İçeriğe Geç
19 Eylül 2026, Cumartesi
SON DAKİKA
Mustafa Denizhan Türker Yumurtalık Esnaf ve Sanatkârlar Kooperatifine Adaylığını AçıkladıYUMURTALIK(AYAS) İLÇESİNİN TARİHİ VE KÜLTÜREL DEĞERLERİ BÖLÜM; 6YUMURTALIK’TA BASIN EMEKÇİLERİ UNUTULMADIYUMURTALIK SERBEST BÖLGESİNDE”DEMİRYOLLARI İLTİSAK HATTI KAMULAŞTIRMA KARARNAMESİ CUMHURBAŞKANI TARAFINDAN İMZALANDI”PROSTAT KANSERİ CERRAHİSİNDE TEKNOLOJİK DOKUNUŞÇGC üyelerine Özel EPC Hastanesi’nde özel sağlık indirimiTARSUS-ADANA-GAZİANTEP (TAG) OTOYOLU ADANA DOĞU GİŞELERİNDE SERBEST GEÇİŞ SİSTEMİ (SGS) ÇALIŞMALARI HAKKINDA DUYURUVALİ MUSTAFA YAVUZ 15 İLÇE KAYMAKAMI İLE BİR ARAYA GELDİMHP Adana’da 57 yıl sonra aynı salonda: Hakan Yıldırım güven tazelediTOROSLARIN ZİRVESİNDE TARİHİ YÖRÜK TOYU!
Gündem

Avatar fotoğrafı Yumurtalik Haber · · 40 dakika okuma · 23

İLÇEDE MAKALE VE ÖYKÜ KİTAP YAZARLARI

İŞSİZLİK İÇİMİ SIZLATIR!

1975-1976 yılı aklıma gelir.

1975 yılında lisden mezun olmuş ve Üniversiteye girememiştim.

Köyde kaldım..

İş bulamadım..

Gece gündüz düşünüyorum,

işsizlik bir saniye bile aklımdan çıkmıyor.

Çaresizim..

Arkadaşlar Kahvehaneye gidiyor ben de gittim.

Kahvede oyun oynuyorlar ben de oyun öğrendim..

Köyde Düğün var toplu olarak düğüne gittik.

Masa kuruldu ben de utana utana oturdum.

İçki içtiler ben de içtim.

Yanlış olduğunu biliyorum..

Gece gündüz ne olacağım diye düşünüyorum..

Hiç huzurum yok.

Üniversite sınavı için İzmir’e gittim.

Sınıf arkadaşım Narlıdere’de Astsubay Okulunda idi ziyaretine gittim.

Form alıp doldurdum.

Sınavı kazandım.

Evraklarımı tamamlamak için köye gittim..

Rahmetli Anacığım gitme oğlum,dedi.

Yok Ana giderim,dedim.

Ağladı.

Anacığımı gözü yaşlı bırakıp köy Minibüsüne bindim.

Astsubay oldum ama Üniversite okuma hayalim hiç bitmemişti.

Astsubay iken gece dershaneye gittim.

Önce Eğitim Enstitüsü sonra da Akademi okudum.

Ordudan ayrılıp Muhasebe Bürosu açtım.

Pek çok görevde bulundum.

64 yaşına geldim ama,

İşsiz kaldığım o yılı hiç unutamıyorum.

Hala içim sızlar.

TÜİK işsizliğin azaldığını açıklamış.

Yine içim sızladı.

Son bir yılda Sigortalı çalışan sayısı 3 milyon kişi azalmış.

Yani 3 milyon yeni işsiz sayısı artarken

Her yıl Bir Milyon küsür Genç’e yeni iş sahası lazım iken nasıl oluyor da İŞSİZLİK azalıyor.

YAZIK.

.KENAN DENİZ

NASIL BİR SEVDAYMIŞSIN

Bitti sandım geri geldim,
Sen nasıl bir sevdaymışsın.
Sana göre ben bir eldim,
Sen nasıl bir sevdaymışsın.

AYAS’mıdır nedir adın,
Bir başkaymış senin tadın,
Ne erkeksin ne bir kadın,
Sen nasıl bir sevdaymışsın.

Gündüz hayal gece rüya,
Ayrılmıştık senden güya,
Özlemek çok zormuş varya,
Sen nasıl bir sevdaymışsın.

Kalesi var orta yerde,
Gel ona bir selam verde,
Kumu şifa binbir derde,
Sen nasıl bir sevdaymışsın.

Atamızdan miras kalık,
Karidesle taze balık,
İşte budur YUMURTALIK,
Sen nasıl bir sevdaymışsın.

(Sanatcı-Bestekar)
Zeynel Kuşcu

KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR”

-Bir gün M.Kemal Atatürk Eylül sonu, sonbaharın tadını çıkarmak için İstanbul dışına çıkar. Birden Atatürk’ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takılır. Adam karasabanın sapına iyice sarılmıştı. Yalnız çiftin bir yanın da öküz diğer yanında da merkep vardı. Eşit güçte çekilmediği için karasaban yalpalıyordu.

Atatürk şoförüne durmasını söyledi.Araçtan indi ve köylüye seslendi;”Kolay gelsin ağa, kolay gelsin ağa” işler nasıl,mahsul bu yıl yüzünü güldürdü mü.? Köylü bu sese başını bile çevirmeden isteksiz karşılık verdi. Tanrının gücüne gitmesin ama bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin azıcığı bizde, azıcığı da yukarda. Biz geç davrandık, yukarda ki de rahmeti esirgedi.

Atatürk;pekiyi senin öküzün yokmu?Köylü;var olmasına vardı da vergi memurları sattırdılar.Hiç olurmu öyle şey?Muhtara gitseydin.Köylü iyice güldü beyim sende benimle gönül mü eğliyorsun.?Muhtarda memurun başında değ ilmiydi beyim.? Atatürk; peki kaymakama gitseydin. Köylü iyice saf olduğunu anlamış gibi bu soruya da gülmüş.Pekiyi İstanbul hemen şuracıkta Valiye neden çıkmadın?bu sorular karşısında köylü iyiden iyiye keyiflenmişti.

Gülmenin de tadını çıkarıyordu.Beyim o vali her zaman buradan geçer görmez mi halimiz nicedir.Atatürk;adın nedir ağa senin?”Halil” Atatürk ;Peki bir başkan vekili var;”İsmet Paşa” onu bilirmisin?bilmez olurmuyum beyim.Atatürk:kapıda bekleseydin de “İsmet Paşaya” derdinizi anlatsaydınız.Vallahi beyim”ismet Paşa” beni kapıdan içeri almaz ,alsa da o sağırın sağırına derdimi nasıl anlatırım,işitmez ki?.

Atatürk: hemen şurada Florya Köşkü var oraya gitsen de derdini ona anlatsaydın? Köylü; yine keyifle gülerek sen ne diyorsun beyim? Atatürk’ün yüzünü görmek için peygamber gücün olması gerek.Diyelim ki gördük,içmekten başını kaldırıp bizim öküzün derdini mi dinleyecek.Atatürk çok üzüntülü bir şekilde hemen otomobiline biner oradan ayrılırken” Halil Ağa” seni çok sevdim ama ama yinede hakkını kimseye yedirme,hakkını ara!..

.Köylü; merak etme beyim Allah devletimize, milletimize zel zeval vermesin. Atatürk çok şaşırmıştı ve canı da çok sıkılmıştı ve duygularını şöyle ifade etmişti; Yahu şu köylü “Halil Ağa “ya bakın devlet öküzünü sattırıyor. Merkeple çift sürüyor ve hala Allah devletimize zeval vermesin diyor.

Bu Millet, Ne Mübarek bir millet” Atatürk Köşke döndüğünde; ne kadar İstanbul mebusu varsa, İsmet Paşa da dahil,Vali,Kaymakam,Muhtarı akşam yemeğine çağırıyor ve akşam sofraya oturulur yanında bir sandalyeyi boş bıraktırır ve konuklara karşı “Atatürk” şu konuşmayı yapar.şimdi buraya soframıza “milletin Efendisi gelecek”herkes gelecek bu kişiyi merak ederken,içeri paspal,paçavralar içinde bir köylü girer.Atatürk;”İşte Milletin Efendisi Köylü.”

Kaynak: Atürk’ün anıları.

Halim Öztoprak

KUMPARA

—Yanılmıyorsam 1965 yıllarıydı,yani şöyle böyle 43 yıl önce.!Köyümüze taa uzaklardan,Türkiye’nin Trakya bölgesinden ,Tekirdağ’ın Keşan ilçesinden köyümüz ilk okuluna bir öğretmen tayin edilmişti.

—Köyümüze atanan öğretmenin ismi Hüseyin di. Yanında gelirken Ali isminde kardeşini de getirmişti. Kendisi bekâr olduğu için, küçük kardeşiyle okul lojmanında kalıyorlardı. Ali akranımız olduğu için onunla iyi bir arkadaşlık kurmuştuk. Değişik yörelerden gelmiş olmaları ve mütevazılıkleriyle, iyi bir aile evladı oldukları belliydi.

—Kırk üç yıl önce komşu köyler arasında spor turnuvası yapılır gibi, kumar partileri düzenlenirdi. Her akşam bir köyün kahvehanesinde toplanarak sabahlara kadar kumar oynarlardı. Bekir emmi de köyün kahvehanesini işletirdi. Allah ona rahmet eylesin, şu an aramızda yok.

—Zeytinbeli kasabası, Çelemli kasabası o yıllarda köy statüsündeydi ve ayrıca avlık köyü ve bazı cevre köylerde buna dahil! Olarak bu köylerde kumar turnuvaları düzenleyen, organize eden ağalar vardı(tefeci ağalar).Bu ağalar minibüs ayarlarlar ve kumarda ütülenlere senet imzalatıp para verirlerdi.

Kısa vadeli senetlerin günü yaklaştığında çok acımasızlaşırlardı, sözü fazla uzatmayayım! Tarla takım, ev bark ağalara teslim edilirdi. Bu yüzden gerek köyümüzde, gerekse komşu köylerde çok ocaklar söndü, çok yuvalar yıkıldı.

—Bu işte hep kazançlı çıkan ağalardı. Kısa zamanda bu uyanıklar servetlerine, servet kattılar, fabrikatör oldular. Netice olarak bu gün zaman tüneline şöyle bir baktığımda 43 yıl sonra bu tefeci ağaların fabrikaları el değiştirmiş, malı mülkü sıfırlamışlar çolugu çocuğu sefalet içindeler.

—Yukarıda yazdığım öğretmenimden birazda bahsedeyim; Köyümüze ilim irfan öğretmek için gelen o temiz kalpli insanı..Köyün ileri gelen ağaları bu çarkın işleyen donesine uydurmuşlardı.Köyümüzün muallimi de artık gecelerin adamı olmuştu.Aylık maaşı da cebine girmeden ağaların eline geçmekteydi.

Hiç unutmam köyün öğretmeni gece kahvehane mesaisinden sonra,gündüzde sınıf masasında uyuyarak günü geçirirdi.Sevgili öğretmenim para sıkıntısına kendince bir çözüm bulmuştu.Öğretmen masasının üzerine bir ‘’KUMPARA’’koymuştu.Sınıfa geç gelen 5 krş hiç gelmeyen 10 krş bir hafta gelmeyen 75 krş atardı,o günlerde cumartesi yarım gündü.Her sabah öğretmenim sınıfa geldiğinde kum parayı şöyle bir şıngır şıngır sallardı.

Bizlerde öğretmenimizin üzülmesini istemediğimiz için babamızdan harçlık alır okula ya geç gider veya hiç gitmemeyi tercih ederdik. Öğlen arası yemek saatinde eve gitmez öğretmenimizle bilye(gülle) oynardık. Hep ütülen biz olurduk.

Sonuç olarak kıymetli öğretmenimiz kurtuluşu köyü terk etmekte buldu. Eğer ölmüşse Allah gani gani rahmet eylesin, hayattaysa Allah uzun ömürler lütfetsin diyorum.

—Ben ileriki yıllarımda temel zayıflığı nedeniyle bunun acı reçetesini yaşadım ama hiçbir zaman öğretmenime lanet etmedim. Bu gün bu ağalık sisteminin çöküşünü görmek ve’’ haramın binası olmaz’’atasözünün ne kadar gerçek olduğunu yaşayarak gördük.

HALİM ÖZTOPRAK

NE KADIN AMA!!!

Adam karısıyla arabada giderken polis sirenini duymuş,hemen sağa çekmiş ve polis gelmiş: ‘’Buyurun memur bey’’? Beyefendi

direksiyon başındayken cep telefonuyla konuşuyordunuz.’’ ‘’Yok

efendim sadece bip yaptı,bende şarjımı bitiyor diye baktım.’’

karısı lafa atlamış.’’Aaa yapma hayatım.Yarım saattir ortağınla iş görüşmesi yapıyordun telefonda’’.Adam karısına ters ters bakar

ken polis yine sormuş: ‘’Beyefendi emniyet kemerinizi neden

takmıyorsunuz?’’

‘’Memur bey takmıştım ama sizin geldiğinizi

görünce durduktan sonra çözdüm.’’ Karısı yine atlamış:’’Aman

şekerim sende o kemeri hayatında bir kere taktın mı acaba….’’

Adam karısına bir tane patlatmamak için kendini zor tutarken;

Polis bu sefer de arabayı incelmeye başlamış vee…’’Beyefendi

Bakar mısınız sağ sinyalinizde kırık’’ Aaaa…kırık mı? Sabah yola çıkarken kontrol ettim kırık değildi….yolda oldu galiba,hiçde fark

Etmedik’’.

Karısı çenesini tutamamış yine:Amma da attın kocacığım,sana 3 haftadır söylüyorum artık şu kırık sinyalin icabına baktır diye…’’Adam en sonunda dayanamamış bağırmış:

‘’Bana bak susaçak mısın sen,yoksa şimdi seni gırtlaklarım!!’’ha

Polis kadına sormuş:’’Hanımefendi eşiniz size hep böylemi dav

ra nır?’’ Kadın cevap vermiş: ‘’Yok canım…sadece alkollü olduğu

zaman’’.

Halim öztoprak

PUPA YELKEN

-Haziran ayı öğrenciler için bir stres ayıdır.Yıl içerisindeki

Öğrendikleri bilgileri beyinlerinde depoladılar.Bu bilgi biri

kimini doğru kullananlar başarılı olacaklar.Psikolojilerinin

çok iyi olması gerekir.

Ben çok zeki başarılı öğrenciler tanı

rım,deneme sınavlarında çok başarılı olupda ,gerçek sınav

da;heyecanlandığını,bir anda kilitlendiğini ve nutkunun dur

dugunu ifade ederek başarısız kaldıklarına tanık olmaktayız.

-Geçenlerde askeriye’nin uzmanlık sınavları ve OKS sınavla

rı yapıldı.Akabinde ÖSYM ve diğer okul sınavları derken KPSS

sınavları vs. Ögrenciler beyinlerindeki bilgi yükünü bıraktıkları an ruhen bir rahatlama hissedeceklerdir.

Kuşkusuz bu stresi

sadece öğrenciler değil ailelerde birlikte yaşamaktalar.Haziran’

ın sonlarına doğru artık öğrenciler ve aileler pupa yelken di

yecekler. Üzerlerindeki sınav stresini tatil yaparak yenecekler.

kimileri yaylalara kimileri denize çekilecekler ve sınav sonuçlarını tatilde bekleyecekler.

.Tüm öğrencilerimize başarılar.

3.HAZİRAN 2007 HALİM ÖZTOPRAK

ŞALGAM

—Çukurova da sofraların vazgeçilmez içeceği olan şalgam; siyah havuçların iyice yıkanıp boyuna dört dilim şeklinde kesilerek, önceden hazırlanmış tahta fıçılar veya cam damacanalara doldurulmasından, sonra arıtılmış su eklenerek esas formüle geçilir.

Burada uygulanacak iksirin dozu çok önemlidir. Dozunu iyi ayarlayamazsanız tadı da iyi olmaz.Şöyle izah edebiliriz!.Nasıl yoğurtta fermantasyonu tutturamazsanız ekşi olur, kabarır işte şalgamda da fermantasyon safhası çok önemlidir.Bir defa tahammür safhasında kabın ağzı iyi kapanmamışsa,havayla teması kesilmemişse yüzeyde beyaz kabarcıklar,köpükler oluşur ve istediğiniz tadı kıvamı tutturamazsınız.

—Koyu kırmızı bir renge sahip olan şalgam, yazın soğuk olarak içilir, kışında normal ortamda doğal haliyle içilebilir. Özellikle simitle birlikte alındığında ayrı bir damak tadı verir. ekşımtrak bir tadı olan şalgama acı biber turşusunun suyu karıştırılarak da içilebilir. Taneleri de ayrı ayrı yenilebilmektedir.

—Gıda kodeksine aykırı, fermantasyonu hızlandırıcı maddeler konduğundan şüphe ediyorsanız? Veya canınız istediği halde renk verici kimyasal boyaların karıştırıldığını düşünüyorsanız? En güzel şey evinizde kendi ellerinizle yapmaktır.

—5 Litre arıtılmış suya 1.Kg iyi yıkanmış siyah havuç boyuna dilimlenerek cam damacana veya tahta fıçılara konur. Ayrıca fazla ışık ve ısı almayan karanlık bir ortamda setikli dediğimiz yani bulgurun inceleri veya kepeği olabilir, bundan 2 bardak bez torbanın içine konur. yine bu torbanın içine 1 yemek kaşığı maya ve 1 adette kesme topak şeker konularak 1 gün fermantasyon için bekletilir.

Daha sonra bir çay bardağı yarısı kadar iri tuz eklenerek içi havuç ve su dolu damacana veya fıçılara katılarak için mayalanmaya bırakılır. Ağzı iyi kapatılmış kaplar serin ve kapalı ortamda muhafaza edilir. fermantasyon safhası kışın 15 gündür. Yazın ise 10 gün sonra içime gelir.

—İlçemizde en iyi şalgam ustaları istasyon caddesinde satış yapan Salih usta ve Atalay ağabeyimizdir. Şalgamın bilimsel olarak insanlara faydalı veya zararlı bir içecek olduğu kanıtlanmamıştır!

Halim öztoprak

TESPİH

—Toros Tarım işletmelerinde çalıştığım yıllarda, bir gün arkadaşlarımız ve amirimiz rahmetli Celal Çakır’la birlikte nizamiye kapısında sohbet ediyorduk.

—Şirketin interland limanına bir İspanyol gemisi yanaşmıştı. Muhtemelen ya yük almaya veya da yük boşaltmaya gelmişti. Bizlerde gayri ihtiyari sohbete motive olmuşken! Karşıdan üç veya dört kişi olan İspanyol mürettebatları geldiler.

Gezme bahanesiyle gemiden ayrılmışlar. Yanımıza yaklaştıklarında her biri, şaşkın şaşkın What is this?-What is this?-What is this? Demeye başladılar. Herkesin elinde bir tespih çıt çıt oynatıyorlar. Rahmetli olan amirimiz çok güzel yabancı dil bildiği için tespihin faydalarını saymaya başladı.;

—Ülkemizde buna tespih derler.

— Damarlardaki dolaşan kanı hızlandırır.

—Kol ve bilek kaslarını güçlendirir.

—Stresi atar.

  • Eklemlerde kireçlenmeyi önler

—Vücuttaki elektriği alır.

—Toplumda tatlı sohbetlerin yapılmasına vesile olur.

—Bu İslam kültürüne mahsustur. Vs-vs…

—Bunun üzerine İspanyollar müthiş bir şey sizler doktorunuzu elinizde taşıyorsunuz dediler ve bizlerde bunlardan almak istiyoruz dediler. Daha sonra altlarına araba tahsis edildi ve Ceyhan da ilk rastladıkları tablacının tüm tespihlerini alarak dönmüşlerdi.

—Gerçi değeri azda olsa! Kanca kararınca İspanyollara tespih ihraç etmenin yanında kültürümüzden de bir parça sunmanın sevincini yaşadık.

Halim öztoprak

YILDIRIM (ŞİMŞEK)

_Yıldırımlar binlerce amper büyüklüğünde elektrik akımları oluşturabilirler. İnsan ve hayvanlara çarptıklarında ölümcül vakalara ve yaralanmalara sebep olurlar.

Yıldırımlar, sel-afet ,deprem,hortum, çığ kasırga gibi kitlesel ölümlere ve maddi zararlara yol açmazlar. Yıldırımları meteorolojik karakterli doğal afetler şeklinde yorumlayabiliriz.

_ Şimşek kurbanları genel olarak tarlada çalışırken ata binerken , bisiklet sürerken , dağa tırmanırken , dışarıda oynarken, balık tutarken ağaç altında dururken , çobanlık yaparken, cep telefonlarıyla konuşurken , telsizle konuşurken , cep radyosu dinlerken üzerinde çağrı cihazı bulunduranlar, kapalı havada televizyon izlerken, denizde yüzerken, balıkçı tekneleriyle denize açılmışken her an yıldırıma yakalanma riskimiz var demektir.

_ Siz siz olun öncelikle yıldırımdan korunmak için 30/30 formülünü uygulayın, şimşek çaktıktan hemen 30 sn den kısa bir anda gürültü duyarsınız. İlk 30 saniyeden sonra 30 dakika geçene kadar yıldırım tehlikesi altındasınız.

_Açık arazide fırtınaya ve yağmura yakalandıysanız saçınız dikleşiyorsa, deriniz sızlıyorsa, tehlike var demektir. Hemen alçak bir yere çökün. Hedef küçültün , sığınabileceğiniz bir araba yoksa , Mağaralar, kuru hendekler, vadiler, kanyonların kuytu yerlerine gizlenin.

_ Bulunduğunuz yerde hiçbir şey yoksa sizden büyük olan cisimlerden uzak durun.

_ Kesinlikle tek bulunan ağaçların altına yaklaşmayın.

_ Bisiklet , motosiklet,traktör gibi üzeri açık olan metal cihazlar ve bunların rölantide çalışmaları durumunda ; marş ve şarj üreteçleri elektrik akımı meydana getirebileceği için yıldırımı çekebilirler.

_ Dağ ve tepelerin doruklarından metal anten direklerinden , tel örgü ,telefon ve elektrik hatlarından , metal çamaşır iplerinden, tren raylarından uzak durun. Deniz, göl ve nehirde kayıkla açılmış iseniz hemen kıyıya çıkıp orayı terk edin. Bu yukarıda anlatmaya çalıştığım etkenlere açık arazi, tarla, deniz , dağ, ova , köy gibi yerlerde iseniz mutlaka uygulayın.

_ Şehirlerde günümüzde paratoner dediğimiz cihazlar monte edildiği için pek tehlike oluşturmuyor. Dikkat etmişseniz Büyük binaların ve resmi dairelerin , minarelerin çoğunda paratoner cihazı bulunmakta. Yıldırımsız bir hayat dileğiyle…

A.Halim Öztoprak

      SÖZE BAŞLARKEN

           Yumurtalık’a Kültürel hizmet sunan,”Yumurtalık Haber Gazetesinde bundan sonra yazılarımı okuma imkânı bulabileksiniz, okuyucularımın duygularını  saygıyla  karşılıyorum   ama  heyecanlanıyorum da. Biliyorum  ki  ağızda  dil  çevirmek  kolay,  kalem  çevirmek  zor.  Yazmak  derin  bilginin  yanında  araştırma–inceleme  gerektirir. Daha   da  önemlisi  zarif  bir  üslup  ister.  Başarabilirsem  az  ve  öz  yazacağım.  Türkçemizin  en  büyük  ustası  Yunus: Az  söz  er  yüküdür…,  diyor.

               Tarihçi  değilim.  Yumurtalık  üzerine  bilinenleri  de  yinelemek  doğru  olmaz. Yalnız  birkaç  cümleyle   geçmişe  uzanmak  istiyorum.  ”Ayas”   Anadolu   destancısı  Homeros’un  Odesa’sında  adı  geçen  bir  denizcidir.  Eğe’de   yapılan  TURUVA   Savaşlarından  sonra  bu  denizci  yolunu  kaybeder,  bizim  buralara  uğrar  ve   Ayas   adı  o  denizcinin  adından  kalmadır.  (mö. 3000)   Elbette  Ayas   sözcüğünün   geldiğiyle  ilgili   daha   değişik  bilgiler  de  vardır.  Bana    sorarsanız  hepsi  de  buranın   tarihsel zenginliğini   göstermektedir.

                 Kimse   AYAS’ı   (Yumurtalık)     sadece   yeni  yetme   sanmasın,   Ayas   aynı  zamanda   ak  sakallı  bilge  bir  dededir.  

                Yumurtalık  ovasında     birkaç  tarlada  bir,   tek  ve  seyrek  ağaç  görürsünüz.  Bunlar  yalnızdır, gariptir.  Ancak  hepsi  de  halinden  memnun,  Akdeniz’in  serin  rüzgârında  yıllar  yılı  gülümser  durur.   Kimseden  aş–ekmek  istemez.  Kışın  fırtınasına, yazın  deli  poyrazına,  sarı  sıcağına,  kuraklığına  meydan  okur.  Cahil  bir  el, bir  zalim  şimşek  dallarına  saldırır.   Ama  o  yalnız  ağaç   kendini  her  bahar   yenilemekten  usanmaz.  Yorgun   yolcuya   gölge,  yuvasız  kuşa  yuva  olur. 

            İşte   bu   yalnız  yaşayan   ulu  ağaç  Yumurtalı’tır.  Kimseden  bir  şey  beklemez,  .daima  verir.   Benden  selam  olsun   Yumurtalık’ın  yalnız  ağaçlarına.

                                                                                  Necdet   ÇAY

                                                                                                     Emekli  Öğretmen

YAŞANMIŞ HAYATLAR

Küçük bir sahil kasabasında mavi beyaz boyalı teknesiyle sık sık denize balık avlamaya giderdi Ahmet. Beş çocuklu bir ailenin ilk erkek çocuğuydu. Hüzün dolu bir çocukluk geçirdi. Çocukluğundan bu yana yüreği hep sıkıntılı, hep yorgundu. Her akşam alkol alan sorumsuz bir babanın ve bağırmayı, şiddeti eğitim olarak algılayan bir annenin çocuğu olmak onun seçimi değildi. İlkokul üçüncü sınıftan ayırdı babası. Teknede yardımcıya gereksinimi vardı. Tüm dünyası teknesi ve mavi deniziydi. Çocuk denecek yaşta babası ailenin geçimini Ahmet ‘in sırtına yüklenmişti.

İki odalı evlerinde yedi kişilik aile sefalet içinde yaşıyordu. Kiremit rengine boyanmış evin önüne dökülen beton ailenin en önemli yaşam alanıydı. Küçük bir tahta masa ve sandalyeler çok işlevsel kullanılıyordu. Nuriye anne duvara monte edilmiş lavabo çeşmesinden su alır, bulaşıklarını tahta masa üzerinde yıkardı. Masa üzerine raptiyelerle tutturulmuş naylon masa örtüsü masanın korumasıydı. Çocuklar yere serilen kilimin üzerinde bir sini içinde yerlerdi yemeklerini. Tahta masa Hasan Babanın konfor alanıydı. Yemeğini o masada yerdi. Akşam meyve tabağı eşliğinde rakısını keyifle yudumlardı. Yanındaki sandalyede oturan karısı elinde örgüsüyle eşlik ederdi ona. Vakit ilerledikçe Hasan Baba alkolün etkisiyle söylenmeye başlardı. Hayattan çocuklarından yakınırdı. Çoğu kez karı kocanın sözlü kavgasıyla son bulurdu gece. Alkolün etkisi ile sürekli huzursuzluk çıkaran baba ve onunla söz savaşına giren anne komşulara dahi sıkıntı veriyordu. Çocuklar sokaktan yatma vakti gelirlerdi eve. Alkolün etkisiyle sızan babanın ardından ev sessizliğe bürünürdü. Ahmet özellikle eve sessizliğe geçen saatlerden sonra gelirdi.

Ahmet, anne ve babasından çok farklıydı. Çok erken yaşta olgunlaşmıştı. Uzun boyu, esmer teniyle oldukça yakışıklı bir genç oldu. Az konuşuyordu. Yaşlı bir adamın dinginliği vardı onda. Çocuk yaşlarda yaşadıkları ruhunu çok erken olgunlaştırmıştı. Kendisiyle yapayalnızdı.

Gün ışırken mavi -beyaz boyalı teknesine biner, teknenin motorunu özenle çalıştırır, çoğu kez ayakta dümeni idare ederek denize açılırdı. Deniz ve komşu kızı Esra onun sevdalısıydı. Denizde dalgaları yararak ilerlerken sularda sevdalısını görürdü. İyot kokusunu kokladıkça gözlerini kapatır, rüzgarın ritmine kaptırırdı kendini. Kıyı şeridine uzaktan baktıkça hayallere dalardı. Balık ağını atacağı bölgeye gidene dek denizin maviliklerinde kara sevdalısını hayal ederdi. Güneşin ışıkları, masmavi denizin üzerinde parladıkça, renk cümbüşünün içinde Esrası ona gülümseyerek bakardı. Ahmet’in en mutlu olduğu saatler denizi, teknesi ve kara sevdalısının hayali ile birlikte olduğu saatlerdi.

Daha önce attığı balık ağını toplar teknenin içine alır, yeni balık ağlarını denize bırakırdı. Deniz, gökyüzü, Esra üçlüsü ile dönüşe geçerdi. Tekneyi kıyıya çektiğinde balık ağını ayıklama işlemine geçerdi. Çoğu kez kardeşleri de eşlik ederdi Ahmet’e. Balık ağından balık, yengeç ve yosunları çıkarırken gözü sürekli Esra’nın evine takılırdı. Onun sorumluluğunu aksatma gibi bir lüksü yoktu. Evlerinin geçimi onun tuttuğu balıklardan gelen paraya bağlıydı.

Esra, kasabada sağlık memuru olarak çalışan Ercan beyin biricik kızıydı. Sarı saçlı, ela gözlü orta boylu çok güzel bir kızdı. Lise son sınıfta okuyordu. Narin bir yapısı vardı. Oldukça da başarılı bir öğrenciydi.

Ahmet, hiçbir yere sığamaz oldu. Teknesine “Kara Sevdam “yazdırdı. Onun sevdası ümitsiz bir sevdaydı. Esra’ya ulaşması olası değildi. Bağırarak ağlamak istiyor, ama ağıtlar boğazından yukarı çıkamıyordu. Geceleri de denize çıkmaya başladı. Kıyıdan uzaklaşıyor, derinliklere demir atıyordu. Gecenin karanlığında Esra’yı düşünerek umarsız kalıyordu. Zaman zaman denizde oluşan yakamozların ışıltısında Esra’nın hayalini seyrediyordu. İstemsizce yanaklarından dökülen yaşlar deniz tuzu ile birleşerek yakıyordu tenini. Martılar eşlik ediyordu onun sevdasına. Deniz, bile dalgalarıyla öfke duyardı bu umarsızlığa. Ahmet, denize anlatırdı sevdasını. Bazen de sesini yükselterek sevdalısının adını haykırırdı maviliklere. Geç vakitte evine döner, çoktan uykuya dalmış ailesi ile iletişime geçmezdi.

Ahmet’in sevdasını annesi fark etti. “Oğlum, davul bile dengi dengine. O memur kızı. Okumuş. Sana vermezler. Vazgeç bu sevdadan. “dedi. Ahmet, suskun kalarak evden çıktı. Teknesine gitti. Tüm ailenin geçim kaynağı onun ve kardeşlerinin avladığı balıklardı. Kendini makine gibi hissetti. Martıların çığlıkları eşliğinde mavi sularda yol aldı. Yılgın, bitkin bir şekilde. Esra’nın sevdasına karşılık verdiğini düşündü bir süre. Bu duygusal bir yanılsama olurdu. Deniz suyu dışardan mavi görünüyordu. Oysa su renksizdi. İnsan beyni bunu mavi olarak görüyordu. Bu görsel bir yanılsamaydı. Keşke Esra’nın kendine sevdasını da böyle görebilseydi. Ama Ahmet yanılsamalardan uzaktı. Gerçekçiydi.

Ahmet, zaman zaman okul çıkış saatlerinde okul civarına giderek Esra’yı uzaktan da olsa görmeye çalışıyordu saatlerde işlerini iptal ederek tozlu okul yolunda öğrenci gruplarının arasına karışıyordu. Onu her gördüğünde yüreği bedeninden fırlayacakmış gibi atıyordu. Göz göze gelmemeye çalışıyordu. Gözlerine baksa ayakları yerden kesilir düşerdi kesin. Esra, masallardaki prenseslerden bile güzeldi onun gözünde. Masum yüzü, gülerken dudaklarının aldığı kıvrımlar Ahmet ‘i kendinden geçiriyordu. Ona bir başkasının baktığını düşündüğünde tüm vücudu kasılıyordu.

Haziran ayı geldiğinde Esra’nın Okulu bitti. Kasabadaki bir söylenti Ahmet’i çok huzursuz etti. Esra’nın sağlık ocağının doktoru ile nişanlanacağı söyleniyordu. Doktor Hakan, uzmanlık sınavını kazanmıştı. Ankara’ya gidecekti. Esra üniversite eğitimini Ankara’da alacaktı. Bu duyumlarla Ahmet kahroldu. Temmuz ayı çok sıkıntılı geçti. Ağustos ayının son günleri duyumlarının gerçek olduğu ortaya çıktı. Esra’nın babası da emekliye ayrılıp ailecek Ankara’ya taşınacaklardı. Doktor Hakan uzmanlığını yaparken, Esra kazandığı Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesine devam edecekti.

O kara gün geldi çattı. Ağustos ayının yirmi altıncı günü Esra’nın düğününün Ankara’da yapılacağını öğrendi. Ahmet yıkıldı. Teknesine doğru giderken kasabanın bilge yaşlısı Seydi Amca ile karşılaştı. Şeydi Amca “Nereye böyle Ahmet, hasta mısın? Hiç iyi görünmüyorsun oğlum. “ dedi. Ahmet “Denize gidiyorum Seydi Amca.” diye cevap verdi. Şeydi Amca” Çıkma oğlum. Bugün denizde fırtına var. Vazgeç.” dedi.

Ahmet hızlı adımlarla teknesine bindi. Kabaran dalgalara aldırmadan derinliklere doğru kırdı dümeni. Tekne bir o yana bir bu yana savruluyordu. Hayatının en zor gününü yaşıyordu genç adam. Umarsız gözlerle Esra’nın hayalini görmeye çalıştı. Deniz sanki onun ruh halini yansıtıyordu. Martılar çığlıklarıyla ona eşlik ediyorlardı. Dalgalar teknenin üzerini aşıyordu. Sırılsıklam olmuştu. Martıların “Esra” diyen çığlıkları kulağını sağır edecek gibiydi. Dümeni bıraktı. Teknenin savrulduğunu hissetti. Deniz, mavi beyaz dalgalarıyla kabararak ortak oluyordu Ahmet ‘in isyanına. Rüzgar öfkeliydi. Tüm hıncını mavi sulardan alıyordu. Ürkütücü sesler çıkarıyordu. Gökyüzü de duyarsız kalamadı bu kaosa. Kara bulutlarından sularını boşalttı aşağıya. Rüzgar aniden öfkesini kesti. Gökyüzünden inen damlalar dalgaları sakinleştirdi. Sulara kendini bıraktı Ahmet. Rüzgârın şarkısı eşliğinde gri sis tabakasının içine girerken yanına iki büyük tekne yaklaştı.

Seydi Amca, Ahmet’in ruh halinden kaygılanarak büyük teknesi olan iki balıkçıyı Ahmet’in ardından yolladı. Balıkçılar suların içinde yarı baygın Ahmet ‘i sudan zorlukla çıkardılar.

Ahmet hastanede gözlerini açtı. Kurtulmuştu. Yüreğindeki sızı derindi. Sularda batan teknesini sormadı bile. Birkaç günün sonunda tekrar kasabaya döndü. Toparlanma sürecini zor atlattı. Sevdasını yüreğinin derinliklerine gömdü. Küçük bir yer tutarak balık satmaya başladı. Kardeşlerinin desteği ile bir de tekne aldı.Ailesi ,acele ile onu halasının kızı ile nişanlandılar. Birkaç ay sonra da çevrenin desteği ile evlendirdiler. Bir yıl sonra bir kızı oldu. Kızına kara sevdalısının adını koydu. Bebek Esra onun tesellisi oldu. Ardından iki kız bebek daha geldi. Ahmet, kızlarına çok ilgiliydi. Ailesinden göremediği sevgiyi çocuklarına veriyordu. Yine de hayata karşı kırgınlıkları vardı. Alkol bağımlılığı onu kırklı yaşının sonunda yaşamdan kopardı. Kasaba Ahmet ‘i ve teknedeki vakur duruşunu hiç unutmadı. Martılar onu aylarca denizde aradı.

Bugün o sahil kasabasında, Ahmet ‘in kızı Esra aldığı eğitimle Atatürk Cumhuriyetinin aydınlık yüzü oldu. Kasabada özel eğitim kurumundan, kooperatifçiliğe uzanan pek çok alanda girişimci bir kadın olarak hizmet veriyor. Babasının kızlarına verdiği sevgiyi her fırsatta dile getiriyor. Babası adına okuttuğu çocuklarla babasını yaşatıyor. Babasının kara sevdasının adını özenle taşıyor. Babasının tutunamadığı hayata sımsıkı tutunuyor.

Esra, ne zaman balıkçı barınağına gitse ruhunda oluşan hüzün ona babasının anısını yaşatır. Çoğu kez gözyaşlarını tutamaz. Özellikle güneşin doğayı pırıl pırıl aydınlattığı saatlerde babasının yanında olmamasının verdiği yalnızlığı yaşar. Onun yaşayamadığı yıllara öfke duyar. Cefakâr annesinin varlığı ile avunur.

Ahmet, bazen ufuk çizgisinde bazen deniz fenerinin ışıklarında, bazen de martılarla birlikte Esra’ya gülümseyerek bakıyor Benim yenik düştüğüm yaşamı, sen dolu dolu yaşa dercesine.

Yaşanmamış tüm hayatlara saygıyla…

EMEKLİ ÖĞRETMEN

Ramize Erzin

SİYASETTE KADINLARIN ROLÜ

  Siyaset denilince ilk akla gelen erkeklerin uğraş verdiği bir mücadele alanı olarak görülmektedir. Oysa tarih boyunca kadınlar yaşadıkları ülkelerde, ya hükümdar olmuşlar, ya akil dar olmuşlar ya da tarihe yön veren olaylarda başrolde oynamışlardır.

  Ancak günümüzde aktif siyasette yer alan kadınlarımızın sayısı oldukça düşüktür. 2011 genel seçimlerde dahi şu ana kadar en yüksek oran olmasına rağmen, TBMM’de temsil oranı %14’tür. Eğitim seviyemizin yükselmesi, kadınlarımızın kamu ve özel sektörde iş hayatında yer alması onlar açısından sevindiricidir. Öyleyse aktif siyasette yer almaları içinde fırsat verilmelidir. Yerel yönetimler bakımından incelediğimizde Belediye Başkan ve meclis üyesi olarak oran daha da düşük seviyededir.

  Siyasette aktif yer alma ve sahada çalışması incelendiğinde bu oran daha düşük sevilerdedir. Ama şu unutulmamalıdır ki, oy vermede etkinlik açısından kadınlarımızın baskınlığı %60’lardadır. Yani son sözün çoğunluğunu kadınlarımız söylemektedir. Bunu iyi kavrayan siyasi partiler ile seçilmek isteyen adaylar kadın çalışmasına çok önem verdikleri görülmektedir. Sonuçta topyekûn çalışma başarı getirmektedir.

     Şahsım olarak bu yerel siyaset arenasında bende kadın çalışmasına kıymet verenlerdenim. Başarı tek başına gelmez, başarı varsa arkamızda dağ gibi bir kadın vardır. Kamu ve özel sektörde kariyer ve iş başarılarımızda hep kadınlar başroldedir, tabi kadın ve erkek uyumlu ve birbirini tamamlayıcı olmalıdır. Atalarımız boşuna söylememiş “kadın var adamını vezir yapar, kadın var adamını rezil yapar” demişler. Aile şirketlerinde veya işyerlerinde eşleri ile birlikte çalışanlar başarıyı yakalamışlardır.

   2014 yerel seçimlerinde, Yumurtalık ilçesinde istekli ve aktif siyaset yapan kadınlarımızdan en az iki tanesi meclis üyeliği için aday gösterilmeli ve meclise girmesi sağlanmalıdır. Ben inanıyorum ki; Yumurtalıkta evlerimizde çoğunlukla son sözü kadınlarımız söylemektedir. Kadınlarımızın siyasi çalışmalarını destekliyor ve saygı duyuyorum. İlkleri başarmak dileğiyle tüm kadınlarımıza selamlarımı sunarım.

MUSTAFA KARA

BENİM ADIM RENK

Benim adım Renk. Ailemin bana verdiği en büyük güzellik adım galiba. Bu adı babamın bir gezide bir süre aşk yaşadığı Renk hanıma borçluyum. Annem babamın Renk hanıma sevdasını içki sofralarında sessizce dinlediği için beni kumasıyla özdeşleştirmiş olacak ki bedelini bana fazlasıyla ödetti. Beni anneliğinden mahkûm bırakarak kendince babamı cezalandırdı.

Adımın aksine çoğunun “Kocaman kadın oldun.” dediği yıllarda ancak renklendi dünyam. Birazdan okuyacağınız, derinliklerinde kaybolacağınız hikâyemi yazmak istedim. Ruhumun bir ayna gibi yansıdığı cümlelerimin başka ruhlara ışık olmasını istedim. Okurlarımın bazılarına “Yalnız değilim.” duygusunu yaşatacağımı umuyorum. Benim deneyimlerimin pek çok hayata cesaret ve umut vermesini diliyorum. Sessiz yüreklere ses olmak istiyorum.

Alkol bağımlısı bir babanın dördüncü kız çocuğuyum. Şiddet döngüsü ve korkusuyla büyüdüm. Rüyamda gördüğüm kâbuslar bile beni uyanık olduğum saatlerdeki gibi ürkütmüyordu. Sık sık uykuya sığınmamın sebebi de uyanık olduğum saatlerin gerçek olmasıydı. İlkokuldan sonra eğitim hakkım da elimden alınınca umutlarım elimden uçup gitti.

Onca hikâyeye ve hayata tanık olan ben bugün farklı bir ruh halindeyim. Bedenim beni sıkıyor, zihnim karmakarışık. Duygularım balonun içine sıkışmış gibi. Balon öylesine şişmiş ki içindeki kirli havayı dışarıya atmaya çalışıyor. Balonun ucunu yavaşça açıp balon patlamadan sıkışmış havayı boşaltmalıyım. Tıpkı sıkıntılı yaşanmışlıklarımdan bedenime zarar vermeden kurtulmak istemem gibi.

Zihnim yüzlerce odacıkla dolu. Her bir odacıkta yaşanmışlıkların kalıntıları var. Onlar yıllardır orada baskılanmış bir şekilde kapalı duruyor. Bugün onları odacıklardan dışarı salmak istiyorum. Umarım başarırım. Renklenen dünyamı karartmalarına izin veremem.

Onyedi yaşında benden on yaş büyük biriyle zorla evlendirildim. Babamın “Yarın akşam sözün kesilecek. Seni verdim.” dediği o geceyi nasıl unuturum. “İstemiyorum. ” diye yanıtlamıştım sessizce. Babam önünde içki kadehi ve çerezi olan masadan bana kızgınlıkla baktı. Küfürün ardından “Kızlar böyle şeye karışmazlar. Sana sormadım.”diye bağırdı. Sustum…sustum….Bağırıyordum, karşı çıkıyordum ama sesim dışarı çıkmıyordu. Çıkamazdı da. Babaya karşı çıkılmazdı. Beynim böyle kodlanmıştı. Öğrenilmiş umarsızlığı yaşayan ben yine uykuya kaçtım. Uyudum.Hiç uyanmak istemedim.

Söz kesme merasiminin ardından düğün salonunda yapılan nişan törenine giderken ilk kez gördüm benim adıma seçilen adamı. Kuaförden çıkınca koluna gir dediklerinde karşı çıktım. Zorladılar. Öyle zordu ki bir yabancıyla ilk kez yakınlaşmak. Bunun dışında hiçbir ayrıntıyı anımsamıyorum. Belleğimden silinmiş.

Nişanlım aralıklarla ailesi ile birlikte bizi ziyarete geliyordu. Babam damadı ile birlikte içki sofralarında oldukça keyifli olurdu. Aldığı başlık parasının da payı vardı keyfinde. Nişanlım ve ailesi bana öylesine itici geliyordu ki bir an önce gitmelerini diliyordum. Ailenin benim aileme tepeden bakan küstah tavırları bugün gibi usumda. Nişanlımla yakınlaşmamız kesinlikle yasaktı. Babama göre ateşle barut yan yana durmamalıydı. Alkol aldığında sık sık beni karşısına alır onurumu kırıcı konuşmalar yapardı.” Nişanlı ile konuşulmaz, yaklaşılmaz. Benim başımı öne eğdirme. Beni el aleme rezil etme. Bir an evvel emanetlerini alsalar da kurtulsam” derdi. Emanet ben oluyordum. Babam için bir eşyadan farkım yoktu. Yine susardım. Babaya karşı konulmazdı. Cevap verilmezdi. Babanın beddua ettiği evlat gün yüzü görmezdi. Kodlanan beynim yine devreye giriyordu.

Yaşamak istemediğim o gün geldi. Düğün günü. O kara günün zihnimin odacıklarında sıkışıp kaybolmasını diliyorum. Sanki hiç yaşanmamış gibi. O odacığın kapısını demir kapı ile kitleyip anahtarını mavi engin denizlere bıraktım.

Düğünden sonraki günler benim için yaşamın hiçbir anlamı yoktu. Evlilikle birlikte nefes almak daha ağır gelmeye başladı bana. Kocamın sert, otoriter tutumu, ailesinin üzerimdeki baskısı katlanılacak gibi değildi. Ailesi sürekli bizimleydi. Bir gün önceden giyeceğim kıyafetler ve takacağım takılar ile ilgili talimatlar veriyorlardı. Ertesi gün beni alıp “Gelin gezmesi” diye adlandırdıkları akrabalarına götürüyorlardı. Ben o ziyaretlerde konuşmuyor hizmet ediyordum. Kayınvalidem ve iki görümcem boş sohbetler eşliğinde kahkahalar atarken ben onları izliyordum. Akşam eve geldiğimde kocam aynen babam gibi içki sofrasını kurardı. Oldukça gergindi. O gerginliğin ekonomik krizden kaynaklandığını kısa bir süre sonra anladım. Eve gelen haciz memurları beni daha da karanlıklara itti. Bileziklerimi verdim. Satıp hacizi kaldırdılar. Bileziklerimin satılması beni hiç acıtmadı. Onların bana ait olduklarını düşünmüyordum.

Evliliğimin ilk aylarında kocam otorite kurmak, beni bastırmak için öğrendiği kötü kuralları uygulamaya başladı. Bir gece yarısını geçmişti. İçkinin etkisiyle çok sarhoş olmuştu. Ben suskun ve korku ile yanında otururken sakladığı silahını çıkardı. Silahı ile oynarken korkudan nefes alamadım. Bir süre sonra duvara ateş etmeye başladı. Üzerimde pijamalarım ve ev içi terliğimle sokağa fırladım. Koştum koştum…Tanımadığım bir ilçede gece yarısını çoktan geçmiş bir saatte anlamsızlıklar içinde kurtulmaya çalışıyordum. Kendimi denizlerdeki bir kum tanesinden bile değersiz hissediyordum. Zaman benim için durmuştu. Sokağın köşesinde duran birkaç sarhoş adam ürküttü beni. Geriye dönerek hızla eve doğru tekrar koşmaya başladım. O an ölüm gelseydi bana çok mutlu olacaktım. Yorgun bedenim apartmanımızın kapısına yığıldı. Evime girmeye cesaretim yoktu. Zemin katın zilini ısrarla çaldım. Kapı açıldı. Sonrasını hatırlamıyorum geceki acizliğim çok acıtır beni.

Ailemin manevi şiddetinden kurtulmak isteyen ben farklı bir şiddet döngüsünün içine girmiştim. Her akşam alkol alan baskın kişilikli bir koca, ruhları kötülükle yoğrulmuş iki kız kardeş ve magandalığa özenen bir erkek kardeş ile savaşacaktım. Anneleri daha ılımlı bir hanımdı ama çocukları üzerinde otoritesi yoktu. Sessiz kalmayı tercih ediyordu. Özellikle erkek kardeşi çok sıkıntılıydı. Evimde ayaklarını orta masaya uzatıyor, birasını içiyordu. Aşağılayıcı tavırları beni manen tüketiyordu. Kocam, her fırsatta ailesine verdiği değeri bana hissettiriyordu. Ailecek beni eğitme programına almışlardı. Bu baskı ve manevi işkenceye vücudum daha fazla dayanamadı.

Akraba ziyaretlerinden sıkılmıştım. Hasta olduğumu bahane ederek arkadaşıma kahve içmeye gittim. Ben arkadaşımda iken eve gelip beni kontrol etmişler. Eve girip oturmuşlar. Eve döndüğümde çok şaşırdım ve utandım. Aşağılayıcı bakışlarla bana bağırmaya başladılar. “Bizimle gelmemek için yalan söyledin. Kafana göre her yere gidemezsin. Abimin seni terbiye etmesi gerek. Akşam görürsün” diyerek kızgınlıkla gittiler. Korkudan vücudumun her yanı yanmaya başladı. Titremeye başladım. Akşam şiddet göreceğim korkusu tüm benliğimi kapladı. Kapı açılıp kocam eve girince yere düştüğümü hatırlıyorum. Hastanede gözümü açtım. İki aylık bebeğimi kaybetmiştim. Yine sustum…

Sustum…Bu adamı hiç sevmemeye yemin ettim. Ne onu ne de ailesini hiç sevmedim.

Arada bir benim aileme ziyarete gidiyorduk. Babam ile kocam içki masalarında oldukça keyifli vakit geçiriyorlardı. Kocam arada bir beni şikayet ediyordu babama. “Annemin yanında gazete okudu, kardeşimi yolcu etmedi. “diye yakınıyordu. Babam beni karşısına oturtup nasihatlara başlıyordu. “Artık senin ailen onlar. Bizden çok onları sayacaksın. Gelinlikle gittin kefeninle çıkacaksın. “diyordu. Ben yine susuyordum.

Her gün biraz daha ölüyordum. Yaşamın benim için bir anlamı yoktu. Bu döngüler içinde savrulurken aramıza kızım katıldı. Hayatımın merkezine kızımı alarak yaşıyordum.

Zaman kocamın ailesine de huzur vermedi. Kendi dünyalarında ağır sorunlarla uğraşıyorlardı. İki kız kardeşin evlilikleri çok sıkıntılıydı.

Kocam on yıldan sonra farklılaşma başladı. Kardeşlerinin sorunlarından sıkıldı. Ailesindeki ölümler onu daha sakinleştirdi ancak yine de ben onun kurallarına göre yaşamak zorundaydım.

Evliliğimin dokuzuncu yılında babamı, ardından da annemi kaybettim. Onların baskıları üzerimden gitmişti. Her geçen gün kendime güvenim artıyordu. Hiç olmaktan ben olmaya doğru yol alıyordum. İlçe kütüphanesinden kızım aracılığıyla kitap getirtip okumaya başladım. Sürekli okuyordum. Okuduğum kitaplar beni çekingen, bağımlı kişiliğimden yavaş yavaş uzaklaştırıyordu. Kocamın alkole bağımlılığı daha da artmıştı. Sağlığı da kötüye gidiyordu.

Kızımın üniversite sınavına hazırlandığı yıl ablamdan bir telefon aldım. Yıllar önce aile baskısından bıkarak evden kaçan halamı kaybetmiştik. Halamın Ankara’da yaşadığını biliyordum. Hiç görüşmemiştim. Babam zaman zaman varlıklı bir adama kuma olarak kaçtığını söyler onu lanetlerdi. Halamın çocuğu yoktu. Ölümünden sonra mirasçıları bizlerdik. Ben ve ablalarım. Bizlere azımsanmayacak bir miras kalmıştı. Bu olay kocamı heyecanlandırdı. Hayaller kurmaya başladı. Karısının birey hakkı yokmuş gibi davranıyordu. Benim içimde gelişen birey olma duygusunun farkında değildi. Ben eski Renk değildim. İçimde derin bir hüzün vardı. Gitmek ve kalmak arasında gel gitler yaşıyordum. Yıllardır korkutulmuştum. Ya burada kalıp suskunluğuma devam edecek ya da buradan uzaklaşıp kendimi bulacaktım. Mevlana’yı okuduğum kitaplardan tanımış ve çok etkilenmiştim. Onun dediği gibi Yaradanın beni koşulsuz sevdiğine inanıyordum. Babam, annem, kocam beni sevmemişti. Ancak Yaradan bana kurtuluşum için yol göstermişti. El alem ne der baskısı beni frenlese de aşmalıydım bu baskıyı. Yaradanın bana açtığı ışıklı yolda yürümeye karar verdim. Güçlendikçe beni sindirmeye çalışan çok kişi olacaktı. Bu nedenle ortam değiştirmeliydim.

Birkaç ay sonra halamdan kalan iki daire ve bir miktar para bana geçti. Gizlice bir avukata gidip boşanma davası açtım. Evi terk ettim. Ankara’ya gittim. Halamın eşyalarının bulunduğu eve yerleştim. O sırada kızım üniversite sınavına girmisti. Eşim ayrılma isteğimi beni aşağılayarak onayladı. Çok rezil olacağıma inanıyordu. Kırklı yaşların ortalarına kadar beni bir hiç olarak gören kocamın yanından ben olmak için uzaklaşmıştım.

Ankara’da yeni yaşamıma alışma süreci biraz sancılı geçse de sonunda alıştım. Kızım Ankara’da Gazi Hukuk Fakültesini kazandı. O yanıma gelince daha da güçlendim. Yakın çevrede eleman arayan bir tuhafiyede iş buldum. Artık bir işim vardı.İki yıl sonra da çalışan olarak girdiğim iş yerinin patronu oldum .Her geçen gün kendimi buluyordum. Sosyal çevrem arttı. Zaman zaman eksiklik duygusu beni sarmaya çalışsa da buna izin vermemek adına yürüyüşe çıkıyorum. Tiyatroya gidiyorum. Arkadaşlarımla kafede sohbet ediyorum.

Bugün Ege’nin şirin bir ilçesinde görev yapan bir hâkim annesiyim.

Ben Renk olarak geçmişimi bıraktım. Benim hikâyem başkalarının cesaretine örnek olsun istiyorum. Bu nedenle hikayemi tüm çıplaklığıyla paylaştım sizlerle. Benimle benzer yollardan geçiyorsanız, kendinizden vazgeçmeyin.

Zihnimin odacıklarımda sakladığım geçmişimi yüreğimden uzaklaştırdıkça daha da mutlu bir şekilde yoluma devam edeceğim.

UMUT EN BÜYÜK SERVETTİR.

RAMİZE ERZİN

Avatar fotoğrafı

Yumurtalik Haber

ABDUL HALİM ÖZTOPRAK (BİYOĞRAFİSİ) 1959 yılında Adana’nın Yumurtalık ilçesinde dünyaya gelen Abdul Halim Öztoprak, Yumurtalık Lisesinden mezun oldu. Uzun yıllardır yerel basın ve Ulusal basın, medya dünyasında aktif olarak görev yapan Öztoprak, gazetecilik mesleğine gönül vermiş, bölgesel ve ulusal mecralarda çeşitli yayınlara katkı sunmuştur. “Çukurovalılar Lobisi” dergisinin Yumurtalık temsilciliğini yapan ve burada makaleler kaleme alan Öztoprak, Posta ve Tan gazetelerinde de yazılar yazmıştır. Adana ve Ceyhan’da birçok yerel gazetede köşe yazarlığı yapmış, Mersin’de yayımlanan Çukurova yöresine yayın yapan Bölgesel Ekspres Gazetesi’nde haber muhabirliği görevinde bulunmuş. Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun Adana, Mersin, Kadirli, Ankara ve İstanbul gibi çeşitli illerde düzenlediği gazetecilik ve fotoğrafçılık mesleği çalıştaylarına katılmış; TRT tarafından verilen televizyon haberciliği eğitimlerini başarıyla tamamlamıştır. Ceyhan CRT TV’de haber müdürlüğü ve açık oturum programları yapımcılığı görevlerini üstlenmiş, TEMA Vakfı Ceyhan İlçe Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuştur. Gazeteci Şahin Özer ile birlikte “İpek Yolu Yerel Haber Gazetesi”ni, çıkarmış ve sonrasında Yumurtalık yerel ve mülki idarecilerin teşvikiyle de “Yumurtalık Haber Postası Gazetesi”ni hayata geçirmiştir. Yumurtalık’ta 9 yıl süreyle TEMA Vakfı temsilciliği yaparak, erozyonla mücadele seminerleri düzenlemiş, okullarla birlikte ağaç dikim etkinliklerine öncülük etmiştir. İlçe genelinde yaklaşık yüz binin üzerinde Fıstık çamı,keçi boynuzu,kral ağacı,Palmiye,zeytin ve okalüptüs fidanını toprakla buluşturmuştur. Tema Vakfı olarak ilçe Kaymakamlığı ve belediye Başkanlığı ile birlikte endemik bitki kum zambaklarının üremesi için korumaya alınmaları konusunda büyük çaba harcamıştır. İlçede çeşitli STK, vakıf, kooperatif ve derneklerde görev almış; 3 yıl boyunca düzenlenen “Kültür ve Turizm Festivali” organizasyonlarında da etkin rol oynamıştır. Kültürel mirasa da büyük katkılar sağlayan Öztoprak, “Toroslardan Yumurtalık’a Şiir Esintileri” programı ile Çukurovalı âşıkları ve şairleri Yumurtalıkta bir araya getirmiştir. Anadolu Ajansı, TRT ve İhlas Haber Ajansı gibi kuruluşların ilçe muhabirliğini yapan Abdul Halim Öztoprak; binlerce yazılı ve görsel habere imza atmıştır. Yumurtalık’ta bulunan Okenaios, Poseidon, Hippocampus ve Eros mozaiklerinin gün yüzüne çıkarılması ve kamuoyuna tanıtılması konusunda öncülük etmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığının,Bölgemizdeki üniversiteler ile “Çukurovanın Tarihi” konulu konferanslara katılmış ve Yumurtalık, Karataş ilçelerinde Turizmin geliştirilmesi ile ilğili Kültür ve Turizm Bakanlığının çalıştaylarında görev almıştır. Ayrıca bir dönem Ceyhan Aktif Gazeteciler Derneğinin ikinci başkanlığını da yapmış olan ve gazeteciliği bir kamu hizmeti olarak gören Abdul Halim Öztoprak, Gazeteciler ve Medyacılar Cemiyeti’nin Adana Yumurtalık İlçe Başkanı olarak görevine devam etmektedir.

İLÇEDE MAKALE VE ÖYKÜ KİTAP YAZARLARI İŞSİZLİK İÇİMİ SIZLATIR! 1975-1976 yılı aklıma gelir. 1975 yılında lisden mezun olmuş…

Yumurtalik Haber 23
İlgili Gündem HaberleriTümü

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir