-2 hafta geç yapılmalıdır(nisan ilk haftası).  Ekimde sulanmayan ve normal yağış alan yerlerde, sıra arası mesafesi 45 cm sıra üzeri mesafe 5 cm olmalıdır. Sulanabilir arazilerde ise sıra arası 20 cm’ye kadar düşürülebilir.

      Gübreleme:

 Sulanabilen tarlalarda, ekimle birlikte 35 kg/da 20-20-0 taban gübresinden verilmeli. Bitkiler 40-50 cm olduğunda 30 kg/da şeker (AS) gübresi verilir. Biçimlerden sonra yeniden sürmesi ve bol yeşil aksam oluşturabilmesi için özellikle azota ihtiyacı fazladır. Her biçimden sonra üst gübrelemesi tavsiye edilir.

      Biçim ve Sulama:

Sulama ile verimde önemli artış olur. Her biçimden sonra sulama yapılmalıdır. Ekimden 50-55 gün sonra biçime gelir. Bitkiler 100-120 cm boylandığında 10-15 cm den biçim yapılmalıdır. Biçim zamanı geciktikçe otun besin maddesi miktarı ve sindirilebilirliği azalmaktadır. En uygun biçim zamanı salkımların kın içerisinden çıkmaya başladığı dönemdir. Sorgum ve Sudanotu’nun sapları kalın olduğundan kuruması zordur. Sapın kuruması beklenildiğinde yapraklar kötü bir şekilde kuruyacağından otun kalitesi düşer. Bu sebepten Sorgum Sudanotu, ya yeşil ot olarak tüketilmeli, ya da silaj olarak kullanılmalıdır. Silaj için en uygun biçim zamanı tohumların süt olum devresindeki hasatıdır. Sorgum ve Sudanotu’nun yeşil ot verimi, sulanan arazilerde 4-5 biçim ve 8-10 ton arasında değişmektedir.

       Bütün Sorgum ve Sudanotu çeşitlerinde HCN (Hidrosiyanik Asit) 50-60 cm boylanana kadar artar, sonra azalma eğilimi gösterir. 100 cm boylandığında ise HCN zehirlenmesi sorunu önemini yitirir. Bu sebeplerden Sorgum ve Sudanotu’nun otlatmadan önce minimum bitki boyu en az 70 cm olmalıdır. İşletmenin günlük taze ot ihtiyacını karşılamada kullanılabilecek, hayvanların severek ve iştahla tamamını tükettiği su oranı yüksek bir ottur. Sudan otu sıcak iklimlerin tipik tek yıllık buğdaygil yem bitkisidir. yaz aylarında yeşil yem ihtiyacını karşılar. Ayrıca sulu koşullarda çok verimlidir. Her 1-1.5 ayda bir biçim alınabilir. Otu lezzetli, kaliteli ve besleyici olduğundan dolayı hayvanlarda et ve süt verimi üzerine olumlu etkileri vardır. Sorgum ve Sudan otunun melezlemesinden yararlanılarak elde edilen melez çeşitler mevcuttur. Hemen hemen mısırla aynı yetişme şartlarını ister. Eğer genç dönemde biçilip hayvana yedirilecekse, biçimden sonra yerde 4-5 saat kadar bekletilmelidir.

       Ürününüz bol ve kaliteli, kazancınız bereketli olsun.

Ziraat Yük.Müh.

ADNAN MENDERES AKILLI

 

 

 

 

        

         HACI AGA

 

         —Tarih kitaplarında okuyoruz.’’Büyük Britanya imparatorluğu’’Yani bugünkü İngiltere devleti. Kitaplar yazar ki! Bir zamanlar ‘’ güneşin batmadığı ülke’’diye bahsederler. Dünyayı kendine sömürge yapmış bir ulus. İşte ben burada, sömürge devletleriyle, az gelişmiş ülkelerdeki; Aşiret ağa lığını veya köy ağa lığını aynı kategoride değerlendiriyorum. Nedenide her iki etmende de ezilen azap çeken insan faktörü olduğu için.

         —Bir zamanlar’’ Yumurtalık ovasına’’ geldiğinizde; gözünüzün gördüğü, ufkunuzun vardığı her yer, her toprak parçası onlara ait di. yanlışlıkla rastladığınız birine buralar kime ait diye sorarsanız size tuhaf tuhaf bakar ve ağamızındır beyim derler. Ağa bu serveti nasıl edinmişti?’’Eşeksırtında incir satarak mı,?yoksa gökten bu zata altınmı yağmıştı?.’’20 bin dekar toprağa sahip olmak nasıl bir zekaya sahip olmayı gerektirirdi.Gelin birlikte irdeleyelim;

         —Eşeksırtında incir satarak zengin olma hikâyesi düzmeceden başka bir şey değildir. Eğer öyle olsaydı tüm cerci kardeşlerimiz köşe olurdu. Yine eskilere gidiyorum. Köyümüzde herkes ağa nın zenginleşmesini çözemedikleri için, bir zengin olma tutkusuna, hırsına kapılmışlardı. Akşam olsada ağa nın huzuruna çıksam birkaç parça toprak parçası icarla sam diye ağanın gözüne girme yarışına koyulurlardı.Ağa dan icazet almak moda olmuştu.Ağa nın her söylediği söz komiklik ifade etmese de ona gülmek tevazu göstermekti ve yalakalık yapmasını beceremeyenler ağa dan toprak icarlayamazlardı.

         -Ağa dan toprak icar lamanın birtakım kriterleri vardır.Huzuruna çıktığın da seni azarlamasını,küçümsemesini sineye çekeceksin.Mehmet sen ne zaman traktör aldın lan,sen ne zaman zengin oldun lan gibi sözlere aşina olacaksın.Yani bir takım meziyetlerin yoksa? Öyle ağa dan toprak koparmak kolay değildir.Takla atmasını,kıvırmasını iyi becerecemezsen avucunu yalarsın.Ağa önce sorar, benim toprağımı işleyecek gücün varmı?var ağam dersen;Koşul listesini sana sıralar.1-Gübreni benden alacaksın.2-Buğday ve çiğit tohumunu benden alacaksın.3-Zirai ilaç zehirini benden alacaksın.4-Traktörünün yakıt parasını benden alacaksın.5-Traktörünün lastiklerini benden alacaksın.6-İçarladıgın toprağı genişleteceksin.7-Mahsul ,ürün çıktığında bana teslim edeceksin gibi.

         —Köydeki çiftçi kardeşimiz bu sözleşmeye uyarak toprağı eker, diker birinci yıl elde var sıfır. Yahu bu sene işler iyi gitmedi diyerek kendini teselli etmeye çalışır, ikinci yıla hazırlanır. Yine yılsonu bir hesap bakiyesi yapar geçen yıla göre iki kat daha içeri girmiş. Buna şöyle örnek vereyim; kahvehanede oyuncuların ip parası vererek, oyun kalkışı tüm paraların kahvehanecide toplandığını görmeleri gibi. Konuya döneyim, köylü vatandaşın hesabı tutmamıştır ve birde bakmışınki her şey ağaya teslim edilmiş ağanın kapısında ailece tutmalık amele olmuşsunuz.                               

                           

         —Eski yıllarda, köy ve kasabalarda halktan yol vergisi adı altında para toplanırdı, bu vergiyi ödeyecek gücün yoksa! Mutlaka bir kamu hizmetinde amelelik yapma zorunluluğu vardı. Sel taşkınlarına karşı kazma, kürekle hendek, kanal açma veya köy yollarının tamiratında, okul cami tamirat ve onarımlarında! Orman köylüsüysen ormanda, taş ocağı maden gibi kamuya ait işlerde çalışma mecburiyeti vardı. İşte bu vergiyi ödemeyip ağa nın kapısını çalanlar, ağaya borçlanıyorlardı. Ağa isterse affedebiliyordu. Sanıyorum bu vergiler menderes döneminde, Amerikan Marşal yardımları gelmeye başlayınca kaldırıldı.

         —Bölgemizde ağalık nasıl türemişti ona bakalım; Kırsal kesimde bazı uyanık geçinen gözü açıklar liderlik pozisyonuna soyunarak. Bir kaç cahili de arkalarına yandaş alarak başkalarını sindirmeye, halk üzerinde otorite kurmaya kalkıyorlardı. Kırsal alanlarda bu haksızlığı gören ve karşı çıkıp sivrilen kişilere ağa ben şehirden yeni geldim, kuman danımın(komutanın) sana selamı var al şu mektubu da ona ver der. O yıllarda vasıta ne gezer yalın yapıldak, çamur yağmur demeden şehrin yolunu tutar. Yolda mektubun içerisinde ne yazıyor diye merak edip açıp bakmaz. Kumandanla görüşeceğim sevinciyle karakolu bulur ve gönderilen zarfı takdim eder: Zarfın içerisinde’’Gönderdiğim zat anarşi yaratıyor, köyün asayişini bozuyor gereğinin yapılması’’Zavallı köylü vatandaş nezarete atılır haftalarca dövüldükten sonra hiç konuşmayacağına dair tövbe ettirilir ve salınır. Bi çarem yediği dayakla köyüne döner. O yıllarda insanlar böyle korkutularak sindiriliyorlardı.

         -Yine burada söz açılmışken  yaşadığım bir hadiseyi anlatayım!.Eskiden köylere jandarma(candarma) geldiği zaman tüm köylü köy meydanında toplanırlardı,herkes hizaya dizilir bir Allahın kulundan çıt çıkmazdı.Bende çocuğum ya, bir taşın üstünde oturmuş merakla kalabalığı izliyorum.Jandarmanın biri arkamdan gelip postalınla iki kez tekme vurmaz mı?canım çok yanmıştı,belim yerinden koptu sandım’’.Ateşin şiddetini kazan bilir’’ derler ya  işte o acıyı ben hiç unutamadım hep içimde uhde olarak kalmıştır.

         —Yeni yetişen gençlerimiz bu yazımı okuyunca pek inandırıcı bulmayabilirler! Çünkü bunlar geçmişte yaşanan şeylerdi. Ama günümüzde çok şeylerin değişmesi bizleri sevindiriyor. Bu gün ilçemizde olsun en üst kademdeki komutanın misafiri olup çayını kahvesini içiyorsun onunla her konuda konuşup sohbet edebiliyorsun. Karakollara gittiğinde sizleri güler yüzle karşılayan komutanları görünce pozitif enerji alıyorsunuz. Hatta sizleri kapıya kadar uğurluyorlar. Demokrasimizin yerleşmesi için bir takım zorlukların sıkıntıların yaşanması gerekiyordu bir bedel ödeyerek bu günlere gelinildi.

         —Küçüktüm ama dün gibi hatırlıyorum; Ne hikmetse Hacıağa mız köy halkından biri yeni bir traktör veya hacet aldığını duyduğunda çok sinirlenir. Çıldırır, çileden çıkardı. Modern adavetler tek benim kapımda bulunsun egosu vardı. Sizlerde takdir edersiniz ki kırsal alanlarda tarlalar genelde hisseli ve müşterektir. Ağa güçlü olduğu için hisse aldığı zaman toprağın tamamına el koyuyordu. İşte ağamızın esrarlı yükselişinin sırrı burada yatmaktaydı.

         —Bir önceki yazımın başında belirtmiştim; Ağa toprağını icarlayacak köylülere şart koşmuştu. Neydi şartı;’’Sana verdiğim toprağı genişleteceksin’’İşte en kötüsü buydu! Ya sağındaki yâda solundaki komşu köylüsüyle nizaya girecekti. Çok kavgalar oldu köylerde silahlar patladı, yaralananlar oldu. Ağa bıyık altından gülerek seyrederdi. Köylünün sonunda kafası dank ederdi ama iş işten geçmiş olurdu.

         —Köyün su şebekesi arızalanır, okulda tamirat gerekir, kışın fazla yağıştan yolu kapanır halk imece çalışması yaparak kazma küreklerle çalışırlardı. Caminin eksiklikleri olurdu ağamız hiç birine katkı sağlamazdı. Hayır, zekât gibi kavramlar onların dağarcığında yer almazdı.

         —Acı haber tez duyulurmuş derler ya! Bir gün ağa fazla köfte yemekten ölmüş dediler. Koca ağayı 19 kişiyle gömmüşler. Gerek köyden, gerekse cevre köylerden kimseler cenaze törenine katılmamışlar.20 Bin dekar arazinin sahibi bir bez parçasıyla toprağa konmuştu. Ağamız servetini bu dünyada bırakıp gitmişti.

         —Gönül isterdi ki! Ağamızın hayır hasenatlarından yazayım. Ölmeden önce adını yaşatacak bir eser bıraksaydı, arkasından dua edenler olacaktı. Bir hastane veya sağlık ocağı-veya bir okul-bir köprü-bir yol-bir cami-yaşlılara sığınma evi-çocuk esirgeme kurumuna katkı-kızılaya yardım-Mehmetçik vakfına bağış-çocuk parkı -çeşmeler yaptıracak imkana sahip olmasına rağmen?………            HALİM ÖZTOPRAK

 

 

 

 

YAŞAR AĞA!

 

Küçük Yumurtalık köyünde Yaşar Ağa (Bozdoğan) adında geniş toprak sahibi bir ağa var idi.

Ben Yaşar Ağca’nın son yıllarına şahit oldum. Yaşar ağa aynı zamanda Bölgedeki en büyük toprak sahibi Pasa Hacı Yılmaz’ın da kayınıdır.1928 yılında doğdu ve 1974 yılında vefat etti. Oğlu Mustafa 1998 yılında vefat etti .Kızı Raziye de İstanbul’da evlidir.

Çiftliğinde Ceylanlar, Tazı’ları, Deve kuşları ve Tavuz kuşları yaşardı. Yaşar Ağa kumar ve gece hayatına dadanmış en sonunda bütün malvarlığını kaybetmiş.

 Ailesi kendisini terk etmiş. Ceyhan’da bir otel odasında vefat etmişti.

Yöremizde Yaşar Ağa ile ilgili çok ilginç olaylar anlatılır. Ağa’nın gece canı kahve ister, hanımına kahve yapmasını söyler. Hanımı da ateş yok, der. Ağa da kağıt para verir ve “Al bununla pişir” der… Hanımı da Kâğıt para ile kahve pişirir.

 TRT. sanatçısı Ayşe İnak Ekiz’inde baba annesinin kardeşidir.

              KENAN DENİZ

 

 

 

 

MİLLİ EĞİTİM MÜFREDATI

 

İnsanlık tarihine bakıldığında, Laiklik milli egemenlik mücadelesi içinde ortaya çıkmıştır.

Kurtuluş savaşıyla bağımsızlığımızı kazandık, Atatürk devrimleri ile Laik bir cumhuriyet olduk, Laiklik bugün de milli egemenliğin olmazsa olmaz şartıdır.

Atatürk’ süz bilimi rehber edinmeyen, din referanslı eğitim gençliğimizi de geleceğimizi de karanlığa götürür.

Eğitimin birliği temel rehber kabul edilmelidir.

Laiklik milli egemenliğin en önemli ilkesidir, eğitim bilime dayalı olarak planlanmalıdır.

Okul öncesi eğitim özendirilmeli ve kesinlikle parasız olmalıdır.

Eğitim ana okuldan başlayarak, kesintisiz ve zorunlu 12 yıl olmalıdır.

Orta öğretim çok programlı şekilde düzenlenmeli, güçlü bir rehberlik sistemi altında, öğrencilerin yetenek ve eğilimleri izlenmelidir.

Öğrenciler istedikleri ve başarılı olabilecekleri alanlara ait lise türevine yönlendirilmeli.

Bütün eğitim-öğretim kademelerinde sanat, kültür ve spor etkinliklerine özel önem verilmelidir.

Tüm özel okullar ve özel üniversiteler kamulaştırılmalı, eğitimin birliği yasası içerisinde, milli bilimsel eğitim verilmelidir.

Üniversiteye giriş merkezi sınavla değil, öğrencinin yetenek ve eğilimlerine göre belirlenerek yerleşmeleri sağlanmalıdır.

Ayrıca öğretmenlik mesleği başarılı, yetenekli ve istekli gençlerimize açık tutulmalı, öğretmen yetiştirmede mutlaka plan ve program yapılmalıdır.

Bilimsel eğitime ayrılan bütçe yeterli miktarda olmalı, kısıtlama yapılmamalı, okullarımız çağın gerektirdiği koşullarda donatılmalıdır.

İşte bu ve benzeri imkanlar yaratıldığında, görülecek ki fikri hür, vicdanı hür nesiller yetişecek vatanımıza, milletimize yararlı olacaklardır.

MEHMET ATAMAN     

 

 

KELİKLERİM

 

Yeni jenerasyon gençlere Keliklerim dediğin zaman o da neymiş yahu diyerek peltir peltir gözünüze bakıyor. Kelik yarım asır öncesi 6 ila 15 yaşında çocuk ve gençlerin yanda metalden kitlesi bulunan ve çeşitli renklerde olan üst tarafı açık olup küçük bağlantıları bulunan lastikten yapılmış erkek çocuklarının giydiği ayakkabıydı.

Kelik yapılış itibarı ile basit bir giyecekti ama yarım asır öncesi çocuklar için en lüks ayakkabıydı. Onu giyebilmek için taki Ceyhan’a(Cahana) gidilmesi gerekirdi. Yarım asır önce malum at arabaları meşhurdu ve daha sonra Gazlı Fergusonlar  yerini alınca at arabaları çerçicilik te kullanılmaya başlandı..Zeytinbeli’nden merhum Mehmet Kıllı Emmi ve Küçük Yumurtalıktan (Gara İbiş) İbiş Evran Emminin Otobüsü vardı.

Söz konusu bu otobüsler eski ve hurda görünümünde olsalarda o dönemin en klas araçlarıydı. Önceleri otobüsler haftada bir Yumurtalık-Ceyhan seferi yaparken, Haftada üç gün, daha sonra haftanın her günü sabah Ceyhan’a gider ve Akşama doğru dönerdi. Otobüslerin saatini kaçırdığın an Irmak kıyısında Ticaret Borsasının karşısındaki otopark olarak işletilen yerde otobüs parkının içinde bir ertesi günü beklemek zorunluluğu vardı. Parası çok olanlar için Mustafa İşler oteli de yakın yerde idi.

Ulaşım araçların gıt ve az olduğu o yıllarda Babamız, Emmimiz veya Dayımız 15 günde veya bir ayda Ceyhan’a Ailenin giyecek ihtiyaçlarını almak için giderlerdi. Yiyecek demiyorum her aile kendi yiyeceğini kendi üretiyordu. Keliklerimizin kitlesi çabuk koptuğu için, sipariş için Aile büyüklerinin Ceyhan’a gitmesini dört gözle beklerdik.

Siparişler verildiği gün yeni keliklerimize kavuşmak için ikindi vaktinde köyün en tepe noktalarına çıkar İbiş Emminin Otobüsünün gelişini sabırsızlıkla bekler ve sonunda İbiş Emminin Otobüsünü değil de önce toz bulutunu görürdük. Taki toz duman arasında gelen otobüs köy meydanına yaklaştığında belirginleşirdi.

Keliklerimiz acar olduğu için o gün giymez, yattığımız yastığın yanına koyar sevinçle uyurduk. O yıllarda şimdiki gibi çeşit çeşit kunduralar yoktu. Ortaokula başladık da kundurayı gördük.

HALİM ÖZTOPRAK

 

 

 

 

 

 

AZ KULLANILMIŞ AKLA İHTİYACIM VAR

 

Az kullanılmış akla ihtiyacım var.
Bendeki çok yoruldu.
Hayatı dengeledim yaptım hesabı.
Cebimdeki cüzdan delikmiş agaya nediyek.

Hezayanda aklım sözüm tutmuyor.
Bütceyi hep denk yapıyom amma yinede aldığım yetmiyor.
Cebimdeki cüzdan delikmiş agaya nediyek.

Aklım eskidi ayar tutmuyor.
Müstamel akıl arıyorum enfilasyonu bilecek.
Hesap makinesindeki rakamları görecek.
Cebimdeki cüzdan delikmiş agaya nediyek.

İçinden cıkamıyorum aklım karışık.
Hutbede hoca şükrün faziletllerrini övüyor.
Kesede isyan büyüyor.
Çebimdeki cüzdan delikmiş agaya nediyek.

KENAN TURAÇCI

 

 

Bilirmisiniz Yumurtalıkta Berdevil Kefalı Tutulurdu!…

 

 1950 lerde İlcemizin coğrafi ve bitki örtüsü hertürlü yaban hayvanını barındırdığı gibi güvenli üreme alnıydı, iklim koşulları da buna elverişliydi. Bunun yanında göcmen kuşlarınının barınma ve geciş yolları üzerinde yer alan ilçemiz aynı zamanda Ceyhan Irmağının deltasi üzerinde bundan 150 sene öncesi küçük yumurtalığın karşısından denize dökülen Ceyhan ırmağı bu bölgeyi balıkların yumurtlama yavruların barınma güvenle erginliğe ulaşmasında büyük etkendi.


Akdenizde yaşayan balıkların cok büyük bölümü İlcemizin kıyı şeridini yumurtalarını bırakmak için senede birdafada olsa ziyaret ederler Mısırda Nil Nehrinin Deltasında yer alan berdevil gölü kefalı ile ünlüdür bu kefal cinsi büyüklüğü 3 kiloya kadar büyür berdevilden cıkan kefal Yumurtalığa Camlık dalyanı yelkuma dalyanı Kokar gölü Sıtdık tirventeni Arap boğazı Sarıgöl boğazından ve Dar boğazdan gecen balık camlık gölünü , Ömerli gölünü tercih eder.


Buralarda yavrulayan balık belli büyüklüğe ulaşınca geldiği yere geri döner bu gibi balık sürüsüne garip balık veya göcmen balık da denirdi.


İlçemizin kuzeyi sera örtüsü yaratacak şekilde sıra tepelerle kaplıdır 1904 yılında Baba annemin genc kızlığı döneminde bize kurt kulağından karataşa kadar sahilin meşeliklerle kaplı olduğu toros kaplanları da dahil her türlü yaban hayvanını barındırdığı nı söyler kendi anasının bir kaplan saldırısı sonucu öldüğünü ilave derdi .Bilindiği üzere İlçemiz tarihi bir sit alanı üzerinde coğrafi olarak harika bir konumda övgülerin en iyisine layık ilerisi için starejik bir yerleşim yeri benim köyüm.

KENAN TURAÇCI.

 

 

 

Dedemin öküzleri.


Yıllarca dedemden nenemden Öküzlü Camuzlu hikayeleri cekilen zorlukları o günlerle mukayese ederek anlatırlardı çifçiliğin olmazsa olmazı çift sürecek hayvanın olacak oda yetmez oğlun uşağın amcan baban evde eli saban tutacak birkac kişinin olması lazım iş görecek horanta olacak biraz fazla tarla süreyim dersen eve bir iki tane dutman olacak Öküzün en az iki üç çift olacak yetmedi evdeki camuzları da çifte koşulur dutma senelik tutulur cok eskilerde bir mecidiyeye iş gördükleri biliniyor Cumhuriyet lirasına calıştırılmış.
Dutma calıştığı yerde yer içer oradada yatar mesaisi 24 saat tir.
Öküz olacak erkek dana iki yaşına gelince yumurtalıkları kırılıp igdiş edilir ancak üçüncü yaşında çifte vurulur.
Kara sabandan tek bıcaklı kötene gecmek zorundasın cünki kara sabanın el eninde demirden bir bıcağı olur toprağı işleme kapasitesi cok düşüktür bu sebepten dolayı tarlanın birtarafında ekilen ekin yeşerirken öbür tarafta halen öküzün ardında tarla sürersin işte bu olay olmasın deyi öküzler iki çiftten fazla olur Babam sabandan cıkan öküzlerin karnını doyurmak yaymak için serbes bırakılırmış.
Cok küçük yaşta öküzle sabanla dutmayla beraber çift sürdüm derdi Ekim ayı geldiğinde günlerce uğraş verilir.
Çifte atlarda koşulur öküzün kafi gelmediği yerde.
Öküzün ve Camuzun bakımını yapmadan ahıra koyulmaz.
Bu hayvanlar yalnız tarlada çift sürmez öküzün ve camuzun arabası farklıdır arabanın okunun ucunda ikili boyunduruk buşunur kpşum bu boyunduruga olur sürücünün elinde meses adı verilen u sivri demir bulunan aracla öküz haraket ettirilir.
Ata sözlerimize girmiş.
Ho var tarla sürdürür Ho var saban kırdırır.
Öküzün altında buzğımı arıyorsun.
Öküzün tirene baktığı gibi bakmak.
Öküz olsa anlardı.

KENAN TURAÇCI

 

 

 

 

MEMLEKETİM YUMURTALIK

 

Doğduğum büyüdüğüm atamın neslimin yurdu güzel yurdum elim ( Ayas )Yumurtalık ve Denize gerdanlık gibi kıyısıra dizilen Köyleri adeta bu güzelliği korurcasına kuzeyindeki tepeler.

Size anlatmak istediğim kuyular Yumurtalığın köylerinde 1960 ların sonlarına kadar her köyün orta yerinde agzı yekpare taştan yontularak yapılmış boncuklu etrafı sekili taş yalaklı oyma tekneli kuyular mevcuttu çocukluğumun kuyuları bütün köylü su ihtiyacını burdan karşılar içilmesi biraz zordu ama başkada su yoktu yörenin tamamına yakını aynı ve buna benzer.

Kuyuların çıkrıkla ve elle çekilir kuyuların bazıları köyden de yaşlı aynı zamanda da acılmış olanlar ile yeni açılmış olanlarda mevcut idi buralar yerleşim yerlerinin en kalabalık haraketli yerleri hele köylerin o yıllarda yüzlrece sığırının olduğu düşünülürse kuyunun ağzından beşer onar kovaların inip çıktığı herğeledeki kendi sığırının sulama hengamesi çurçuna ya döner sulanan mal hergele yatağına varır yatar ikindi ile serinlikte tekrar yaylıma döner bu hal akşamda devam eder.

Evlerin kullanma ve içme suyunu durunu iyi olan tahta cemberli büyük su tankı ile giderir evlerde küplere alınan içme suları burada muhafaza edilir durumu iyi olmayanlarda merkeple sakalara yüklenen su tenekeleri ile karşılarlar hatta öyle alışmışki merkep kuyudan yüklendimi üzerinde kimse olmadan eve gelir su boşalınca tekrar kuyunun yanına gelir.

Budurum kışın deyişir artık dereler pınarlar dan sığır ihtiyacını karşılar.

Evde kullanma hatta içme suyu yağmur oluklarından sarnıçlanan su ile ihtiyac giderilirdi şimdi şöyle düşünülebilir suyu gıt olan yerde ne işiniz var yurt edinmiyeydiniz denile bilir.

Yumurtalık kelimesine dikkatinizi çekerim hem karada hem denizde en iyi döl alınabilen yerdir allah özene bezene yaratmış her türlü çanlının barına bileceği özel bir yerdir bu nedenle tarih boyunca Türke yurt olmuş daha eski binlerce yıl öncede tiçaret ve ulaşımın merkezi durumundadır kültürel ve tıp alanında dünyaya önder bir yerleşim yeridir.

Kuyu hakkında binlerçe yıl öncesinden çanak çömlek küp ve saklama ve depo etme özelliği olan devasa küp yapımındada Yumurtalığın çeşitli yerlerinde bu kuyulardan yararlanılmış ilçenin kuzeyindeki sıra tepelerde gezdiğinizde yer yer kiremit cere kırıklarına imalat ve zeytin yağı taşımaçılığında kullanılan kalıntılara raslamak mümkün kuyular günümüzde ya harap yada körlenmiş yıkılmış yok edilmiş benim hayalimdeki kalan köydeki kuyu manzaraları vs.

KENAN TURAÇCI

 

 

 

USTA BU İŞİ ÇİRİŞLEMİŞSİN

 

Tereyağ cerede korunurdu.

 Gök Teğri inanışı olan Türklerin inanışında doğaya büyük sayğı duyulmakta bin yıllar vardır ki tabiattan faydalanmasını bilen soyum cevresinden en üst düzeyde yararlanmış olup Çukurovanın her yanında çiriş otu biter kumluk ve yumşak zemini cok severdi.

 Nisan aylarında çiçek acar tohumunu hızlıca döker kurumaya başlar, işte tam bu sırada çiriş çekilerek kökü çıkartılır cevizden biraz büyükce olan soğanı kurutulur kabuğundan soyulur kuruyan çiriş bir dibekte dövülerek un halini aldırılırdı.

 Bu dibekte sokuda dövülen çirişe su katılarak iyice özenir öylebir tutkal olurki ayakkabı yapımında marangozlukta bolca kullanılır bu çirişin icine marangozlarda cıkan talaştan sulandırılmış çirişe katılır elde edilen hamura kalıp yardımı ile şekil verilir.

 Yaş olan hamur güneşte kurutulur Agzı genişce iki yanı kendinden kulplu cere biçiminde hafifce bir kap olur içine Tereyağı katılır çeşitli büyüklükte erzak katılan ağzı kapaklı gereç yapımında çiriş kullanılırdı.

Çiriş ayakkabı yapımında tutkal olarak kullanılır. Ustalık gerektiren köşkerlikte işi begenmiyen “usta bu işi çirişlemişsin” diye ata sözümüz de mevcuttur,Kitap çiltlemesinde ve her nesnede tutkal olarak  yaygın olarak  kullanılırdı.

KENAN TURAÇCI

 

 

KAN DAVASI

 

1950’li yıllarda Muhittin Uyalhas, Siverek’te cinayet işler. Bir yanda hasımları, diğer yanda jandarma tarafından aranmaktadır. Dağda jandarmalar tarafından kıstırılır, son kurşununa kadar vuruşur. Kurşunlar bittiğinde ölü olarak ele geçirilir. Ahmet ve Şehmus adlı iki oğlu vardır. Şehmus, Vahap Alhas’ın köylerinin çavuşluğunu yapmaktadır. Viranşehir ve Siverek arasında üç köyü vardır, kendileri Çubukçur isimli köyde oturmaktadır.

Ahmet ikinci evliliğini yaşamaktadır ama kan davası onu korkutmaktadır. İlk karısı ölmüş, ondan iki kızı ve bir oğlu vardır: Ali, Sabiha, Sebiha. İkinci karısından Mehmet Yaşar ve Habibe vardır. Siverek doğumlu, kafasına koymuştur: kan davasından kaçacaktır. Hasımları çocuklarını öldürmekle tehdit etmektedir. Çukurova’ya gidecektir.

Mesleği kalaycılıktır. Ceyhan’daki tanıdıkları, “gel, sana ev bulduk, iş bulduk,” demişlerdi. Her şeyini satarak Ceyhan Tuzlugöl tren istasyonuna gelir. Ne ev vardır ne iş; orada sokakta kalırlar. Bir taraftan da kalaycılık yapmaktadır. 13-14 yaşlarındaki Ali ve Mehmet körük çekerek kalay yapmasına yardımcı olmaktadır. Daha önce söz verip de “gel, yardımcı olalım,” diyen o kadar yakını varken, gelişi gerçekleşince, kimse yardımcı olmamıştır.

Ceyhan’da sabit bir yerde kalmaz, köy köy dolaşıp her köyün tüm kaplarını kalaylar, para kazanırlar. Ahmet’in Ceyhan İnceyer Ekinyazı köyünde akrabaları vardır. Zaman zaman onların yanına gider. Daha sonra Kurtkulağı kasabasına yerleşir. Kendisi kalaycılık yaparken eşi ve kızları da pamuk tarlalarında çadırda yaşayarak pamuk toplamaktadırlar. Ceyhan’a gelmeden büyük kızını Siverek’te evlendirmiştir.

Günlerden bir gün Aliye Hanım pamuk tarlasında doğum yapar. 1961 yıllarıdır. Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı olmuştu. Aliye Hanım, oğlunun adının Cemal Gürsel olmasını istese de Ahmet, babasının adı Muhittin’i koyar. Kurtkulağı’ndaki ev sahibine de “Bunun kirvesi sensin,” der. Ama bütün köyleri dolaştığından, Zeytinbeli köyünde çok iş yaptığından oraya taşınır.

Zeytinbeli’de ev sahibinin adı zengin Cabbar’dır. Komşusu ise Lik Hasan lakaplı Hasan Doğan’dır. Hasan’la samimiyeti artırmıştır. Hasan’ın altı kızı vardır, erkek çocuğu yoktur. Oğulları büyüdüğünde Hasan’ın kızını almak için sözleşirler. Zeytinbeli’nde Ahmet’in evini su basar. O da Yumurtalık’ta boyacı Ahmet’in evini alır. Boyacı Ahmet de doğudan gelmiş ve ayakkabı boyacılığı yapmaktadır.

700 lira karşılığında aldığı 2 katlı, 69 metrelik evin altında kalaycılık yaparken, üst katta da herkes aynı yerde kalmaktadırlar. Yumurtalık o yıllarda 2 bin nüfuslu, Zeytinbeli’nden küçük, tarihi ve turistik güzel bir ilçedir.

Tarihte ilk ameliyatın yapıldığı, denizin içerisindeki, zamanında gemilerden gümrük almak için kurulan bir Atlas Kalesi bulunmaktadır. Eskiden buğday ticareti sahilde bulunan depolardan yapılırmış. Batı tarafına, zamanında körfeze gelen gemileri denetlemek üzere girişinde Yavuz Sultan Süleyman tarafından yapılan bir gözetleme kulesi bulunmaktadır. Kulenin önünde Kırk Mağaralar denilen bir yer var ki, oradan antikacılar yüzük taşı ve eski para ve altınla zengin olmuşlardır. Yumurtalık Lisesi ve kule arasında kazılan her yerde mozaik çıkmakta. İnci gibi sahiliyle eski adı Ayas olan güzel bir ilçedir.

MUHİTTİN UYALHAS

 

 

 

5 DARI 50 LİRA

 

Bugün günlerden pazartesi.Metrelerce uzaktan gelen seslerin merkezine doğru yol alıyorum Yaklaştıkça sesler daha da rahatsız edici bir boyuta ulaşıyor. Farklı tonlarda onlarca ses birbirine karışıyor.

_ Patates 15 lira

_Soğan 3 kilosu 50 lira

_Yetiş yetiş 2 yeşillik 15 LİRA

_,Hipo var hipo

_Helkeler (kova) leğenler

_5 Darı 50 LİRA

Bizim mahallede pazar günleri öğleden sonra ile pazartesi günleri farklı geçer saatler.Mahallenin orta yerine kurulan “Güzelyalı Semt Pazarı” birbirinden kopuk yaşayan pek çok mahalle sakinini biraraya getirir.

Pazar günü etiketlerin çoğu takılmaz tablalara.O günkü ziyaretçiler daha çok çalışanlar veya seçicilerdir.Vakur bir edayla dolaşırlar. Pazarcılar sessiz bir şekilde satışlarını yaparlar.

Hepsinin yeri bellidir.Her hafta aynı yüzlerle karşılaşırsınız.Ama pazar günü ile pazartesi günü arasında ruh halleri ve enerjileri farklıdır.

Akşam saatleri yaklaştıkça tablaların üzerleri örtülür.Her bir pazarcı kendi çatılarına gitmek için hazırlık yapar.

Erdal ile Gökhan pazarın adeta kadrolu çalışanlarındandır.Birbirlerine çok benzeyen aynı yumurta ikizlerini birbirinden ayırt etmekte zorlanırsınız.

Ellerinde yara bantlarıyla satış yapmaya çalışırlar.Arabaların park etmelerine yardımcı olarak bahşiş beklerler.

30 lu yaşları yaşayan bu gençler biyolojik olarak çok daha yaşlı görünürler.Onların hayatları ile ilgili duyarlılığımın hiçbir zaman farkına varamayacaklar.Onlar benim için benzer hayatların sembolleri.

Erdaller hayatla alışverişlerinde alacaklı olan insan grubundalar. Yoksulluk ve cehaletle boğuşan ailelerde dünyaya gelen ,çocukluklarını yaşayamamış;bir kimlik bulamamış bireyler. Ne yazık ki fazla çocuk sahibi olmayı mutluluk aracı olarak görürler.Dilenen ,arabaların. önüne atlayıp camları silmeye çalışan çocuklar bu zihniyetin ürünü.

Hayat,bir dizi rastlantıdan ibaret.Benim yolumu Erdal ve Gökhan ile kesiştirdi. Kaygılarımız tamamen farklı. Onlar yara bantlarından kazanacakları paraya odaklanmışken; ben benzer ailelerin çoğalmasının topluma getireceği yükü düşünüyorum.

Pazartesi günleri pazarda hareketlilik artar.Sesler yoğunlaşır.Birbirine çarparak yürüyen insanlar alıcı gözlerle bakarlar tablalara.Önü kalabalık satıcılar diğer alıcıların dikkatini çeker.Rekabet seslere fiyatlara yansır.

Bazen de kocasının koluna girip aheste aheste yürüyen hanımlar görürsünüz.Sanki kıyı boyunda yürüyüşe çıkmışlar gibi.

Pazara sık sık giderseniz sakın ve asabi satıcıları seçersiniz.İçlerinde öfke kontrolü olmayanları da vardır.Benim gibi naif yapılı bir hanımsanız temkinli davranırsınız.

Pazarın dışında tezgahını kurmuş pazara giremeyen satıcılar tercih ettiğim satıcılardır. Çabalarını taktir ederim.

Pazarın bitiş saatinde gelen genelde aynı insanlar vardır. Çoğunluğu yoksul orta yaşın üzerinde kadınlar oluşturur.Pazarcıların çevresinde dolaşır,bayatlamış sebze ve meyvelere talip olurlar. Çok düşük ücretler ödeyerek pazar arabalarını doldururlar.

Ekonomisi iyi olup da bu yoksul ailelerin paylarına ortak olan insanlar da tanıdım.Hayatın her kesiminde insani vasıflara sahip olmayanlar vardır ne yazık ki.Kimileri pazarda , kimileri daha büyük payların peşinde..Bunlar hep birbirine benzerler.

Bu döngü böyle devam edip gider.Ne zamana dek sürer bilmem.

 RAMİZE ERZİN

 

 

GELİNCİK MEZARLIĞI

 

Gelincik Mezarlıgında dikili asırlık anıt ağaç hala ayakta durmaya direniyor ve mezarlığın bekçiliğini yapmaya çalışıyor.

 

Adana’nın Yumurtalık İlçesi Zeytinbeli Mahallesi ile Ayvalık Mahallesi arasında ulaşımı sağlayan sadece hayvanların ve insanların geçebildiği dar bir yol ve ağaçlardan yapılmış dar bir Köprü bulunuyormuş. Asırlar öncesi O tarihlerde araç vasıta vs. Olmadığı için Ovanın da bataklık alanlarla kaplı olduğu için Dağ yamacında vadinin eteğine yapılmış iptidai yollar kullanılırmış.

Gelincik Mezarlığı Zeytinbeli Mahallesinde dededen toruna anlatılan bir hikâyedir. İki gelin alayının ahşap köprüde karşılaştıkları ve köprüden geçme haklarının kendilerde olduğunu iddia ederler ve antlaşamazlar orada kavgaya tutuşurlar büyük bir zayiat verirler. Gelinler ve damatlar oraya gömülür. Köylüler oraya bir anıt ağaç dikerler. Yörede o günden bu günümüze kadar gelincik mezarlığı diye konuşula gelmiş. Gerçek midir veya rıvayetmidir, büyükten küçüğe anlatıla gelmiş.

Günümüzde Bu yol,Köydeş ve Belediye imkanları ile asfalt yol yapılmış,Anıt ağaç ise bakımsızlıktan kurumaya başlamış ve korumaya alınıp alınmadığı hakkında da bir bilği yok.

Halim Öztoprak

 

 

 

 

 

İLK AKŞAMDAN BİR TAŞ VURDUN

 

-Eskiler den Halk saz ve beste sanatçısı, Anadolu Üniversitesi Eski Hocalarından Ali Rıza Önderin anlatımıyla kaç kaç denilen veya seferberlik diye nitelendirilen o yıllarda Kahraman Maraş  gibi illerden kaçıp geldiği söylenen varlıklı bir ailenin oğlu;

 

Zeytinbeli köyüne gelir!.. Bir çiftçi’nin kapısına tutma olarak çalışmaya başlar. O yıllarda traktör gibi modern tarım edevatları olmadığı için karasabanlara at ve öküz koşularak topraklar işlenmektedir.

 

Toprak iptidai yöntemlerle işlendiği için zaman alıyor ve köylü geceli gündüzlü çalışmak zorunda kalıyordu. Müte -madiyen Kahraman Maraş, Kayseri, Niğde gibi illerden Çukurovaya rızkını kazanmak için gelen bu insanlar bir yıllık ,iki yıllık,beş yıllık gibi yiyeceği içeceği ağaya ait olmak koşuluyla antlaşmalar yaparak karşılığında bir para veya mal,ürün alıyorlardı.İşte bu işi yapanlara o zamanlar dutma deniliyordu.Tutmalık yapan insanlarda fakir bilinirdi.

 

-Tutmalık yapan genç köyün güzel mi güzel selvi boylu güzel kızı Pamuk’a aşık olur. Bir gün genç köyün meydanında bulunan su kuyusuna su içmeye gelir, Pamuk da kuyudan su çekmektedir, su içmek için eğilen genç cebindeki köstekli saatini düşürür, bunu gören Pamuk haline bakmadan köstekli saat de neyin nesi diye küçümseyerek laf vurur.

 

Köstekli saat; yuvarlak üstü kapaklı yandan kurmalı eskiden hali vakti yerinde olan insanlar taşırlarmış. İşte bu küçümsemeyi çok içerleyen kişi şu dizeleri söyler.

 

İlk akşamdan, bir taş vurdun .                                                                                                                      Kolumu kanadımı kırdın,                                                                                                                                                                                             Bir saati çok mu gördün?                                                                                                                     Başkatipten dili pamuk.

 

Seferberlik seferberlik                                                                                                                                                              Soyka galsın böyle dirlik                                                                                                                                                                      Düven sürmek irezilik                                                                                                                                                                      Eli deste güllü pamuk

Avlıkta bittin büyüdün                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               Aslın Zeytinbeli pamuk                                                                                                                                                                       Bende bir zamanlar beydim                                                                                                                                                            Aslım soyum belli pamuk

 

Çukurova’ya gelmedim                                                                                                                                                                       El işini hiç görmedim                                                                                                                                                                           Ömrümde düven sürmedim                                                                                                                                                             Saçı sırma telli pamuk

 

Allah bize oğlan versin                                                                                                                           Sırmalı saltanat versin                                                                                                                          Hakkın emrine ne dersin                                                                                                                       Ağzı şeker güllü pamuk

 

Genç aşıkla Pamuk sonunda evlenirler kız ve oğlan çocukları olur. Mutlu bir yaşam sürerken genç vefat eder, Pamuk dul kalır. Evlatlarını büyütür ve günün birinde o da hakkın rahmetine kavuşur. Saygılarımla

Kaynak: Ali Rıza ÖNDER

Nota: Erkan Sürmen

Röportaj: Halim ÖZTOPRAK

 

 

 

 

ATASÖZLERİ VE DEYİMLER

 

İlk söyleyenlerini belirleyemediğimiz atasözleri hayat prensibi olacak fikir ve düşünceleri, din, ahlak, hukuk, iktisat, terbiye, gelenek, görenek ile tabiat olaylarından, teknikten vb. çıkacak kuralları somuttan soyuta giden bir yolla söz ve yazıyla nesilden nesile aktarılan hikmetli cümlelerdir.

Eski Türkçede atasözünün karşılığı; “sav, mesel, darb-ı mesel, söz, haber, mesaj, nutuk, şöhret, şan” anlamlarına gelen sab kavramıydı. Sab, Divan-ü Lügati’t-Türk’te; “mektup hikaye tarihi hadise, atalardan kalma öğüt” vb. anlamlarıyla açılanır. Aynı yüzyılda Kutatgu Bilig’de atasözü için sab kelimesinin yanında mesel kelimesi de kullanılır. Kelime bu şekliyle durûbu-i emsâl, darb-ı mesel biçimleriyle XX. Yüzyıl başlarına kadar kullanılmıştır. Bugün atasözleri, atasözü, atalar sözü biçiminde yaygın olan kavram halk ağzında da deyişler gibi değişik biçimde de adlandırıldığı olur.[7]

Atalar sözü; batı Türkleri dışında kalan Türk dünyasında da değişik adlar aldığı görülür. Yakutlar Xohono, Tobollar takmak Tuvakar Ülgercomak, Sagaylartagkpak; kaş, kızıl, kayballar’da söpsek, diğer Türk boylarında eskiler sözü, tabma, makal, nakıl, comak, sumah vb. adlar alır.[8]

Normal olarak atasözlerinin bir görünen anlamı, bir de bu görünen anlamını zihnimize aktarmak suretiyle elde ettiğimiz ikinci anlamı vardır. Nazım, nesir veya her iki şekil birden olabilir. Bir de atasözleri; teşbih, mecaz, kinaye, tezat vb. gibi edebi sanatların kudretinden de yararlanır. Atasözlerin asıl hedefi de bu ikinci anlamıdır. Mesela “Ağaç yaşken eğilir” atasözünde ilk anlam açıktır. Taze bir fidanı eğmek kolaydır. İkinci anlam ise çocuğun küçük yaşlarda daha kolay terbiye edilebileceğinin ifadesidir.

Atasözlerinin en büyük özelliği kalıplaşmış sözler oluşudur. Ne bir kelimesi değiştirilebilir. Ne de bir kelime eklenip çıkartılabilir niteliktedir.

Aç insana dokuz yorgan örtsen uyumaz.

Ağır taşla batman döverler, yeğni taşla göt silerler.

Aç köpek fırın götü deler.

Ağlaya ağlaya çift süren, güle güle ürün kaldırır.

Akılsız köpeği yol gocatırmış.

Acıkan doymam, susayan kanmam sanır.

Akrabanın akrabaya yaptığını akrep yapmaz.

Derdinde olmayan deveyi göremez.

İvmeyle menzil alınmaz, aramayla güzel bulunmaz.

Her akıl bir olsa koyuna çoban bulunmazmış.

Kokmuşa tuz arsıza söz kar etmezmiş.

Çoban güttüğü koyunun huyunu bilir.

Eli beli azıklısı beni götü kazıklısı bulur.

En akıllısı deli Bekir, o da köstekli yatar.

Eşeğe binmek bir ayıp inmek iki ayıp.

İş başaranın başsa deşirenin.

Ağılda oğlak doğsa, ovada otu biter.

Boş çuval ayakta durmaz.

Bir baş soğan kazanı kokutur.

Arı bal alacağı çiçeği bilir.

Armudun irisini ayı, iyisini yiğit yermiş.

Altın kapılının tahta kapılıya işi düşermiş.

Baba oğluna bir bağ vermiş; oğlu babasına bir salkım üzün vermemiş.

Bal tutan parmağını yalar.

Bir ipte iki cambaz oynamaz.

İtte pire yiğitte bit eksik olmaz.

Çağrılmayan yere giden puşttur.

Çocuğunu aç koyma hırsız, çok söyleme arsız edersin.

Çürük iple kuyuya inilmez.

Dost başa düşman ayağa bakarmış.

Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş.

Eken bilmez, biçen bilir.

Keçinin uyuzu suyu oluktan içer.

Ne doğarsan aşına, o gelir karşına

Tembele iş buyur, sana akıl öğretsin.

Havlayan köpek ısırmaz.

Felek eşeğine çüş dedi.

İçinde erik kurusu olmak.

Kırığına güvenip kocasız kalmak

Ağzını silmek

Arkası önünü bastırmak

Dambuldayıp durma

Elden arı günden duru

Köy görmüş abdal gibi davranmak

Yuva devcelemek

Yüz ağırtmak

Yüreği geçmek

Allem etmek gullem etmek

Avdan gelmiş köpek gibi bağırmak

Biti kanlanmak

Boş gezenin boş kalfası

Eli belinde kalmak

Göğnü gözü açılmak

Keyfine limon sıkmak

Kirli çıkı

Laf ile döğmek

Mel mel bakmak

Malları dikmek

Uyuz olmak

Yerden bitme

Götü yere yakın olmak

Elden ayaktan düşmek

Şaşalayıp kalmak

 

 

 

BİLMECELER

 

Bilmeceler, tabiat unsurlarıyla bu unsurlara bağlı hadiseleri; insan, hayvan ve bitki gibi canlıları, eşyayı, akıl, zeka veya güzellik nevinden mücerret kavramlarla dini konu ve motifleri vb. kapalı bir şekilde yakın uzak münasebetler ve çağrışımlarla düşünce, muhakeme ve dikkatimize aksettirerek bulmayı hedef tutan kalıplaşmış sözlerdir. Bu sözler, bir takım eğlence, lügat, muamma ve bulmacalarda görülen ve dinleyiciye sorulunca ondan halli istenen “bil bakamlı” veya “o nedir ki” ifadelerinin bir bakıma geniş tarifidir. [9]

Diğer anonim türlerinde olduğu gibi bilmece türünün de çok eskilere giden bir geçmişi vardır. Yazılı hale getirilmedikleri için zaman itibariyle eski bilmecelerle bugünkü bilmeceler arasında bir bağlantı kurmak zor olmaktadır.

Yazılı edebiyatımızda bilmece ile ilgili ilk kaydı Kaşgarlı Mahmut’un sözlüğüne aldığı:

“Tabuxug tabızdı” – Bilmece sorusu sözleridir.

Bir zamanlar uzun kış gecelerinin vazgeçilmez eğlence aracı olan bilmeceler, artık günümüzde çocuklar için arada sırada hatırlanan ve yeni nesilde pek rağbet görmeyen nostaljik sözler haline gelmiştir.

Bilmece

  1. 4 ayaklı / bir kulaklı (Ekmek Tahtası)

 

  1. Kulu yapar yapısını

Kemik açar kapısını (İçli köfte)

 

  1. Allah yapar yapısını

Demir açar kapısını (Karpuz)

 

  1. Dağdan gelir

Takla makla

Aman abla

Beni sakla (Çizme)

 

  1. Metin metin mert atan

Oturup oturup bata çıkan

Vırak der kaçar gelir

Bunun adı nedir (Kurbağa)

 

  1. Altı tahta üstü tahta

İçinde bir kanlı softa (Kaplumbağa)

 

  1. Karşıdan baktım emir semir

Yanına vardım kilitli demir (Karpuz)

 

  1. Biz biz idik

Otuz iki kız idik

Ezildik, büzüldük

Bir duvara dizildik (Dişler)    (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

  1. Dışı katık, içi kütük (Zeytin)

 

  1. İbiği tarak gibi kuyruğu orak gibi (Horoz)

 

  1. Karşıdan baktım hiç yok

Yanına vardım pek çok (Karınca)

 

  1. Yer altında yağlı kayış (Yılan)
  2. Karşıdan baktım emir semir

 Yanına vardım kilitli demir (Kabir)

 

  1. Yer altında yeşil yaprak

Üstünde kara toprak (Kefen)

                (K.Ş. Celal DOĞAN, 51)

 

BÖLGEDE ANLATILAN FIKRALAR

 

Çok küçük hikayelerdir. Bir tabiat ve topluluk gerçeği cemiyetteki aksaklıkları, hatalı davranan kimseleri, çeşitli tipleri ve cemiyetin dikkat çekici her türlü görünüşü bir olay çerçevesinde nükteli bir şekilde anlatılır. Tenkit edilir. Güldürücü ve düşündürücü olan fıkralar, küçük mizah ve hiciv hikayeleridir.[10]

  1. “Adamın biri eşek almaya karar vermiş. Karısı da demiş ki sıpası da olsun sıpasına da ben binerim demiş. Adam da sen sıpanın belini mi kıracan demiş karısının kolunu kırmış.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
  2. “Adamın biri evlenmiş. 3 ay sonra karısı doğurmuş. Başlamışlar kavga etmeye… Ordan geçen bir çerçi sormuş. Derdiniz ney yav demiş. Adam ben bunu alalı üç ay oldu bu doğurdu demiş. Çerçi demiş bire gafil hesap tamam. Bilmezsin sen demiş. Sen bunu alalı üç ay mı oldu. Bu da seni alalı üç ay oldu. Etti mi sana altı ay, giren ay çıkan ay al sana 9 ay demiş. Adam da hay Allah razı olsun senden demiş. Sen olmasan birbirimizi yiyecektik demiş.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
  3. “Adamın biri düğüne gitmiş. Düğünlerde adettir. Karnımı doyururum diye düşünmüş. Fakat gel zaman git zaman kimse adamın karnını doyurmamış. Yemek vermemişler. Adam da halayın başına geçmiş.

“Her atlının yokuşları

Sultan Ahmed’in bok işleri

Öldüm acımdan acımdan” demiş.

Hemen adamın karnını doyurmuşlar.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

  1. “Adamın biri Ramazan davulundan gıcık kapıyormuş. Bunun bir arkadaşı varmış buna ders vermek istemiş. Davulcuyu çağırmış. Gıcık kapanın evini göstermiş. Burası benim evim demiş. Benim uykum ağırdır. Al şu parayı da ben uyanana kadar kapımda çal demiş. Davulcu da Evelallah abi merak etme seni uyandırmadan gitmem demiş. Gece olunca davulcu başlamış kapının önünde çalmaya adam artık dayanamamış çekmiş tüfeğini ateş etmeye başlamış. Davulcu hem küfür ediyormuş, hem de kaçıyormuş. Hem uyandırmam için para veriyor hem de ateş ediyor demiş.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
  2. “Çerkezlerden birisi ölüyor. Falan köyden Fatma bacı var Avşar diyorlar. Meşhur bir ağıtçıdır. Onu getiriyorlar. Bu ölüyü biz çok severdik bizim için çok değerli diyorlar. Buna bir ağıt yak diyorlar. Fatma bacıda, ne bulup ta ne söyleyeyim, ölü bizden olmayınca, birer birer tükenir mi topu bizden olmayınca demiş.” (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)
  3. “Yumurtalıklının biri Ankara’ya gitmiş. Büyük bir otelde yerleşmişler. Arkadaşına otelin önündeki Avrupai giyimli bekçileri görünce sormuş. Biz nereye geldik ya böyle demiş. Arkadaşı da niye olduğunu sormuş. Ya burada kapıları bile paşalar koruyor baksana demiş.” (K.Ş. Mehmet TATLISOY, 60)

MÂNİ

Mâni, Anonim Halk edebiyatının en yaygın şeklidir. Yedi heceli ve dört mısralı tek kıtadan meydana gelir. Dört mısralı manilerde, 3 mısra’ı serbest, diğer mısraları kendi aralarından kafiyeli dörtlükler halinde söylenen nazım şeklidir. Kafiye düzeni (aaxa) şemasına uygundur. İlk iki mısra, çok defa asıl mana ve musikiyi hazırlayan giriş niteliğindedir. Dörtlüğün anlam yükünü 3. ve 4. mısralar taşır. Bununla birlikte en güzel maniler, ilk mısralarıyla son iki mısraları arasında gizli bir bağ kurabilen ve böylece dış alem ile iç duyguları kaynaştırmayı başaranlardır.

Tek dörtlükten meydana gelen mânilerden başka beş, altı, yedi, sekiz, on, on dört mısralı, olanlarda vardır. Bunlar mısraları arttırılmış mânilerdir. Bazen ilk mısra kafiyeyi göstermek üzere tek kelimeden ibaret de olabilir. Böyle manilere “ayaklı mani” adı verilir. Manilerde “cinaslı kafiye” çok kullanılır.[11]

Mâniler ekseriyetle kadınlar söyler. Saz şairleri de maniler söylemişlerdir. Halk arasında mâni söylemek için “mâni yakmak, mâni düzmek, mâni atmak” deyimleri kullanılır.

Mânilerin günümüzde en canlı olarak yaşadığı yerler Kerkük bölgesi ile Yukarı Doğu Anadolu İlleri, özellikle Kars, Edirne ve İç Anadolu çevreleridir. Mâni’ye çeşitli Türk kavimlerinde değişik adlar verilmiştir. (Hoyrat, Bayat, Aytıspa, yayım, öleng, ölen türü martifal).[12]

 

 Köylüler Arasında Söylenilen Mâniler

 

  1. Köprünün altı parmak

Su gelir parmak parmak

Her yiğidin karımı

Al duvaklı kız almak

 

  1. Ata binesim geldi

Dağı dövesim geldi

Elin oğlu nem olur

Yine göresim geldi

 

  1. Adana’nın yanıları

Çifte gezer kuzuları

Allah gençlere mi yazmış

Böyle kara yazıları

 

  1. Kapı dibinde testi

Kemer belimi kesti

Hiçbir derdim yok idi

Yarim mektubu kesti

  1. Ey yavrular yavrular

Ağaçta kuş yavrular

Ellerin derdi biter

Benim derdim yavrular

 

  1. Madem çoban değildin

Ardındaki sürün ne

Beni yardan ayıran

Sürüm sürüm sürüne

                                (K.Ş. Ayşe YALÇIN, 70)

  1. Evlerinin önü kuyu

Kuyundan alırlar suyu

Sevdiğimin uzun boyu

Bekir Ağada var birisi

 

  1. Başında da yeşil toka

Ben usandım baka baka

Sevdiğim de nazlı dilber

Bay Ahmet’te var birisi

 

  1. Gidiyorum gidiyorum

Ben bu ele ne diyorum

Uzak kele anam

Emmim gile gidiyorum

 

10.Gattılar ocak taşına

Kurdular düğün aşını

İşte goyup gidiyorum

Çağırın gelsin gardaşımı

 

 

11.Oy demirci demirci

Nerden aldın pirinci

Askerlerin içinde

Benim abim birinci

 

12.Dama koydum yakacak

Şimdi tren kalkacak

Yar askere gidiyor

Bize kim bakacak 

                             (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

13.Karpuz kestim yiyen yok

Afiyet olsun diyen yok

Yarim askerden dönmüş

Gözün aydın diyen yok

 

14.A benim gara yarim

Saçımı tara yarim

Evde beni bulamazsan

Çıra yak ara yarim

 

15.A ganyana ganyana

Dişleri dökük ganyana

Oğlun çerez getirmiş

Sensiz yedik ganyana

 

16.Bahçelerde saz olur

Gül açılır yaz olur

Ben yarime gül demem

Gülün ömrü az olur

 

 

17.Al çemberi pulladım

Saçım uzun salladım

Orta boylu yarimi

Van’a asker yolladım

 

18.Ata binesim geldi

Çayda inesim geldi

Yarim gitmiş askere

Yine göresim geldi.

                          (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

                          (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

19.Sarı yorgan yüzlerim

Üzerini düzlerim

Kınamayın komşular

Asker yolu gözlerim

 

20.Mendilimin dört ucu

Dört ucu da turuncu

Kurban olayım yarime

Askerlik vatan borcu

 

21.Denize suya vardım

Gelirken kuma daldım

Kara gözlü oğlumdan

İki mektup birden aldım

 

22.Adana Mersin

Tokatımı yerdin

Git annene söyle

Terbiyeni versin

 

23.Ey kibili ey kibili

Önümde adam divilir

Kendi gördü ben çektim

Ben gördüm kendi çekti

         (K.Ş. Ahmet YILMAZ, 54)

 

NİNNİ

 

Ninni, halk şiirinde anonim eserlerdendir. Çocukları uyutmak için anneleri veya dadıları tarafından söylenir. Umumiyetle tek dörtlük halinde olur. Ninni, bir yönü itibariyle de öğretici niteliktedir. Özellikle çocuklar, ninnilerle ana dillerini daha kolay öğrenirler. Çünkü çocuk, bu ninniyi dinledikten ve anladıktan sonra uyur. Bu sebeple edebiyatımızda ninni geleneği uzun zamandan bu yana devam etmektedir. Türkçenin öğretiminde de ninninin yeri son derece önemlidir.

Ninniler uyutulmaya çalışılan çocuğu veya hoplatılıp severken söylenen ve bir takım duygu, düşünce, inanç, umut ve hayalleri, sevinç ve acıları ihtiva eden çoğunlukla dört mısra ile söylenen ve mısra sonlarına birtakım klişe sözler ilave ederek ezgi ile terennüm edilen manzum sözlerdir.[13]

Ninniler irticalen söylenebileceği gibi bazı kalıp sözlerin arasına ilave sözler katılarak da söylenebilmektedir. Ninnilerde aslında iki kişinin oluşturduğu manzum sözlerdir. Anne ve yavrusu… Anne ninni söylerken yavrusuyla baş başadır. Ninniler genellikle annenin yavrusu hakkındaki temennilerini ve kaygılarını anlatır. Aynı zamanda da zamandan devirden ve kaderden şikayet de söz edilebilir.[14]

Ninniler şefkat doludur. Ninni söylerken çocuğun yattığı beşik sallanır. Artık bu sese ve sallamaya alışkın olan çocuk devamlı aynı uygulamayı her uyuma öncesinde ister.

 

 

  1. Ninni

Hem salarlım hem uyuturum

Bebek küçük büyütürüm

Nenni nenni nenni nenni

Baban gelir asker oğlu

Nenni nenni nenni nenni

Sen çalıpta uyuturum

Ne halinen büyütürüm

Dolanı dolanı uyuturum

Tarlada çalışır büyüttüğüm

Nenni nenni nenni nenni

Baban gelir asker oğlu

Nenni nenni nenni nenni

             (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

  1. Ninni

 

Uzat üşümüş ellerini

Sakla o masum yüreğini

Zaman gibi sessiz uyu

Bu dünya dipsiz bir kuyu

Pamuktan kalbin solmadan

Hayat yüzüne vurmadan

Uyu… Yavrum uyu

Bu dünya dipsiz bir kuyu

Uyu… Melek yüzlüm uyu

Bu dünya dipsiz bir kuyu

            (K.Ş. Hacer KOÇAK, 49)

 

  1. Ninni

 

Ninni çaldım beşiğine

Devlet konsun eşiğine

Düşman ölsün keşiğine

Ninni yavrum ninni

        (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

  1. Ninni

 

Dandini dandini danalı bebek

Elleri kolları kınalı bebek

Benim de yavrum cicili bebek

Uyusun da büyüsün ninni

Dandini dandini dastana

Danalar girmiş bostana

Kov bostancı danayı

Yemesin lahanayı

Uyusunda büyüsün ninni

Tıpış tıpış büyüsün ninni

            (K.Ş. Ganime YILMAZ, 80)

  1. Ninni

 

Derin gölde biter kamış

Uzar gider vermez yemiş

Benim oğlum Safi gümüş

Kuzum ninni yavrum ninni

     (K.Ş. Fatma KOÇAR, 80)

 

6.Ninni

 

Hay develer develer

Peynirlidir pideler

Yedi yedi dedeler

Hani bize dediler

Oğluma uyku verdiler

      (K.Ş. Şerife SARAÇ, 55)

 

  1. Ninni

 

Ninniler benim olsun

Uykularım senin olsun

Akan sular ömrün olsun

Ninni yavrum, kuzum ninni

        (K.Ş. Ayşe YALÇIN, 70)

 

  1. Ninni

 

Bebeğim kocaman onu tutamam

Ninniler söylerim hiç uyutamam

Oynayıp gülüyor bizi süzüyor

Mamasını yemiyor beni üzüyor

Evcilik oynarken bana eş olur

Hem anne hem baba hem kardeş olur

Oynayıp gülüyor bizi süzüyor

Mamasını yemiyor beni üzüyor.

              (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

  1. Ninni

 

Uyusun da büyüsün ninni

Mekteplerde büyüsün ninni

Elleri Kur’an tutsun

Gözleri yazılar gütsün ninni

Uslu guzum ninni

Ninni yavrum ninni … ninni

                  (K.S. Fatma KOÇAK, 80)

 

 

  1. Ninni

 

Uyusun da büyüsün, ninni

Tıpış tıpış yürüsün, ninni

Bebeğim beşikte yatar

Feryadı canım yakar

Annem diye yolum bakar

Ninni yavrum ninni…

Ninni deyip beklediğim

Sen Hak’tan diledğim

Uyusun da büyüsün ninni

Kocaman adamlar olsun ninni

                 (K.Ş. Sevilay DOĞAN, 49)

 

  1. Ninni

 

Gökte yıldız oynuyor

Gözüm yavruma doymuyor

Ellerde yavruma doymuyor

Ellerde yavru çok amma

Benim yavruma uymuyor

Ninni, ninni bebeğim ninni

                (K.Ş. Ganime YILMAZ, 80)

 

BÖLGEYE HAS OYUNLAR VE TEKERLEMELER

SİN-SİN OYUNU

 

Düğünde akşam yemeği yendikten sonra halaylar başlar. Gece sin-sin oyunu oynanır. Bunun için köyün uygun bir yerine ateş yakarlar. Davul ve Zurna sin-sin havasını devamlı olarak çalar. Oyuncular teker teker ateşin çevresinde el ve ayak hareketleri ile durmadan dönerler. Ateşin başında oynayan kişi, topluluktan biri çıktığı zaman alanı terk eder. Bu terk etme işinde atik davranmazsa oyuna giren kişi oynayanın sırtına yumruklayarak çıkmasını sağlar. (K.Ş. Celal Doğan, 51)

 

YÜZÜK OYUNU

 

Köylerden bir çoğunda, eskiden beri oynanan oyunlardan birisi de yüzük oyunudur. Bu oyun çeşitli yerlerde değişik biçimlere bürünmüştür. Bu oyun düğünlerde ve kış gecelerinde oynanır. Düğün devam ettiği gecelerde gençler davul ve zurna ile halay çektikten sonra büyük bir ateş yakarak sin-sin oyununa geçerler. Bu oyun bitince bir evde toplanarak yüzük oyunu oynamak üzere iki gruba ayrılırlar. Ortaya bir ekmek tahtasıyla yüzük takımı olarak bir tava, on bir zarf getirilir. Bu oyun bazı köylerde fincan ve ceviz kabuğu ile de oynanmaktadır. Her iki tarafın bir başoyuncusu bulunur. Oyuna geçilmeden önce başoyuncular arasında taş tutulur. Dolu çıkan taraf yüzüğü saklar, diğer taraf aramaya başlar. Yüzük ilk çekilen zarf arasında olursa, o zaman tabak arayan tarafa geçer. Şayet ikinci zarfın içinde çıkarsa, dimyet olur. Böylece yüzüğü saklayan taraf ön deve (sayı) kazanmış olur. Yüzüğü saklama işi devam eder. Yine karşı taraf aramaya başlar. Birinci ikinci zarfları kaldırır, yüzük bulamazsa dimyet geçer. Şayet yüzük sonraki zarfların birinin içinde çıkarsa kaybolmayan zarflar deve sayılır. Eğer sonran iki zarf kalmışsa bu iki zarftan birini arayan taraf “Bize” diye kaldırır. Bu kaldırma işinde yüzük zarfta çıkarsa arayan taraf saklar.

Çıkmazsa diğeri iki deve kazanır. Oyun böylece devam eder. Hangi tarafın deve sayısı 30 olursa diğer tarafa 30 çektirir. Devesi 30 olmayan taraf diz çöker diğer taraftan biri hocalık yapar. Bir kişide elinde sopa ayakta bekler. Diz çökenler, başlarındaki kişi ile birlikte aşağıdaki sözleri söyleyerek yere yatıp kalkarlar.

Otuz of

Beller büken otuz of

Evler yıkan otuz of

Kırk yaşında emekleten otuz of

Çocukları yetim koyan otuz of

Kara Meryem’e hizmetçi yapan otuz of

Bu bitince tabak otuz of çeken tarafa yeminler verilir. Neteşenin, menteşenin, kızılcıktaki kara eşenin, Cuma günü yatanın ve beni vebal aldın kabul ettin mi? “Aldım” denilirse tabak verilir. Yoksa verilmez. Oyuna devam edilir. Hangi taraf deve sayısını 50 yaparsa partala (karşı tarafı sinirlendirip üzecek şiir şeklinde söylenen ağır sözlerdir) söylerler. Partalayı söyleyecek kişinin elinde değnek vardır. Bu kişi iki taraf arasında durur. Partala söyleyeceğini dönüp söyler. Sinirlendirir. Partala bittikten sonra, tabak partal çalınan tarafa yenimler verilir. Enteşenin, menteşenin, kızılcıktaki kara eşenin, Cuma günü yatanın ve beni vebala aldın mı? “Aldım” denilirse tabak verilir. Yoksa verilmez. Oyuna devam edilir. Hangi taraf deve sayısı yüz iki olursa o taraf utmuş olur. Utulan taraf, sıra halinde diz çöker, önce kendi şapkaları ile terleri silinir. (K.Ş. Kemal DOĞAN, 50)

 

SOĞAN KAPMASI

 

Bir soğan iple tavana asılır. Utulan taraftaki kişilerin elleri arkadan bağlanır. Bunu ağızlarıyla yakalamak zorundadırlar. Soğan sallanır. Utulan taraftan bu soğanı kim kaparsa ya cezadan kurtulur, ya da diğer oyunlarda cezası azalır. Suçu artanlar ağır ceza görürler. (K.Ş. Celal DOĞAN, 51)

 

ÇOCUK OYUNLARI

 

Çocukluğumuzdaki oyunların en dikkat çeken yönü, paylaşımcı özellikleridir. Modern çocuk oyunlarının yarışmacı ve bireyselci özelliğinin aksine, geleneksel oyunlarının paylaşımcı özelliği baskındır. Oyunlardaki çocuksu amaç ise “oyun”dur, “zevk”tir, “eğlence”dir

“Yağ satarım

Bal satarım

Ustam ölmüş

Ben satarım”

Bu tekerlemeyi “Yağ satarım bal satarım” oyununda söylerdik. Oluşturduğum dairede en az 10-15 kişi olurdu. Bir oyuncu ebe olur, elindeki mendili gizleyerek grubun etrafında dolaşır. Durmadan bu maniyi söyler, fark ettirmeden gruptan birinin arkasına mendili kordu. Arkasına mendil konan oyuncu mendili fark eder ve hemen mendili alarak ebenin arkasından koştururdu. Yetişebilirse elindeki mendille onu döverdi. Ebe ise koşarak halkayı dolaşır ve boşalan yere otururdu. Ayakta kalan oyuncu olurdu böylece oyun böyle devam eder dururdu…

Oynanan bazı oyunları isimleri şöyleydi: Birdirbir, Mendil kapmaca, uzun eşek, yakar top, ip atlama, sek sek, saklambaç, bezirgen başı, kutu kutu pense, üç taş, beş taş oyunlarıdır.

 

ÇELİK ÇOMAK OYUNU

 

Bu oyun en az dört kişi ile oynanır. Her oyuncunun bir metre uzunluğunda, sağlam ama fazla kalın olmayan bir sopası olur. ayrıca yirmi-yirmi beş santim uzunluğundaki iki ucu sivri bir çomak daha bulunur ki buna da çelik denir.

Oyuncular iki gruba ayrılarak sayışma yaparlar. Sayışma sonucunda kazanan taraf elips şeklinde açılan ve eme denilen küçük bir çukurun başına geçer. Diğer grup ise emeden on adım kadar uzaktaki çizgide bekler. Çelik emeye konur ve çomağın ucu ile kaldırılarak hızla fırlatılır. Çizgi üzerinde bekleyenler eğer çeliği havada yakalarsa gruplar yer değiştirir. Çelik havadayken bekleyen oyuncular tarafından çomak veya tekme ile ne kadar uzağa fırlatılırsa o kadar atlama mesafesi istenir. Karşı taraf bu mesafeyi istenilen adımda atlayamıyorsa o kadar sayı mağlubiyet olur.

Oyunun sonunda cezası çok olan takım yenilmiş sayılır. Bu yenik oyunculara sırtta taşımak ya da hayvan taklidi yapmak gibi cezalar verilir. (K.Ş. Hakkı ECEVİT,67)

 

UZUN EŞEK OYUNU

 

Ortalama 8-10 kişiyle oynanır. Bir kişi yastık olur. kişiler iki gruba ayrılır. Bir taraf ebe olur, diğer taraf atlayıcı olur. ebe tarafı arka arkaya yastığı yaslanarak bükülüp, eğilip sıralanır. Diğer grup tek tek atlamaya başlar. Ebe tarafı yıkılmayacaktır. Yıkılırsa tekrar ebe olurlar. Atlayanlar da düşmeyecek düşerlerse ebe olurlar. Ayakları da yere değmeyecektir. Herkes atladıktan sonra en öndeki kişi tek mi çift mi diye sorar. Ebelerde cevap verir. Bilirlerse diğer taraf ebe olur. Bilmezlerse ebelikleri devam eder. (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

BİRDİR BİR OYUNU

 

Bir kişi ebe olur. yatar. Bir kişi de baş olurdu ve her atlayış şekli farklıydı. Arkadan gelenler öndekinin atlayış şeklini aynen tekrar ederdi. Yanan yapamayan ebe olurdu. Her atlayışın bir tekerlemesi vardır. İlk atlayış tazelediktir. Sırayla birdir bir, ikidir iki tilki sarayı, üçtür üç atlaması güç, dört e dört dönde götünü ört, beşte beş bizim eşek senden keleş, altıdır altı babamın bıyığı yolda kaldı, 10 Osman’ın 5. kon, 19 um damadı kıçını kırdı, 22 dut yaprağı kayarım kurt kurt burnuna ostururum cart cart. (K.Ş. Celal DOĞAN, 51)

 

TEKERLEMELER

 

Tekerleme; vezin, kafiye, seci veya aliterasyonlardan istifade ederek hislerin fikirlerin, hal ve hayallerin abartma, tuhaflık, zıtlık, benzetme, güldürü, kısa tanım yahut çağrışımlar yoluyla ortaya konulduğu manzum nitelikli basmakalıp sözlerdir. [15]

Bilindiği gibi tekerlemelerde belli bir konu yoktur. Tekerlemeler yapı itibariyle manzum nitelik gösterdiğinden anonim ürünler arasında incelenmesi uygun olacaktır.

Eski Türk yazıtlarında ve Divan ü Lügati’t-Türk’te yer almayan “tekerleme” sözünün Türkiye’de ortaya çıktığına ve yayıldığına şüphe yoktur. Tarama sözlüğünde olmaması da bu sözün Anadolu da son yüzyılda ortaya çıktığı ihtimalini arttırmaktadır.

Tekerlemeler genelde Anadolu’nun her yerinde birbirine paralellik göstermektedir. Özellikle çocuk oyunlarında söylenen tekerlemeler sadece çevre merkezlerde değil ülkemizin birçok yöresinde tekerlemeleriyle paralellik gösterir.

Oyun varsa tekerleme de vardır. Çocukluğumuza ait oyunların en önemli unsurlardan birisi hiç şüphesiz mani şeklinde söylenen tekerlemelerdir. Çocuk oyunlarında tekerleme o kadar asli bir unsur ki, oyunun her aşamasına ait tekerleme örnekleri vardır.

 

 

 

 

 

Tekerleme Örnekleri

 

  1. “Yağ satarım

Bal satarım

Ustam ölmüş

Ben satarım”

 

  1. “Hot badi badi

Anan baban neden öldü

 

  1. Bir kaşıcık sudan öldü

Tarlalar yarık yarık

Çiftçilerin beli bükük

Yerden bereket

Gökten yağmur

Ver Allah’ım ver

Sicim gibi, sulu sulu yağmur…”

 

  1. “İğne battı

Canımı yaktı

Tombul kuş

Arabaya koş

Arabanın tekeri

İstanbul’un şekeri

Hop hop

Altın top

Bundan başka

Oyun yok”

“Oo… piti piti

Karamela sepeti

Terazi lastik

Jimnastik

Biz size geldik bitlendik.”

         (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

  1. “Üşüdüm üşüdüm

Daldan elma düşürdüm

Elmamı yediler

Bana cüce dediler

Ablama gittim

Ablam pilav pişirmiş

İçine sıçan düşürmüş

O sıçanı napmalı

Minareden atmalı

Minarede bir kuş var

Eniştemin cebinde

Türkü türkü yemiş var.”

 

  1. “Kutu kutu pense

Elmamı yense

Arkadaşım….

Arkasını dönse”

“Denizde dalga

Hoş geldin abla

Eteğini salla

Rahat otur abla

Etek bluz, İngiliz turist”

 

  1. “Portakalı soydum

Başucuma koydum

Ben bir yalan uydurdum

Duma duma dum

Kırmızı mum

Dolapta pekmez

Yala yala bitmez

Ayşecik, Fatmacık

Sen bu oyundan çık

Saçların kıvırcık

Nerden geldiysen

Ordan çık.”

 

  1. “Karga karga gak dedi

Çık şu dala baka dedi

Çıktım baktım o dala

Karga fındık getirdi

Sıçan yedi bitirdi

Onu tuttu bir kedi

Au dedi miyav dedi

Az gitti uz gitti

Dere depe düz gitti.

       (K.Ş. Doğan DOĞAN, 26)

TÜRKÜ

Türkü teriminin kaynağı Türk sözcüğüdür. Türk sözcüğünün sonuna nisbet eki ulanarak Türki elde edilmiş, bu sözcük zamanla Türkü biçimine girmiştir. Ş. Sami, F. Köprülü, A.T. Onay, A.K. Tecer, “Türklere mahsus bir beste ile söylenen halk şarkılarıdır.” tarifinde birleşirler.[16]

Türkü, Türk Halk Şiirinin en eski türlerindendir. R.Nur, A.Ş. Nevâi’nin Müzanü’l-Evza’nında türküden bahsedildiğini bildiriyordu. Demek ki Türkü Horasan’da ortaya çıkmıştır. Türkü teriminin XV. Asırda Doğu Türklerinde de kullanıldığını biliyoruz.[17]

Anadolu Türk Edebiyatında en eski türkü örnekleri XVI. y.y.’dan geriye gidememektedir. Biçim bakımından türkü olan ilk metni Öksüz DEDE vermiştir. Türküler ferdi veya sosyal olaylarla ilgilidir.[18]

Konuları itibariyle de; “Deprem, ölüm, kıtlık, kahramanlık, sevgi, ayrılık” gibi sebepler türkünün çıkışını etkiler. Toplumun olaylar karşısındaki tepkisi türkülerde yansır. Öteki halk şiiri türlerinin ferdi niteliğine karşılık, türkülerde sosyal yan ağır basar. Halkın sevgisi, nefreti, acısı, tutkusu, her şey türkülerde yankısını bulur.[19]

Türküler önceleri mahalli bir hüviyet gösterirken zaman içinde bütün bir millete mal olabilirler.

 

 Kına Türküsü

Kız anası kız anası

Hani bunun öz anası

İşte koyup gidiyorum

Hani elinin kınası

Elini vurduğum ağaçlar

Belimi verdiğim dutlar

İşte koyup gidiyor

Nerde silip süpürdüğüm taşlar

 

Bi ben yettim cihana

Gelip cihanı dolana dolana

Sevdiğim oğlanı verseler

Yatsam belene belene

         (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

 

 

 Türkü

 

Sabahından çıktım suyun başına

Güneş vurdu yüssüğümün kaşına

Gurbet elde bir iş gelse başına

Yazıl başkasına bu garibe değil.

              (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

Kına Türküsü

Bana bunu çok mu gördün

Bir kız sana yetmiyor mu

Burada yetim Emine’nin kızı var

Bunu bana çok mu gördün

 

Kız anası kız anası

Hani bunun öz anası

Kapıları koparınız

Buldular bunun ilacını

 

İşte bu yıl gidiyorum

Ağlatmayın kardaşımı

     (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

Türkü

Saçlarını eğdirirsin

Birbirine değdirirsin

Güzelliğin yoktur ama

Sen kendini sevdirirsin

 

Öldüm öldüm öldüm öldüm

Yar gıymetini bildim

Bunda senin suçun yoktur

Ben çağırdım sen de geldin

 

Sandık sandığa dayalı

Yazması var oyalı

Ben seni gezdim sevdim

Öldüm öldüm öldüm öldüm

       (K.Ş. Hacer KOÇAK, 49)

 

 

Asker Türküleri

Altı sene askerlik yaptığı

Nöbetle hastalık kaptığım

Yıkılası Halep şehrinde

Derde derman bulamam

 

 

Bahar geldi yaz geldi

Koyun meler guzu meler

Feryadım bağrımı deler

Sultan Navrızlı aziz dağlar

Herkesin gözü Ali arar

Babam kalkar postu arar

Anam evde ciğer kavrar

Alim evde yok diye

          (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

Kına Türküsü (Kına Ağıdı)

Kız anası kız anası

Hani bunun öz anası

İşte koydum gidiyorum

Hani elimin kınası

 

Çattılar ocak taşını

Vurdular düğün aşını

İşte koydum gidiyorum

Ağlatmayın gardaşımı

 

Babam ekmeğin yok muydu

Bir kız sana yük müydü

Körolası emmilerim

Hiç oğlunuz yok muydu

 

Belimi verdiği dutlar

Elimi yuduğum arklar

İşte doydum gidiyorum

Silip süpürdüğüm yurtlar

 

 

Kız anası kız anası

Başında mumlar yanası

İşte koydum gidiyorum

Hani bunun öz anası

 

Karşıda görünen ekin

Ekin değil burçak imiş

Kız anadan ayrılması

Yalan değil gerçek imiş

 

Karşı dağın bayırına

At çakmışlar çayırına

Vermen beni gurbet ele

Babanızın hayırına

 

Atladı çıktı eşiği

Sofrada kaldı kaşığı

Büyük evin yaraşığı

İşte koydum gidiyorum

 

Elinizden elinizden

Kurtulaydım dilinizden

Yeşil başlı ördek olsam

Sular içmem gölünüzden

 

Gelin alıcılar geldi

Bana kına yakıcılar

Gayrı umudum kesildi

Heral beni vericiler

 

Kız anası kız anası

Başında mumlar yanası

Ben gurbete gidiyorum

Hani elimin kınası

   (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

 Kına Türküsü

Kız anası kız anası

Başında mumlar yanası

Kız kınayı yaktırmıyor

Hani bunun öz anası

 

Baban ekmeğin bitti mi?

Kardeş efkarın gitti mi?

İşte geldim gidiyorum

El kına keyfin yetti mi?

              (K.Ş. Fatma KOÇAK, 49)

 

 Zeytün Beli Gürleyerek

 

Zeytün beli gürleyerek

Ben gızımı gelin ettim

Ben gızımı gelin ettim

Üzengisi parlayarak

 

Gızın gızların içinde

Yemen gınası saçında

Torluk mayalar gibi sallanır

Zeytin belinin içinde

 

Arkasında çay örgüsü

Bu da serverin görgüsü

Gınamayın emmi deayı

Güzellik Allah vergisi

 

Evlerinin önü firez

Aklını çıtlattın biraz

Yüz gülgülü dudak kiraz

Ben de verdim bir yasmayı

 

Gelin gızlar gelin gızlar

Alt yapıyan durun gızlar

Server ‘imi öldü derler

Kefenini dürün gızlar

 

Nerden gelirsin yelerek

Alnının terini silerek

Ben Serveri’ime muska yazdırdım.

Gene uykusuz galarak

            (K.Ş. Osman Şose, 50)

 

  1. Türkü

Şu kışlanın kapısına

Mail oldun yapısına

Telli kurban bağlayayım

Asker yarin kapısına

 

Yüce dağlar olmasaydı

Laleleri solmasaydı

Ölüm Allah’ın emri de

Şu ayrılık olmasaydı

 

Kara kazan kaynamasın

Atım cirit oynamasın

İki sene asker oldum

Nazlı yarim ağlamasın

 

Yüce dağlar olmasaydı

Laleleri solmasaydı

Ölüm Allah’ın emri de

Şu ayrılık olmasaydı

 

Kıratımın beli ince

 Ölürüm yar görmeyince

 Telli yatak serdiremem

Asker yarim gelmeyince

 

Yüce dağlar olmasaydı

Laleleri solmasaydı

Ölüm Allah’ın emri de

Şu ayrılık olmasaydı

      (K.Ç. Songül KOÇAK, 65)

 

  1. Türkü

Yandı Çukurova yandı

Eli bağlı beyler indi

Ördek uçtu, dudu kondu

 

Oy oy oy Emine’m

Gel gel gel Emine’m

Gül gül gül Emine’m vay…

 

Emine’m kaşların kara

Açtın şu bağrıma yara

Bülbül gibi düştüm zara

 

Oy oy oy Emine’m

Gel gel gel Emine’m

Gül gül gül Emine’m vay…

 

Boyu uzun bir dal gibi

Kara kaşlar hilal gibi

Geziniyor maral gibi

 

Oy oy oy Emine’m

Gel gel gel Emine’m

Gül gül gül Emine’m vay…

     (K.Ş. Hakkı ECEVİT, 67)

 

  1. Türkü

Mektebin bacaları vay le le le  vay le le vay

Ders verir hocaları vay le le le le vay le le vay

Kim yarimi överse vay le le le le le le vay le le vay

Odur birincileri vay le le le le le le vay le le vay

 

Ay doğar bedir Allah vay le le le le le le vay le le vay

Bu sevda nedir Allah vay le le le le le le vay le le vay

Ya benim muradım ver vay le le le le le le vay le le vay

Ya beni öldür Allah vay le le le le le le vay le le vay

 

Mektebin önü dere vay le le le le le le vay le le vay

Gidiyorum askere vay le le le le le le vay le le vay

Ben askere giden de vay le le le le le le vay le le vay

Bakma sakın ellere vay le le le le le le vay le le vay

 

Mektebin önü bayır vay le le le le le le vay le le vay

Gülü dikenden ayır vay le le le le le le vay le le vay

Yar Allah’ın seversen vay le le le le le le vay le le vay

Beni ellerden ayır vay le le le le le le vay le le vay   (K.Ş. Songül KOÇAK, 65)

 

. YEMİNLER

Yumurtalık’da Yemin Etme Adati ve Yemin Çeşitleri

 

Yumurtalık’ta olduğu gibi Anadolu’nun her tarafında inandırıcılığı veya iddiayı daha da kuvvetlendirmek amacı ile yeminler edilebilir. Kimi yeminler iddia ortaya koymaktan ziyade inandırıcılık veya söz arasında alışkanlık icabı olarak kullanılabilmektedir. Bundan dolayı Yumurtacılık çevresinde insanların kullandıkları ve her söz arasında dile getirdikleri yeminler şu şekildedir:

Vallahi, Billahi, Tallahi

Allah çarpsın

Anam avradım olsun

Ekmek Kur’na çarpsın

Allah Kur’an çarpsın

Şart olsun

Nüzul olayım

Allah şurdan şuraya gitmeyi nasip etmesin

Çocuklarımın ölüsünü göreyim

Anamın babamın ölüsünü göreyim.

 

DEĞİŞİM SÜRECİNDE YUMURTALIK FOLKLORU

 

Özellikle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan değişimden en çok etkilenen alanlardan birisi de halk kültürüdür.

Yumurtalık halk kültürü Anadolu’nun her köşesinde görülebilen özellikle anonim ürünleri, adet gelenek ve görenekleri içermektedir. Söz konusu bu öğelerin değişim karşısında tepkisiz kalması mümkün değil.

Bu ürünlerin zamanla yok olması, yozlaşması kabul edilemez, edilmemelidir.

Halk hayatının her anında kültürünü ortaya koyarak kendini, özünü yansıtmaktadır. Kendini ifade etmektedir. Zaman içinde bu adetlerin terk edilmesi sonucunda yeni yorum ve anlayışların oluşmamasının da etkisiyle halk kendini ifade edemez olmuştur.

Bu gelenek ve göreneklerin zaman içinde terk edilmesi ya da unutulması doğal bir hadisedir. Ancak unutulan bu gelenek ve göreneklerin yerini dolduracak yeni yorumların ya da anlayışların oluşturulmaması asıl sıkıntıyı doğuran nedendir.

Kaynak kişilerle yapılan sohbetlerde eskiye bir hasret, özlem veya geçmişten utanma, anlatmama, onlar eskiden yaşanırdı gibi problemlerle karşılaştık. İnsanlar kendini ifade etmekte, özünü yansıtmakta zorlandığı ve kendine yabancılaşıp, yalnızlığa sürüklendiği göze çarpıyor.

Bize düşen en güzel görev yeni nesilleri bu gerçeğin farkında olarak yetiştirmektir.

 

SONUÇ VE TESPİTLER

 

Yumurtalık ilçesiyle ilgili yapılan derleme çalışmasında gerek mahalli, gerekse de genellemeye müsait bazı tespitler ortaya çıktı. Adet ve gelenek göreneklerin kaybolmaya yüz tuttuğu bir zamanda bilinçli bir tavır alınması gerektiği açıktır.

Yumurtalık ilçesi ve köylerini kapsayan belediye tarafından çıkarılmış kitapçıklar dergiler bulunmaktadır. Bunlar geliştirilmeli ve devamı sağlanmalıdır. Bu aşamada yeni nesiller görevlendirilmeli ve sergileme imkanı verilmelidir. 1996 yılında kaymakamlık tarafından okullar aracılığıyla derleme çalışmaları yapılmış fakat bunlar arşivlerde tozlar altında yok olmaya bırakılmıştır. Durağan bilginin kimseye hayrı yoktur.

Yumurtalıkta folklorunu canlı tutacak ve geliştirecek etkinlikler ve çalışmalar yapılmalıdır. İlçemiz turistik bir konuma sahiptir. Ama turistler kendi kültürlerini görmek için değil bizim kültürlerimizi merak ettikleri için gelirler. Bu nedenle ilçemiz kültür merkezi haline getirilmelidir.

Öncelikle ilköğretim okullarında halkın katılımının sağlandığı etkinliklerle mahalli oyunların ve seyirlik gösterilerin yapılması özendirilmelidir. Eski düğünlerin gelenek ve görenekleri canlandırılmaya çalışılmalıdır.

Bilhassa üniversite ile belediye gibi kurum ve kuruluşların birlikte plan ve projeler oluşturulması sağlanmalı, diyalog ve fikir alışverişi kesilmemelidir.

 

 

KAYNAK KURUM VE  ŞAHISLAR

 

 

  Ümit Kaldar Konya Selçuk Üniverstesi Öğrenci Tez.Konya

  Danışman Yrd. Doç. Dr. Seyyit Emiroğlu

Ali Berat Alptekin, (1982)Taşeli Platosu Masallarında Motif ve Tip Araştırması ,Ank. Üni. Dr. Tezi

Ali Berat Alptekin, (1982) “Elif ile Yaralı Mahmut Hikayesi”Türk Folkloru Araştırmaları

Abdil Özlü,Kesmeburun Muhtarı.

Ali Berat Alptekin (1987,) “Halk hikayelerinde diğer türlerden(halk şiiri ,bilmece, deyim, atasözü,dua, beddua, masal, afsane, fıkra) istifade edebilir mi?”3.uluslararası türk halk edebiyatı semineri ,1987,Eskişehir.

Ali Berat Alptekin, (1997)Halk Hikayeleri Motif Yapısı Ank.

Ali Berat Alptekin, (1999)Hikaye Araştırmaları,Kirmanşah hikayesi Ankara

Yılmaz Yüce.Yumurtalık Balkan Türkleri Derneği.2.Başkanı

Nihal Atsız, ,Türk Edebiyatı Tarihi  İst.1982

Muhan Bali, ,Ağıtlar,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara,1997

İlhan Başgöz, ,İzahlı Türk Halk Edebiyatı Antolojisi C.1,ist,1956

BORATAV,P.N.,Folklor ve Edebiyat,c.1,ist.1982

BORATAV,P.N.Halk Edebiyatı Dersleri, Tarih vakfı yay.ist 2000

BORATAV,P.N.100 Soruda Türk Halk Edebiyatı ist.1995

BORATAV,P.N. 100 Soruda Türk Folklorü İst.1995

Özkul,Çobanoğlu, halk bilimi kuramları ve araştırma yöntemleri tarihine giriş,akçağ yayınları,Ankara 1999.

Cem Dilçin ,Türk Şiir Bilgisi,TDK Yayınları,Ank. 1983

,Hikmet Dizdaroğlu Halk Şiirinde Türler,Türk Dili Dergisi,sayı,207,aralık,1968,s,186,293

Şükrü Elçin, ,Halk Edebiyatı Araştırmaları,k.b.Yayınları,ank.1988

Şükrü Elçin,Türkiye Türkçesinde Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara,1990

Şükrü Elçin,Türk Bilmeceleri,İstanbul ,1970

Şükrü Elçin, Halk Edebiyatına Giriş,Akçağ Yayınları,6.baskı,Ankara 2000

,Halk Şiiri Antolojisi,Ankara ,1988

Mehmet Uslukılıç(ses sanatcısı)

Sadettin Nüzhet Ergün,Halk Edebiyatı Antolojisi,Devlet basımevi,İstanbul,1937

Güney,Eflaun,Cem,Halk Şiiri Antolojisi,Varlık Yayınları,İst.1959

Güney,Eflaun,Cem,Folklor ve Halk Edebiyatı,MEB,Yayınları İst.1971

Zeynel Kuşcu(ses sanatcısı)

Abdurrahman Güzel,Türk Halk Edebiyatı El Kitabı,akçağ yayınları,Ankara ,2005

İslam Ansiklopedisi,c.4,Diyanet Vakfı Yayınları,İst.1991

Doğan Kaya,Anonim Halk  Şiiri,Akçağ Yayınları,Ankara ,1999

KOZ,M.Sabri,-Artun,Erman,Adana Köprübaşı /Efsaneden Tarihe,Tarihten

Bugüne,Yapı Kredi Yayınları ,İst.2002

Kenan Deniz .Emekli

Kenan Turaçcı,Öykü yazarıKÖPRÜLÜ,M.F.,Edebiyat Araştırmaları,1,Ötüken Neşriyat İstanbul 1989

KÖPRÜLÜ,M.F. Türk Edebiyatı Tarihi ,İstanbul,1980

 KÖPRÜLÜ,M.F. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar,Gaye Matbacılık,Ank.1981             

KÖPRÜLÜ,M.F.Anadolu İlamiyet,Türk Yurdu,C.V,İstanbul 1925

,Öcal Oguz,Türk halk edebiyatı el kitabı,ank.2004

Bahaeddin Ögel,Türk Mitolojisi,C.1-2,Ankara1971

Sedat Veyis Örnek,Türk Halk Bilimi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1995

Yaşar Duran,Dervişiye Mah.

Recep Aşkar,Dervişiye Mah.

Saim Sakaoğlu, “Erzurumlu Emrah”,Türk Dili,Türk Şiiri Özel Sayısı,s.205-206,ocak-haziran 1989

Saim Sakaoğlu, “Bayburtlu Zihni”Türk dili Türk Şiiri Özel Sayısı,Ocak-Haziran 1989

Saim Sakaoğlu,Dede Korkut Kitabı 1-2, Selçuk Geliştirme Yaşatama yay.1998

Saim Sakaoğlu,Gümüşhana Masalları,Ankara,1973

Saim Sakaoğlu,Anadolu Türk Efsanlerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Kataloğu,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1980

,Saim Sakaoğlu,101 Anadolu Efsanesi ,Kültür bakanlığı Yayınları,Ankara 1980

Saim Sakaoğlu,Halk Şiiri,Türk dili ,Türk Şiiri Özel Sayısı ocak –haziran 1989

Bilge Seyiyoğlu,Mitoloji Üzerine Araştırmalar,Dergah Yay.ist.2002

Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi C.1 ,İST.1977

Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi C.6,İST.1986

            Ahmet Yılmaz, 54 Yaşında, Haylazlı Köyünden İlkokul mezunu, Adana’da oturuyor.

Ayşe Eroğlu, Okula gitmemiş, 63 yaşında, Yumurtalık merkez.

             Ayşe Yalçın, 70 Yaşında, okula hiç gitmemiş, Doruk köyünden, Haylazlı Köyünde oturuyor.

Celal Doğan, 51 Yaşında, İlkokul Mezunu, Haylazlı köyünden, Adana’da oturuyor.

Fatma Koçak, 80 Yaşında, İlkokul mezunu, Zeytinbeli kasabasından.

Av.Volkan Tarık Çay-Zeytinbeli

Osman Deniz-Zeytinbeli

Ganime Yılmaz, 80 yaşında, hiç okula gitmemiş. Haylazlı köyünde oturuyor.

Hacer Koçak, 49 Yaşında, Zeytinbeli Kasabası’nda oturuyor. İlkokul mezunu.

Hacı Veli Kanar, 60 Yaşında, Aydın Mah. Muhtarı, İlkokul mezunu, Yumurtalık merkez.

Abdil Özlü.Kesmeburun Mah. Muhtarı.

Hakkı Ecevit, 67 Yaşında, Zeytinbeli kasabasında oturuyor, hiç okula gitmemiş. 20 yıldır gözleri görmüyor.

Hasan Yalçın, 75 Yaşında, okula gitmemiş. Haylazlı köyünde oturuyor.

Halim Öztoprak,Yerel Basın

İsmail Saliç (Yaylagülü), 75 Yaşında, Okula hiç gitmemiş, Yumurtalık merkez.

 Kadir Kaya, Ayvaklı köyünden 80 Yaşında İlkokul Mezunu

Kemal Doğan, 50 Yaşında, İlkokul mezunu, Haylazlı köyünden

Ramize Erzin,Emekli öğretmen,Makale ,öykü yazarı

Muhittin Uyalhas,Öykü,Makale yazarı

Mehmet Ataman.öykü yazarı

Mustafa Kara.emekli

Mehmet Tatlısoy, 60 Yaşında,. Lise mezunu, Yumurtalık merkezde gazete satıyor.

Necdet Çay.Emekli Türkçe Öğretmeni

A.Menderes Akılı,Tarım yazarı

Rıza Kayak,Belediye Meclis Üyesi

Osman Şöse, 50 Yaşında, İlkokul Mezunu, Zeytinbeli Kasabası’nda, yangın gözetleme kulesinde çalışıyor.

Sabattin Eskindağ,şair

Sami Köseli, 75 Yaşında, İlkokul mezunu, Haylazlı köyünden

Sevilay Doğan, 49 Yaşında, Haylazlı Köyünden Adana Merkezde oturuyor. İlkokul mezunu.

Songül Koçak, 65 yaşında, Zeytinbeli Kasabası’nda oturuyor. Hiç okula gitmemiş.

 Şerife Saraç, 55 Yaşında, İlkokul mezunu, Yumurtalım merkez.

Yaşar Lök, Yumurtalık merkezde oturuyor, 65 Yaşında, İlkokul mezunu.

Zabıta Osman,  75 Yaşında, Emekli Zabıta, İlkokul Mezunu, Yumurtacılık merkezde oturuyor.

Murat Şavk.Ören.mah.Muhtarı

Sema Duran.Öeren Mah.Eski Muhtarı.

Zafer Saraç,  Yumurtalık Devlet Hastanesi Eski Müdürü, Yumurtalık Merkezde ikamet eder, 55 Yaşında.

 

 

            YÖREDE KULLANILAN MAHALLİ KELİMELER

 

Aydaş : Zayıf, çocuklarda görülen hastalık

Avrat : Hanım

Aboov: Hayret ifade eden ünlemdir.

Ahar: Ahır

Areti : Geçici

Balcan : Patlıcan

Burgı : Bulgur

Bulda : Sığınılacak, kuytu yer

Bider : Tohum

Bibi;Hala

Banadura : Domates

Bayaktan : Az önce

Bayakı: Bayağı

Billur : Bardak

Çimmek : Yıkanmak

Çencere : Tencere

Çıkın : Bohça

Cere : Sürahi

Çeleşmek : Yüzü kötü olmak

Cıs cıbıldak : Elbisesiz

Concolaz : Yaşlı kadın

Dezze : Teyze

Dıkıl : Gir

Decik: Şaşırtma Ünlemi

Daklaşmak : Kavga etmek

Ebe : Nine, büyükanne

Emmi : Amca

Enik : Köpek yavrusu

Ellem : Herhalde

Gülle: Bilye

Gunnamak: Yavrulamak

Haşuka : Kaşık

Helke : Kova

Him: Tarlanın, bahçenin sınırlarını belirleyen işaret.

Horanta : Çok nüfus

İtaa : Büyük hamur yoğurma bezi

Iccık : Azıcık

Karal: Kaval

Kiviz : Kirve

Kösti: Köstebek

Kertiş: Kertenkele

Kele : Ayol

Kalan : Artık

Kalaklamak : Şaha kalkmak

Kansırık : Balgam

Kayrak: yassı, düzgün taş

Kırman eğirmek : Yünü ip haline getirmek

Manık : Kedi yavrusu

Mayışmak : Gevşemek, rahatlamak

Navaat : Ne zaman

Nahal : Nasıl

Neşaal: Ne şekil

Ösüz : Öksüz

Pambık : Pamuk

Pendir : Peynir

Pusarık : Hafif sisli hava

Sınıkçı : Kırık, çıkık işlerini tedavi eder.

Sırı : Yorgan dikişi

Saartmak : Koşmak

Şirval : Şalvar

               Taka : Pencere

Tike : Kuşbaşı büyüklüğünde et parçası

Tekerek: Toparlak

Yunak : Yıkamak

Yazı : Ova

Yazı Yaban: Her taraf, her yer

Yalak: İçinde su dolan, çukur yer.

Zahar : Zahir

Zibil : Çer, çöp

Zibillik: Çöplük

 

 

 

 

[1] Adana İl Yıllığı, 1991, s. 26.

[2] Dilçin, Cem, a.g.e., s. 340.

[3] Güzel, Abdurrahman, a.g.e., s. 374.

[4] İslam Ansiklopedisi, C.II, İstanbul 1989, s. 470.

[5] Türkçe Sözlük, C.II, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara 1988, s. 799.

[6] Dr. Halil ATILGAN, Aşık Dertli KAZIM-U.

[7] ELÇİN, Şükrü Halk Edebiyatına Giriş, s. 623-628.

[8] Türkçe Sözlük, Türk Dili Kurum Yay., No: 549, Ankara 1988, s. 368.

[9] Elçin, Şükrü, Türk Bilmeceleri, İst. 1970.

[10] Prof. Dr. Abdurrahman GÜZEL, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, s.427.

[11] Doğan Kaya, a.g.e., s. 347 (Anonim Halk Şiri), s. 350.

[12] Dizdaroğlu, Hikmet, a.g.e., s. 51-59.

[13] Doğan, KAYA, Anonim Halk Şiiri, Akçağ Yay., Ankara, 1999, s. 337.

[14] Abdurrahman, GÜZEL, Türk Halk Edebiyatı, El Kitabı, Ankara 2005, s. 347.

[15] Doğan KAYA, Anonim Halk Şiiri, Akçağ Yay. Ank. 1999, s. 546.

[16] Dilçin Cem, a.g.e., s. 316-317.

[17] Rıza Nur, “Türk Şiiri Hakkında Mütalalar” V. Tanrıdağ Dergisi, Sayı: 11.

[18] Köprülü, MF, Saz Şairleri, Güven Basımevi, Ankara 1962, s. 37-38.

[19] Güzel, Abdurrahman, Türk Halk Edebiyatı EL KİTABI, s. 367-368.

Avatar fotoğrafı

Yumurtalik Haber

ABDUL HALİM ÖZTOPRAK (BİYOĞRAFİSİ) 1959 yılında Adana’nın Yumurtalık ilçesinde dünyaya gelen Abdul Halim Öztoprak, Yumurtalık Lisesinden mezun oldu. Uzun yıllardır yerel basın ve Ulusal basın, medya dünyasında aktif olarak görev yapan Öztoprak, gazetecilik mesleğine gönül vermiş, bölgesel ve ulusal mecralarda çeşitli yayınlara katkı sunmuştur. “Çukurovalılar Lobisi” dergisinin Yumurtalık temsilciliğini yapan ve burada makaleler kaleme alan Öztoprak, Posta ve Tan gazetelerinde de yazılar yazmıştır. Adana ve Ceyhan’da birçok yerel gazetede köşe yazarlığı yapmış, Mersin’de yayımlanan Çukurova yöresine yayın yapan Bölgesel Ekspres Gazetesi’nde haber muhabirliği görevinde bulunmuş. Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun Adana, Mersin, Kadirli, Ankara ve İstanbul gibi çeşitli illerde düzenlediği gazetecilik ve fotoğrafçılık mesleği çalıştaylarına katılmış; TRT tarafından verilen televizyon haberciliği eğitimlerini başarıyla tamamlamıştır. Ceyhan CRT TV’de haber müdürlüğü ve açık oturum programları yapımcılığı görevlerini üstlenmiş, TEMA Vakfı Ceyhan İlçe Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuştur. Gazeteci Şahin Özer ile birlikte “İpek Yolu Yerel Haber Gazetesi”ni, çıkarmış ve sonrasında Yumurtalık yerel ve mülki idarecilerin teşvikiyle de “Yumurtalık Haber Postası Gazetesi”ni hayata geçirmiştir. Yumurtalık’ta 9 yıl süreyle TEMA Vakfı temsilciliği yaparak, erozyonla mücadele seminerleri düzenlemiş, okullarla birlikte ağaç dikim etkinliklerine öncülük etmiştir. İlçe genelinde yaklaşık yüz binin üzerinde Fıstık çamı,keçi boynuzu,kral ağacı,Palmiye,zeytin ve okalüptüs fidanını toprakla buluşturmuştur. Tema Vakfı olarak ilçe Kaymakamlığı ve belediye Başkanlığı ile birlikte endemik bitki kum zambaklarının üremesi için korumaya alınmaları konusunda büyük çaba harcamıştır. İlçede çeşitli STK, vakıf, kooperatif ve derneklerde görev almış; 3 yıl boyunca düzenlenen “Kültür ve Turizm Festivali” organizasyonlarında da etkin rol oynamıştır. Kültürel mirasa da büyük katkılar sağlayan Öztoprak, “Toroslardan Yumurtalık’a Şiir Esintileri” programı ile Çukurovalı âşıkları ve şairleri Yumurtalıkta bir araya getirmiştir. Anadolu Ajansı, TRT ve İhlas Haber Ajansı gibi kuruluşların ilçe muhabirliğini yapan Abdul Halim Öztoprak; binlerce yazılı ve görsel habere imza atmıştır. Yumurtalık’ta bulunan Okenaios, Poseidon, Hippocampus ve Eros mozaiklerinin gün yüzüne çıkarılması ve kamuoyuna tanıtılması konusunda öncülük etmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığının,Bölgemizdeki üniversiteler ile “Çukurovanın Tarihi” konulu konferanslara katılmış ve Yumurtalık, Karataş ilçelerinde Turizmin geliştirilmesi ile ilğili Kültür ve Turizm Bakanlığının çalıştaylarında görev almıştır. Ayrıca bir dönem Ceyhan Aktif Gazeteciler Derneğinin ikinci başkanlığını da yapmış olan ve gazeteciliği bir kamu hizmeti olarak gören Abdul Halim Öztoprak, Gazeteciler ve Medyacılar Cemiyeti’nin Adana Yumurtalık İlçe Başkanı olarak görevine devam etmektedir.

İlgili Dünya HaberleriTümü

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir